Öğreti | Öğretiler | Universal Values | Doç. Dr. Ahmet YILDIZHAN

Öğreti (The Teaching of YILDIZHAN)

Sevin, Verin ve Erdemli Olun!

(Love, be giving and be virtuous!)

Bu üç temel direk (THE THREE PILLARS) üzerine inşa edilen “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN), varlık âleminin bilinçli varlıklarına sadelik (SIMPLICITY) esas alınarak sunulmuş bir hediyedir. “Öğreti”de “Sevin, verin ve erdemli olun” (Love, be giving and be virtuous) sözleriyle tüm bilinçli varlıklara önerilen şey, insanlıkta ve varlık âleminde kritik bir aşamadır: Ne adına olursa olsun birbirinizle savaşmayın, kırıp dökmeyin, hiç kimseye kıymayın, işkence yapmayın, kötü gözle dahi bakmayın. Hayvanları, bitkileri ve diğer varlıkları da incitmeyin. Hiçbir varlığı hor görmeyin, ayıplamayın. Asla kalp kırmayın. Sevmeyi tercih edin. Nefret etmek yerine sevin ki evrene barış hâkim olsun. Her yeri, her zerreyi huzur kuşatsın.

Sevmekle kalmayın, aynı zamanda verin. Vermek öylesine geniş bir eylemdir ki maddi ve manevi her türlü fedakârlığı içerir. Karşımızdaki kişiden daima almayı, ondan her zaman kâr elde etmeyi, onu bir şekilde hep sömürmeyi hedeflememek gerekir. Ne tür bir ilişki içinde olursak olalım karşımızdakinin çıkarlarını da en az kendimizinki kadar düşünmeliyiz. Almak kadar vermeyi de bilmeliyiz. Özverinin her türlüsünü öğrenmeliyiz. Verelim ki açlık ortadan kalksın. Yoksulluk sona ersin. Refah herkese ve her yana yayılsın.

“İdeal Toplum”u inşa edebilmek için sevmenin ve vermenin yanında gereken üçüncü eylem, erdemli olmaktır. Nefsinin kölesi olmayan, iyi huylu, âdil, saf ve temiz, doğru sözlü ve dürüst, sevecen, asil tavırlı, affedici, hizmet ehli – yardımsever ve fedakâr, merhametli ve vicdanlı, güvenilir, sadık, hoşgörülü, vefalı, namuslu, sır saklamayı bilen, orta yolu benimsemiş ve ılımlı, tedbirli ve tutumlu, alçakgönüllü ve haddini bilen, barışsever, mert, cesur, kibar, onurlu, sağduyulu, cömert, saygılı ve edepli, sabırlı, çalışkan, kanaatkâr, şükretmesini bilen, gıybet ve iftira etmeyen, hor görmeyen ve ayıplamayan, sorumluluk sahibi, ilkeli, zeki – akıllı ve aklını rehber edinmiş, empati yapabilen, irade sahibi, pozitif düşünceli, ümitvâr, bilgiye ve öğrenmeye açık, eğitime önem veren, lüzumsuz konuşmayan fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmayan, güçsüzleri koruyan, engellileri unutmayan, çocukların üzerine titreyen, yaşlıları baş tacı eden, bilgece düşünen ve yargılamayan ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilen, temel hak ve özgürlükleri savunan, evrensel değerlere önem veren insanlar, erdemli insanlardır. Erdemli olalım ki “İdeal Toplum” teşekkül etsin. Evren Cennet’e dönüşsün.

Herhangi bir varlık, sevmek ve vermek eylemlerinin yanında yukarıdaki “50 Erdem”den (THE FIFTY YILDIZHAN VIRTUES) ne kadar fazlasına sahipse o kadar iyiye gitmiş, tekâmül etmiş, olgunlaşmış, yüceleşmiş ve bilgeleşmiştir. İnsan ne denli erdemliyse Tanrı’ya o derecede yaklaşmış, derecesi O’nun katında yükselmiş, O’nun sevgilisi olmuştur. Seven, veren ve erdemli olan kişi Tanrı’ya doğru koşan kişidir.

Tekâmül etmiş bireylerden oluşan “İdeal Toplum” eğitimle inşa edilecektir. Bütün bu değerler insanlara aile içindeki varlığından itibaren önce ebeveynleri tarafından verilmeye başlanacak, anaokulu ile birlikte de mental birikimle paralel olarak desteklenecektir. Toplumdaki bütün kirler, eğitimle temizlenebilir. Zihinler saflaştırılabilir. Eğitimle iyi olmayacak, kazanılmayacak insan yoktur. Yirmi birinci yüzyılın ve daha sonraki asırların barışsever, özgür, mutlu, erdemli ve bilge toplumlarını iyi eğitimden geçmiş bu insanlar şekillendirecektir. Uzaya evrensel değerleri bu insanlar götüreceklerdir.

Ahlak, çok önemli bir kavramdır. Kutsal metinlerden bizlere ulaşmış çok değerli ahlak kuralları vardır. Bunlar insanlığın ortak kazanımlarıdır. Ancak “dinsel kökenli ahlak”ın yanında “seküler ahlak” da mevcuttur. Ateist bir kişi de dindar birisi kadar ahlaklı ve erdemli olabilir.

Bir kişinin dini, inancı ve ahlakı ancak aklı kadardır. Çünkü bilinçli bir varlık “Yüce Yaratıcı”yı ancak aklı kadar anlayabilir. Tıpkı bunun gibi, sevmesi, vermesi ve erdemli olması da ancak aklı kadardır. Kişi, ancak aklı kadar sevebilir, verebilir ve erdemli olabilir. İleri düzeyde akıllı olan bir kimse, düşmanını dahi sevebilir. İstisnasız her insanın ve her mahlûkun sevilecek en az bir yönü vardır. Bakmasını bilirsek, yılanlar ve akrepler bile ne kadar sevimlidirler. Yılanların üzerindeki renkler ne güzel ve uyumludur. Akrepler ne kadar ince, zarif ve ölçülü yaratılmışlardır. Harika insan ve muhteşem evren ne kadar şahane birer sanat eseridir.

Akıllı insan, yerine göre bir tebessümün bile “vermek” olduğunu bilir ve yüzünden tebessümü eksik etmemeye çalışır. Gerektiğinde ise en ileri düzeyde özveride bulunabilir.

“Vermek” sihirli bir sözcüktür. Öncelikle vereni mutlu ve huzurlu kılar. Verenle alan arasında karşılıklı olarak sempati doğurur ve kalpleri ısıtır. Dolayısıyla vermek, barışa da hizmet eder. Çokça verin ki barış daha kolay yayılsın ve tüm âlemi kaplasın.

Seven, veren ve erdemli olan kişinin vücut kimyası değişir. Kişi, kendisini iyi hissetmeye başlar. Sağlığı iyiye doğru gider.

Sevmek, vermek ve erdemli olmak kalpleri de yumuşatır. Kalplerin yumuşaması huzuru yaygınlaştırır ve toplumsal barışın kalıcı olmasını sağlar.

Sevmek, vermek ve “50 Erdem” aynı zamanda kişiyi güzelleştiren birer süstür. Ne kadar erdemliyseniz o kadar güzelsinizdir. Üst seviyede akıllı bir varlık, erdem konusunda öylesine tekâmül edebilir, öyle yüceleşebilir ki sonunda mükemmel saflığı yakalayabilir.

Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olurlarsa olsunlar tüm bilinçli varlıklar aklı rehber edinmelidirler. Yeterince akıllı olan her varlık sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. “Sevin, verin ve erdemli olun” (Love, be giving and be virtuous) kelimeleriyle temellendirdiğimiz “Öğreti” hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. “İdeal Toplum” bu şekilde inşa edilecektir. Seven, veren ve erdemli davranan bireylerden oluşan “Yıldızhan’ın İdeal Toplumu”nun ileri aşamalarında artık orduya, polise ve adliyeye de gerek kalmayacaktır. Devlet ise sadece hizmet üretmek amacıyla varlığını sürdüren “Teknik Devlet” olacaktır.

İnsanlığı ve tüm varlık âlemini gelecekte çok daha güzel günler beklemektedir.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

50 Yıldızhan Erdemi

  • (The Fifty Yildizhan Virtues)
  • Nefsinin kölesi olmamak
  • İyi huylu olmak
  • Adil olmak
  • Saf ve temiz olmak
  • Doğru sözlü ve dürüst olmak
  • Sevecen olmak
  • Asil tavırlı olmak
  • Affedici olmak
  • Hizmet ehli – yardımsever ve fedakâr olmak
  • Merhametli ve vicdanlı olmak
  • Güvenilir olmak
  • Sadık olmak
  • Hoşgörülü olmak
  • Vefalı olmak
  • Namuslu olmak
  • Sır saklamayı bilmek
  • Orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak
  • Tedbirli ve tutumlu olmak
  • Alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek
  • Barışsever olmak
  • Mert olmak
  • Cesur olmak
  • Kibar olmak
  • Onurlu olmak
  • Sağduyulu olmak
  • Cömert olmak
  • Saygılı ve edepli olmak
  • Sabırlı olmak
  • Çalışkan olmak
  • Kanaatkâr olmak
  • Şükretmesini bilmek
  • Gıybet ve iftira etmemek
  • Hor görmemek ve ayıplamamak
  • Sorumluluk sahibi olmak
  • İlkeli olmak
  • Zeki, akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak
  • Empati yapabilmek
  • İrade sahibi olmak
  • Pozitif düşünceli olmak
  • Ümitvâr olmak
  • Bilgiye ve öğrenmeye açık olmak
  • Eğitime önem vermek
  • Lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak
  • Güçsüzleri korumak
  • Engellileri unutmamak
  • Çocukların üzerine titremek
  • Yaşlıları baş tacı etmek
  • Bilgece düşünmek ve yargılamamak; ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek
  • Temel hak ve özgürlükleri savunmak
  • Evrensel değerlere önem vermek

The Fifty Yildizhan Virtues

  • Not being a slave to one’s self (nafs)
  • Being good-natured
  • Being just
  • Being pure and clean
  • Being truthful and honest
  • Being loving
  • Having a noble attitude
  • Being forgiving
  • Serving others – being helpful and altruistic
  • Being compassionate and having a conscience
  • Being trustworthy
  • Being faithful
  • Being tolerant
  • Being loyal
  • Being chaste
  • Being able to keep secrets
  • Taking the middle ground and being moderate
  • Being cautious and frugal
  • Being humble and knowing one’s place
  • Being peace loving
  • Being frank
  • Being brave
  • Being polite
  • Being honorable
  • Having common sense
  • Being generous
  • Being respectful and decent
  • Being patient
  • Being hardworking
  • Being content
  • Being thankful
  • Not gossiping or slandering
  • Not being derogatory or condemning
  • Being responsible
  • Having principles
  • Being intelligent – wise and following one’s mind as a guide
  • Being able to empathize
  • Having willpower
  • Having a positive mindset
  • Being hopeful
  • Being open to information and learning
  • Giving importance to education
  • Not speaking redundantly but not keeping silent when it is necessary to speak
  • Protecting the weak
  • Caring about the disabled
  • Treasuring children
  • Treating the elderly with great respect
  • Abstaining from being judgmental by thinking wisely but being able to learn from the past
  • Advocating for fundamental rights and freedoms
  • Giving importance to universal values

 

Düşüncenin Gücü (The Power of Thought)

Düşünce, çok güçlü bir enerjidir. Her şey önce düşünce boyutunda başlar. Sonra bir istek ve irade ortaya konur. Nihayet eyleme geçilir ve düşünce gerçeğe dönüşür. Gelecek bu şekilde inşa edilir.

Varlık âlemindeki en hızlı şey düşüncedir. Düşünerek bir anda evrenin ötesine, “Sonsuz Ötesi”ne dahi gidebilirsiniz. Düşünerek problemleri çözebilirsiniz. Düşünerek geleceği inşa edebilirsiniz.

Mademki düşünerek geleceği inşa edebiliyorsunuz, öyleyse nasıl bir gelecek arzu ediyorsanız, önceden o şekilde düşünün.

 

Yaratılış (The Creation of the Universe)

Ezelde, “E Uzayı” ve “E Zamanı” henüz yaratılmadan önce yani “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) “Y Zamanı”nda sadece “Yüce Yaratıcı” vardı. Zatıyla, sıfatlarıyla, isimleriyle, dokusuyla (THE TISSUE OF GOD) zaten hep vardı. “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) konumuyla her yanı, her yönü ve her boyutu kapsıyordu. Bazı eski dinlerde ve öğretilerde iddia edildiği gibi sonsuz bir boşluk asla olmadı. Çünkü “Tanrı’nın Dokusu” (THE TISSUE OF GOD) zaten her yanı, her yönü ve her boyutu “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) anlamında kaplıyordu. Yani her taraf, her yön, her boyut “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) anlamında O’nunla dopdoluydu. Uçsuz bucaksız sonsuz bir boşluğun aksine ezelî ve ebedî varlığıyla her yanı, her yönü ve her boyutu “Sonsuz Ötesi” (BEYOND INFINITY) anlamında dolduran “Mutlak Varlık” yani “Yüce Yaratıcı” hep mevcuttu. Mutlak yokluk, hiçlik, hiçliği barındıran sonsuz boşluk diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Tanrı hep vardı ve ebediyen de var olacaktır.

Her şeye gücü yeten “Yüce Yaratıcı” diledi ve büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) oldu. Büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) “Tanrı’nın Dokusu” (THE TISSUE OF GOD) içinde Tanrı’nın “Sonsuz Ötesi İradesi”, “Sonsuz Ötesi Gücü” ve “Sonsuz Ötesi İlmi” ile gerçekleşti. Böylece “E Uzayı” ve “E Zamanı” yani içinde bulunduğumuz evren yaratıldı. Bu şekilde büyük sahne kuruldu ve mübarek varlıkların her birinin kendi rolünü oynayacağı çok ama çok renkli bir oyun yani “Büyük Oyun” başlatıldı.

 

Büyük Oyun (The Great Play)

Tüm evren oynanacak “Büyük Oyun”a göre tasarlanmış ve dizayn edilmiştir. Yani evren koskocaman bir sahne, varlıklar ise oyuncu veya dekordur. Her bilinçli varlık kendi rolünü oynamaktadır. Zaten hayatın gayesi de her ferdin kendi rolünü oynaması ve bu rolü oynarken “Tekâmülün 10 Basamağı”nı temel alarak elden geldiğince en yükseğe çıkabilmesidir. Kişi tekâmül basamakları içerisinde yükseldikçe mutluluğu da kendiliğinden artacaktır. Son basamakta ise O’na kavuşacaktır.

Herkesin ve her şeyin birbiriyle irtibatlı olduğu görünür evren ve saklı düzende her varlık değerli ve önemlidir. Sahnedeki her oyuncu ayrı ayrı öylesine mühimdir ki tüm olaylar o kişinin etrafında cereyan etmektedir. Her fert kendisi için yazılmış olan senaryoda başrol oyuncusu, diğer bireylerse rollerinin durumuna göre ikinci, üçüncü derecede oyuncu veya figüran konumundadır. Çevresindeki tüm cisimler hatta evren o tek kişi için bir sahne veya dekordur.

Dünyada tek dikili ağacı bulunmayan, hatta geçimini sadaka ile sağlayan birisi bile kendi hayatının başrol oyuncusudur. Çünkü onun durduğu yerden bakıldığında dünyadaki bütün olaylar onun yakın veya uzak çevresinde cereyan etmektedir. Hayat denilen senaryoda kişinin kendisi başroldeyken kendisinden sonra aile fertleri, iş hayatındaki diğer kişiler ve yakın çevresi gelmektedir. Giderek hayatını daha az etkileyen şahıslar bu oyunda yer alırlar. Kendi hayatını minimal düzeyde etkileyen uzak ülkedeki bir Devlet Başkanı, bu vatandaş için ancak bir figüran konumundadır.

Günlük yaşantıda herkes ayrı ayrı roller üstlenmektedir. Her insan eş, baba, anne, evlat, kardeş, akraba, arkadaş, patron, işçi, memur, emekli, öğretmen, doktor, mühendis, asker, polis, hâkim, avukat, yönetici gibi roller oynamaktadır. Başrolde hep bireyin kendisi vardır. Farklılaşan; ikinci, üçüncü, dördüncü derecedeki oyuncular veya figüranlardır.

Roller dağıtılırken kimine zengin kimine fakir, kimine pat_ron kimine işçi, kimine Devlet Başkanı kimine en düşük derecede memur rolü verilmiştir. Herkes kendi rolünü en iyi şekilde oynamak; sevmek, vermek ve erdemli olmakla mükelleftir. Bu oyunda zerre kadar iyiliğin de zerre kadar kötülüğün de karşılığı vardır. Sevenler, verenler ve erdemli olanlar oyunun sonunda kazançlı çıkarlar.

Oyunda roller dağıtılırken hiç kimseye adaletsizlik yapılmamıştır. Çünkü herkes sahip olduğu güç, zenginlik ve nimetler oranında sorumlu tutulacaktır. Ebedî hayat başladığında zengin kişiden parasını ve servetini nasıl kazandığı ve nerede harcadığı tek tek sorulurken fakir insan belki sadece sırtındaki hırkanın hesabını verecektir. Patrona binlerce işçisinin geçimini adaletli bir şekilde sağlayıp sağlayamadığı, Devlet Başkanına milyonlarca vatandaşına karşı adil davranıp davranmadığı, onlara herhangi bir devlet kurumu tarafından haksız muamele yapıldığında haklarını koruyup koruyamadığı bir bir sorulacaktır.

Dünya hayatında elde edilecek mutluluk açısından da rollerin dağılımı adaletsiz değildir. Çünkü hayatın geneli düşünüldüğünde, hayata zengin ailede doğarak başlayan bir çocuğun fakir ailede doğarak başlayan bir çocuktan daha mutlu olacağına dair kesin bir kural yoktur. Buckingham Sarayı’na yeni bir bebeğin geldiği günlerde gazetelerde çöp kutusuna canlı bir bebeğin bırakıldığı haberini okumuştuk. İşte “Büyük Oyun” bu kadar renkli ve enteresandır. Kimisi hayata sarayda başlar kimisi de çöp kutusunda. Ama bunda hiçbir adaletsizlik yoktur. Umalım ve dua edelim ki her iki bebek de yaşam boyu çok mutlu olsunlar. Fakat hayatın genelinde hangi bebeğin daha mutlu olacağını bugünden öngörmek mümkün değildir. Çünkü hangisi için ne tür bir senaryonun yazılmış olduğunu henüz bilemiyoruz.

Kader dediğimiz şeyin çok önemli bir kısmını, kesişen senaryolar oluşturur. Bir kişi diğeriyle tanışacak ve sonrasında hayatında birtakım değişiklikler olacaksa, zamanı geldiğinde senaryoda belirtilen yerde o kişiler mutlaka buluşurlar. Böylece kesişen senaryolarla oyun daha da zenginleşir.

“Büyük Oyun” öylesine enteresandır ki bu oyunda her zengin kişinin rızkının fakir kişiden daha bol olacağına dair bir garanti yoktur. Rızık, bir canlının yiyip içtiği ve yararlandığı şeylerdir. Öyle süper zenginler vardır ki sağlıkları izin vermediği için özendikleri pek çok şeyi yiyip içemezler. Ama sağlıklı, fakir bir aile bulabildiği kadarıyla oturup afiyetle yer, içer. Milyarderler bile nasip değilse dünyanın en iyi doktorlarından birine gidip ameliyat olamazlar. Diyelim ki o ülkede herhangi bir hastalık konusunda dünyanın en iyi cerrahlarından birisi yaşamaktadır. Ancak o doktor daha geniş halk kitlelerine hizmet verebilmek için ameliyatlarını en lüks ve en pahalı olan hastanede değil de daha uygun fiyatlı, ancak hizmet kalitesi de çok iyi bir hastanede yapmaktadır. Hasta olan milyarderlerden birisinin belki kendi hastanesi bulunmaktadır ve oraya gidip ameliyat olacaktır. Bir diğerinin ise en lüks ve en pahalı olan hastaneyle anlaşmış özel sigortası vardır, bu nedenle o da gidip oraya ameliyat olacaktır. Ülkenin Devlet Başkanı bile hastalanınca önceden belirlenmiş protokoller izlendiği için o doktoru bulamayabilecektir. Ama fakir bir köylü vatandaş gelecek, nasipse o doktoru bulacak ve doktor ekonomik durumu iyi olmayan hastalarına yardım ettiğinden dolayı ameliyatını güzelce olacak ve köyüne mutlu bir şekilde dönecektir. Bir yanda nasibi ve rızkı az bazı milyarderler, diğer yanda bol rızıklı fakirler… “Büyük Oyun” bu kadar da renklidir işte.

“Büyük Oyun”u zenginleştiren unsurlardan biri de “Kısmî İrade”dir. Sadece Tanrı’nın iradesi olan “Bütüncül İrade” bulunsaydı o zaman tüm oyuncular âdeta programlanmış robotlar gibi rollerini oynarlar ve oyunun zenginliği azalırdı. Oysaki varlık âlemindeki bilinçli varlıklara “Kısmî İrade” diyebileceğimiz bir irade verilmiş ve oyun daha zenginleşmiştir. Böylece bilinçli her ünite olaylar karşısında iradesiyle seçimini yapmakta ve oyun çok yönlü olarak gelişmektedir.

“Kusurlu Üniteler” konusu da “Büyük Oyun”a çok zenginlik kazandırır. Varlık âlemini yaratırken “Yüce Yaratıcı”, onuncu makamdaki, kusurlarını gizlediği “Ayrıcalıklı Dostları” hariç bütün varlıkları bilerek ve isteyerek “kusurlu” yaratmıştır. Böylece kusursuzluk denen ayrıcalık sadece kendisine mahsus bir özellik olarak kalmıştır. Varlık âlemini oluşturan “Kusurlu Üniteler” kusurlarıyla ve “Kısmî İradeleri” ile “oyun”a büyük zenginlik katmaktadırlar. Ayrıca irade ile birlikte verilen akıl, nefis ve zekâ oyunu çok daha renkli hâle getirmektedir.

Büyük Oyun”u çok renkli ve zengin kılan faktörlerden birisi de senaryoda determinist bir yolun izlenmesidir. Yani bir olay meydana getirilecekse önce onun sebepleri hazırlanır ve böylece asıl fail gizlenir. Mesela bir kişi zengin edilecekse önce onun ticarete atılması sağlanır ve hiç ummadığı şekilde işleri ilerletilerek kişi, holding sahibi yapılır. Bir kusurlu ünitenin fakirken süper zengin olması, sonrasında bunu tolere edip edememesi, diğer insanlara ve varlıklara karşı davranışlarının değişip değişmemesi oyunu çok zevkli ve renkli hâle getirir. Olaya dışarıdan bakanlar zengin olan o şahsın sıkı çalıştığı, çok zeki olduğu tarzında şeyler söylerler. Halbuki sık rastlandığı gibi o holdingin içinde de holding sahibinden daha çalışkan, daha zeki ve daha donanımlı kişilerin mevcudiyetini akıllarının ucundan bile geçirmezler. Ama her şeyi gizleyen bir “determinizm perdesi”nin varlığını ve onun arkasındaki gerçeği bilenler, verenin de alanın da Tanrı olduğunu söylerler. Bütün olan biteni tebessüm ederek keyifle izlerler. Hâlbuki Tanrı dileseydi o kişinin önüne trilyonlar tutarındaki nakit parayı bir anda koyabilirdi. Buna gücü yeter. Ancak oyunun kuralı böyle değildir. Önce “determinizm perdesi” gereği sebepler hazırlanacak ve Tanrı’nın veren eli açıkça görülmeyecektir. Kişi; aklıyla, zekâsıyla, sezgisiyle ve sağduyusuyla veren eli bulacaktır. Şükredecektir. İçinde barındırdığı imtihan sırrıyla birlikte oyun böylece daha keyifli hâle gelecektir. Burada insana düşen görev, çalışmak ve her ne iş yaparsa yapsın elinden gelen en iyi performansı ortaya koymaktır. Gerisi Tanrı’nın takdirine kalmıştır. Zaten işler sonunda daima O’nun dediğine varır.

Büyük Oyun” öylesine geniş kapsamlı ve çeşitliliği bol bir oyundur ki; içinde mutluluk ve mutsuzluk, haz ve acı, sevinmek ve üzülmek, gülmek ve ağlamak, zenginlik ve fakirlik, sağlık ve hastalık, yükselmek ve alçalmak, tokluk ve açlık, sevilmek ve sevilmemek, aziz veya zelil olmak, doğmak ve ölmek, ölmek ve dirilmek beraberce mevcuttur.

Oyun çok enteresandır ve sürprizlerle doludur. Oyun devam ederken Allah hiç ummadığınız kişileri aziz, yine hiç tahmin edemeyeceğiniz kişileri zelil kılabilir. Fakiri çok zengin, zengini çok fakir yapabilir. Önemsiz ve yetersiz gibi gördüğünüz kişilere çok önemli, çok büyük işler yaptırabilir. Bütün bunlar oyunu daha da zenginleştirir.

Allah, evreni zaten “Büyük Oyun”un oynanması için yarattı. Bu oyunun özünde, kendisinin yaratmış olduğu “Kusurlu Üniteler” tarafından bilinmeyi ve zikredilmeyi istemesi var. Yarattıklarının bir bölümüne “Kısmî İrade” vererek imtihan sırrının ortaya çıkması ve oyunun zenginleştirilmesi var. Kimlerin daha iyi ameller işleyeceğinin gözlenmesi var. O’nun “Sonsuz Ötesi” gücünün, güzelliğinin ve harika sanatının sergilenmek istenmesi var.

Bazen imtihan sırrı öylesine ağırdır ki, kişi yemeğini bile kendisi yiyemeyen başka bir insanın veya herhangi bir canlının bakımını ömür boyu üstlenmek, onu mutlu etmek durumunda kalabilir. Bu tarz ağır imtihanları başarıyla verenlerin Cennet’teki makamları çok ama çok yüksektir. Müjdeler olsun onlara…

İnsan değerli bir varlıktır. Allah, insanı bu oyunu en iyi şekilde oynayabilecek yetenekte ve O’nun isimlerinin, sıfatlarının “en kâmil tarzda” tecelli edebileceği donanım ile yarattı. “Büyük Oyun”u iyi oynayabilmesi için insana ruh ile birlikte bilinç, akıl, irade ve nefis gibi fonksiyonları yükledi. İnsan bu özellikleriyle çok değerli ve önemli bir varlıktır.

Oyunda yer alan her ünitenin bir vazifesi vardır. Hiçbir varlık boşuna yaratılmamıştır. Herkes vazifesini yapar, rolünü oynar. Hangi rolü oynamak üzere yaratılmışsa o rol ona kolaylaştırılır. Şeytan bile “kaderin memuru” olarak görevlendirilmiştir ve oyunu zenginleştiren önemli figürlerdendir.

“Kusurlu Üniteler”in tamamı “Ana Ünite”den yani “Yüce Yaratıcı”dan geldiler ve rollerini oynadıktan sonra yine O’na döneceklerdir. Ancak hesap gününde yaptıklarının ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının hesabını verdikten sonra, yani temizlendikten sonra Tanrı’ya geri dönebileceklerdir. Aslında her şey büyük bir oyundan ibarettir. Çünkü yazan da O, sahne de O, sahneye koyan da O, oynayan da hep O. Bize düşen sevmek, vermek ve erdemli olmak. Yani rolümüzü güzel oynamak. Aslında varlık âleminde Tanrı’dan başka hiçbir şey yok. Bu yokluğa ben de dahilim. Tek mevcut O…

 

Yıldızhan’ın Mağarası (Yildizhan’s Cave)

Üçüncü bin yıl başlangıcı yaklaşırken Rabbim beni ekonomik açıdan fakir fakat sevgi ve irfan açısından zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gönderdi. Hayatımda hem yoksulluğu hem de zenginliği gördüm. Çok iyi ve çok kötü olaylara şahit oldum. Bilge insanlar tanıdım.

Sevgili annem ve babam, Allah dostu idiler. Annemi hep ibadet ve dua ederkenki hâliyle hatırlarım. Babam, “Evladım, pazara gittiğinizde meyve ve sebze alırken hep en iyilerini seçmeyin. En iyi olanların bir kısmını da diğer insanlara bırakın.” derdi. Kardeşlerim de güzel insanlar oldukları için çocukluğum çok özgür ve mutlu geçti.

Bilgiye, okumaya ve öğrenmeye tutku derecesinde meraklı yapımla Kuleli Askerî Lisesine girişim, hayatımın dönüm noktası oldu. Kuleli, çok kaliteli bir liseydi. Kişiliğimin şekillenmesi ve hayat disiplini edinmem noktasında bana çok olumlu katkılar yaptı. İlkokuldan beri zaten çok okuyordum, lise yıllarında öğretmenlerimin teşvikiyle okumalarım arttı. Hayatımın sonraki yıllarında ise uzman doktor olduktan sonra gittiğim Harvard Üniversitesi gelişimim için belirleyici oldu. Bu bilim yuvasında geçirdiğim günler mesleki gelişimim yanında hayat anlayışımı da pozitif anlamda etkiledi. Orada pek çok iyi insan ile tanıştım.

Yaptığım seyahatler, ameliyatlar, okumak, düşünmek ve ibadet dışında kayda değer bir hayatım, sosyal yaşantım, arkadaşlarım pek olmadı. Buda’nın Bodhi Ağacı, Platon’un Alegorik Mağarası, Hz. Muhammed’in Hira Mağarası vardı. Benim de kendi mağaram oldu. Bir mağara adamı (CAVEMAN) gibi yaşadım. Mağaram bana sevdirildi. Kalabalıklarla beraberken bile mağaramın içindeydim hep. Ömrümün önemli bir kısmı insanlardan uzakta “mağaram”ın içinde geçti. Orada kendi dünyama çekildim; tefekkür ederek iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, sabır, hakikat gibi kavramları kucakladım; bunları içimde çoğalttım. Çoğalttığım güzellikleri, gerçek hayatta uyguladım. Giderek tekâmül ettim, fikirlerim olgunlaştı. Çok düşündüm, sorguladım ve bu “Öğreti” zaman içinde Rabbimin izniyle ortaya çıktı.

Mağaramın dışına çıktığım zamanlarda seyahat etmeyi ve bu esnada öğrenmeyi hep sevdim. Hâlen bir öğrenciyim. Her gittiğim ülke ve yer bana yeni bir şeyler öğretti. Doğu’yu da Batı’yı da gördüm. Gezerken bazı yerlerde temizlik, düzen, iyilik, güzellik ve zenginliğin; diğer bazı yerlerde ise pislik, düzensizlik, cehalet ve fakirliğin daha fazla olduğunu gözlemledim.

Polonya’ya gittiğimizde eski toplama kamplarını, oradaki gaz odalarını, insanların yakıldığı fırınları ve soykırım müzesinde katledilen altı milyon zavallı insandan geriye kalan bazı eşyaları gördük. Son yıllarda da yine bir diktatörün iktidar uğruna yüz binlerce insanı acımasızca öldürüp, din adına kafalarını kestirdiğine şahit olduk. “İçimizde yeterince sevgi olsaydı bütün bunlar olur muydu?” diye düşündüm.

Uzakdoğu’ya ve dünyanın bazı başka yerlerine yaptığımız gezilerde insanların önemli bir kısmının sömürülmüş, aç, sefil, perişan, fakir ve hasta olduğunu gördük. Bu tablo karşısında kendi vicdanımı da sorguya çektim ve “Yeterince verseydik ve erdemli davransaydık bütün bunlar olur muydu?” diye düşündüm.

Yine bir Uzakdoğu gezimizde rehberimiz bizden sadaka isteyen ihtiyaç sahibi insanlara kızıyor ve asla para vermememizi defalarca tembihleyip duruyordu. Çok geçmeden aynı gezi esnasında rehberimizin “İlahî Adalet” tarafından ciddi şekilde cezalandırıldığını gördük. Seneler önce bir şiirimde şöyle demiştim:

“Sen nasıl davranırsan O’nun mahlukatına,

Yüce Yaratıcı da öyle davranır sana.”

Evet, bu evrensel bir hakikattir. Sadece insanlara değil; hayvanlara, bitkilere ve diğer mahlukata da zarar verenlerin gizli bir el tarafından er veya geç cezalandırıldığını görmekteyiz. Kendi halkından binlerce kişiyi kimyasal silahlarla katleden, yenilmez denilen güçlü bir diktatörün uluslararası başka bir güç tarafından feci şekilde öldürülmesine şahit olduk. Adalet, evrensel değerlerdendir ve er-geç yerini bulur. Aslında iyilik eden de kötülük eden de kendine eder.

Her olaya ibretle bakmalıyız. Sadece kendi başımıza gelenlerden değil başkalarının yaşadığı olaylardan da dersler almalıyız. Hatta okuduğumuz kitaplar ve diğer yazılı metinlerden, medyada şahit olduğumuz olaylardan da dersler çıkarmalıyız.

İnsanların arayış içinde olduklarını, bazı akıl ve mantık dışı inançların, öğretilerin peşinden gittiklerini görüyoruz. Bazı doçent ve profesörlerin “Büyük patlama nerede oldu?” ve benzer tarzdaki sorular karşısında çaresiz kaldıklarına şahit oluyoruz.

Dünyanın bazı yerlerinde insanların ölmüş yakınlarının bedenlerini üzüntü içinde yaktıklarını, diğer bazı yerlerinde ise toprağa gömdüklerini görüyoruz. Bu esnada hissettikleri çok derin acıyı onlarla birlikte sanki bizler de yaşıyoruz.

İnsanoğlunun Ay’a gidişine ve uzaydaki parlak başarılarına şahit olduk. Ancak bilim ve teknikte çok ilerleyen, uzayı fetheden insanoğlunun dünyadaki açlığın, yoksulluğun, sefaletin, cehaletin, savaşların ve hastalıkların ortadan kaldırılması konularında yeterince ilerleme kaydedemediğini müşahede ediyoruz.

Çocukluğumdan beri bilgiye susamış bir yapım vardır. Eğer kafamın içinde cevaplanmamış bir soru varsa o gece uyuyamam. Başta geniş kütüphanem olmak üzere çeşitli kaynaklardan o konuyu sonuna kadar araştırırım ve kafamın içindeki konforu sağladıktan sonra uyuyabilirim. Şu anda kafamın içindeki bu konforu da herkesle paylaşmak istiyorum.

Aslında “Öğreti” hepimizin ortak eseri. Çünkü mağarada geçirilen saatlerin yanında yaşanan bir ömür, okunan, izlenen ve dinlenen binlerce kaynak; akıl, sezgi, ilham var. Sonuçta hepsi bir ömrün birikimi olan içselleştirilmiş fikirler. Ancak şunu da kesinlikle biliyorum ki beynin bilgi birikimi anne karnında başlıyor ve yaşam boyunca devam ediyor. Gördüğümüz her şey, duyduğumuz sesler, kokladığımız kokular, algıladığımız tatlar, dokunduğumuz cisimler, aklımızdan geçen düşünceler, sezgilerimiz ve ilhamlarımız muhteşem beynimiz tarafından tek tek kaydedilmekte ve genlerimiz aracılığıyla atalarımızdan gelen arşiv kayıtları da bunlara eklenince büyük bir birikim söz konusu olmaktadır. Neticede yaşantımıza yön veren orijinal fikirler, konseptler, paradigmalar ve öğretiler ortaya çıkmaktadır. Hatta bilgilendirilme sürecimiz “İlahî frekanslar”, saklı düzen ve başka boyutlar aracılığıyla da devam edip gitmektedir.

“Öğretimiz”deki bazı kavram ve fikirler şu gök kubbe altında ilk kez söyleniyor olsa da bu “Öğreti” tek kişinin değil, binlerce kişinin katkılarıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Her orijinal fikir dimağımızda yoğrulup düşünce planımızda somut şekilde belirirken bu sürece binlerce başka beynin katkısı söz konusudur. Başta sevgili annem ve babam olmak üzere tüm ailemin, canım öğretmenlerimin, akademisyenlerin, arkadaşlarımın, binlerce yıllık bilgi birikimimizi kitap ve eserleriyle inşa eden değerli yazar ve fikir insanlarının, filozofların, azizlerin, velilerin, peygamberlerin hepsinin bu “Öğreti”ye katkıları vardır. Onun için Pascal’ın uyarısını dikkate alarak “Yıldızhan Öğretisi”ne “Bizim Öğretimiz” diyorum.

Çok eskiden beridir zihin mağaramda küresel problemler üzerine de kafa yoruyorum. Seneler önce yine küresel problemlerin çözümüne odaklanmış derin derin düşünürken ulaştığım noktada zihnimde bir şimşek çaktı ve çözümü bir şiirle şöyle formüle ettim:

“Tüm küresel sorunlar istiyorsan çözülsün;

Sev, ver ve erdemli ol; evren Cennet’e dönsün.”

Evet, sanki Buda’nın Bodhi Ağacı’nın altındaki tam aydınlanması gibi bir olay yaşamıştım. O gün zihnimde parlayan ışık seneler geçtikçe olgunlaştı ve zamanla gelişerek bir “Öğreti”ye dönüştü. Bu, âdeta sihirli bir formüldü ve samimiyetle uygulandığı takdirde inanılmaz zorluktaki problemleri bile çözebiliyordu. Hatta Türkiye’nin “Çözüm Süreci” denilen çok önemli ve girift bir probleminin de bu formül ile aşılmasının mümkün olduğunu görerek “Ülkemizin Sayın Cumhurbaşkanı”na yazdığım açık mektupta bundan söz ettim. Problemlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Koskocaman adamların bile göz kırpmadan yalan söyleyebildikleri, hırsızlığın ve yolsuzluğun kol gezdiği, adaletin gözetilmediği, savaşların sürdüğü, savunmasız kadınların katledildiği, zavallı çocukların dövüldüğü, yaşlıların horlandığı ve terk edildiği, engellilerin dikkate alınmadığı, kıyafetleri nedeniyle insanların aşağılandığı, temel hak ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı, hayvanların zulüm gördüğü, canlıların helak ve doğanın insafsızca talan edildiği, insanların acımasızca sömürüldüğü, çöpten yiyecek toplayan insanların var olduğu, insanın insanı çeşitli şekillerde köleleştirdiği, fuhşun kol gezdiği, kitlelerin açlık seviyesinin altında bir gelirle yaşamaya mahkûm edildiği, hastalıkların tehdit oluşturduğu, bazı yerlerde temiz içme suyuna dahi ulaşılamayan bir dünyada “Öğreti” büyük nimettir ve samimiyetle uygulandığı takdirde kesin problem çözücü olarak karşımızda durmaktadır.

Bir yanda, “Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur; bir insanın hayatının kurtuluşuna vesile olan da tüm insanlığı kurtarmış gibi olur.” mealindeki ayeti getiren ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” diyen Hz. Muhammed, “Sağ yanağınıza bir tokat atana diğer yanağınızı da çevirin.” diye seslenen Hz. İsa, Tanrı’dan insanlara “on emri” ulaştırarak “Öldürmeyeceksiniz!” diyen Hz. Musa, çevresindekilere bütün dünyaya barışı ve sevgiyi yaymalarını tavsiye eden Buda, insan sevgisini gerçek soyluluğun işareti sayan Konfüçyüs bizleri sevgiye, barışa, kardeşliğe ve ahlaka davet ediyorlar; diğer yanda binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ insanlar birbirlerini sömürmeyi, din ve mezhep adına kafa kesmeyi, öldürmeyi sürdürüyorlar.

Bütün bunları görerek üçüncü bin yılın başında insanlığa ve tüm varlık âlemine sesleniyor ve diyoruz ki: Ayrımcılığı bırakın. Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun “Sevin, verin ve erdemli olun” (Love, be giving and be virtuous). Bu kelimelerle temellendirdiğimiz “Öğreti” hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. “İdeal Toplum” bu şekilde inşa edilecektir.

Varlık âleminin bilinçli varlıklarına bir hediye olarak sunulan “Öğreti” iyiliği, güzelliği, doğruluğu, hakikati, sevgiyi, barışı, özgürlüğü, refahı ve ebedî saadeti getirecektir. “İnsanlığın birliği”ni sağlayacak ve varlıkları tek çatı altında toplayacaktır. “Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Evren nasıl ve niçin yaratıldı? Büyük patlama nerede oldu? Ölümsüzlük mümkün müdür?” gibi önemli sorulara net cevaplar verdiğinden zihinlerdeki konforu da sağlayacak, insanları boşlukta kalmaktan kurtaracaktır.

Leonardo da Vinci’nin “Simplicity is the ultimate sophistication” diye ifade ettiği bir tespiti ve tavsiyesi var. Bu, âdeta “Öğretimiz” düşünülerek yüzyıllar öncesinden söylenmiş bir söz. Bu tavsiyeye uyarak “Öğreti”yi olabildiğince sade fakat sadelikten doğan bir derinlik ve kapsamlılık içinde kaleme almaya çalıştım.

İyi niyet ve samimiyet çok önemlidir. Rabbim hayırlara vesile kılsın.

Herkese “Sonsuz Ötesi” bir yaşam ve ebedî saadetler diliyorum…

 

Kader (Destiny)

Evreni yaratan “Yüce Yaratıcı”nın “Sonsuz Ötesi” iradesine “Bütüncül İrade” (COMPLETE WILL) dersek, bundan bilinçli varlıklara verilen bölüme de “Kısmî İrade” (PARTIAL WILL) diyebiliriz. İnsan, sahip olduğu bu irade ile tercihlerini yaşam boyu “iyi”den, “kötü”den veya “nötr”den yana kullanacaktır.

“Kısmî İrade” vardır. Eğer insana “Kısmî İrade” verilmeseydi ve kişi yaptığı tüm işleri programlanmış bir robot gibi otomatik olarak yapsaydı hiçbir eyleminden sorumlu tutulamazdı. Ayrıca oynanan “Büyük Oyun” da bu kadar zengin ve renkli olmazdı. “Kısmî İrade”nin varlığı aynı zamanda Tanrı’nın insana ne kadar çok değer verdiğini de gösterir.

Ezelî ve ebedî ilmiyle Tanrı, baştan sona olmuş ve olacak her şeyi bilir. Bu O’nun mutlak ilminde saklıdır. Bir insanın “Kısmî İrade”siyle hangi tercihleri yapacağını, sadaka verip vermeyeceğini, dua edip etmeyeceğini önceden bilir. Şu anda da on yıl sonra da bir ömür boyunca da o kişinin neler yapacağını hep bilir. Bu, “Bütüncül İrade”nin hükmettiği “Mutlak Kader”dir (ABSOLUTE DESTINY). Ayrıca bir insanın ne zaman ve nerede doğacağı, hangi ailede dünyaya geleceği gibi bilgiler ile iradesiz varlıkların kaderi de “Mutlak Kader”in içinde yazılıdır. Asla değişmez. Çünkü “Mutlak Kader”, “Yüce Yaratıcı”nın takdiridir, O’nun “Sonsuz Ötesi” ilmindeki mutlak bilgidir ve kesindir. Bir de Tanrı’nın insana verdiği “Kısmî İrade” vardır ki bu iradenin hükmü sadece “Değişebilir Kader” (CHANGEABLE DESTINY) adını verdiğimiz alanda geçerlidir. İnsan “Kısmî İrade”sini kullanarak gerçekten de özgürce bir şeyler yapar, dua ile gelecekte olabilecek bazı şeyleri değiştirebilir ama yaptıkları tamamen “Değişebilir Kader” alanındadır ve “Mutlak Kader” ile hep uyumludur. Şurası kesinlikle bilinmelidir ki gelecekte olacak olan her şeyin Tanrı’nın bütüncül ilminde kayıtlı bulunması, insanın “Kısmî İrade”sini özgürce kullanmasına engel değildir. İnsan “Kısmî İrade”sini kullanırken tamamen özgürdür. Yani Tanrı’nın mutlak ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi bilmesi ayrı şey, insanın “Kısmî İrade”sini özgürce kullanması ayrı şeydir.

İnsan gelecekte olmasını istediği şeyler için dua edebilir. Tanrı duayı kabul ederse, edilen dua doğrultusunda gelecek de değişir. Ancak bu değişiklik “Değişebilir Kader” alanındadır. Burada “Mutlak Kader”in kesinlik ilkesi yine geçerliliğini korumuştur. Çünkü Tanrı, ezelî ve ebedî ilmiyle sizin o duayı yapacağınızı önceden bildiğinden “Mutlak Kader”inizi zaten öyle yazmıştır. Dua olayında görüyoruz ki “Değişebilir Kader”iniz değişmiş fakat “Mutlak Kader”iniz değişmeden kalmıştır. Üstelik duanız da kabul olmuştur. İşte Tanrı böylesine muktedir ve yücedir. Her şeye gücü yetendir.

Kişinin yaptığı iyilikler neticesinde ömrü uzatılabilir. Tanrı o kişinin ne gibi iyilikler yapacağını önceden bildiğinden “Mutlak Kader”de o kişinin ömrünü zaten uzun olarak yazmıştır. Böylece iyilikler yapan o kişinin ömrü uzatılarak “Değişebilir Kader”i değiştirilmiş, “Mutlak Kader”i ise değiştirilmeden aynen kalmıştır. Üstelik o iyi insan aynı zamanda mükâfatlandırılmıştır. Mademki değişmez “Mutlak Kader”imizde ne yazılmış olduğunu önceden bilemiyoruz, öyleyse akıllı davranarak iyilikler yapmalıyız ve “Değişebilir Kader”imizi kendi lehimize değiştirmeliyiz. Bir kişinin sevmesi, vermesi ve erdemli olması, Tanrı’nın hoşuna gider.

Allah, yapılan duaları geri çevirmez. Ancak istenilen şey o kişiye “henüz” nasip edilmemiş ise bunda da bir hayır ve hikmet vardır. İstediği şeyin gerçekleşmemesi o kişiyi belki de büyük bir felaketten korumaktadır. Zamanı gelince kendisine belki istediğinin çok daha iyisi ve fazlası verilecektir. Israrla dua edildiği hâlde istek bir türlü gerçekleşmiyorsa, olaya bilgece yaklaşmalı ve o arzunun “Mutlak Kader”e aykırı olduğu anlaşılmalıdır. “Hayırlısı bu imiş” denmelidir. Yaptığımız dua dahil, Allah’tan “söz konusu şeyin hayırlısı” talep edilmelidir. Eğer istenecekse; altının, paranın, makamın, eşin, evladın ve “duanın bile” hayırlısı istenmelidir.

Karl Marx, “Tarihte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.” diyor. Biz de bu sözü günümüze taşıyıp “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.” diyoruz ve bir dakika önce olup bitmiş olayları bile buna dahil ediyoruz. Çünkü “determinizm perdesi” gereğince olay öncesi bütün şartlar hazırlanmış ve olay “Mutlak Kader” doğrultusunda cereyan etmiştir.

Bilgece düşünerek, “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.” tarzındaki bir inancı benimsemek insanları çok rahatlatabilir. Böyle düşünenler başkalarını yargılamazlar ve gerektiği yerde herkesten önce özür dilemekle birlikte “keşke” kelimesini kullanmazlar. Çünkü her ne olmuşsa determinizm perdesi gereğince şartları önceden hazırlanmış ve başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur. Ancak bu görüş bizim yaşanmış olaylardan dersler çıkarmamıza engel teşkil etmemelidir. Geçmişe cesurca ve hâlihazırdaki bilgeliğimizle giderek oradan gerekli dersleri de almalıyız.

İnsanın genlerinde kendisini hem iyiye hem de kötüye doğru yönlendiren özellikler yaradılıştan itibaren vardır. Ruhunda ise akıl, nefis ve irade gibi fonksiyonları mevcuttur. Eğer insan iradesini doğru yönde kullanarak nefsini aklının emrine verebilirse kurtuluşu büyük oranda yakalamış demektir. Çünkü o andan itibaren yapacağı tüm işlerde nefsini değil, aklını rehber edinecektir. Akıl ise iyiye, güzele, doğruya ve hakikate götüren bir rehberdir. Yeterince akıllı olan her insan sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. Eğitimle kişinin iyi yönlerini artırmak ve kötü yönlerini törpülemek mümkündür. Eğitim öylesine etkili bir enstrümandır ki, doğru kullanılırsa, onunla insana aklını nasıl rehber edinebileceği bile öğretilebilir. Akıllı kişi hangi işi yaparsa yapsın teslimiyetçi olmaz ve elinden gelen en iyi performansı ortaya koymaya çalışır. Çünkü “Mutlak Kader”de ne yazılmış olduğu bilinmemektedir ve milyarda bir ihtimal bile olsa her umut ışığını değerlendirmek gerekmektedir. Elden gelen her şey yapılır ve gerisi Tanrı’ya havale edilir. Sonuçta nasıl bir durum ortaya çıkarsa çıksın “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.” denir ve “Bütüncül İrade”ye bilgece teslim olunur.

İnsan, günlük yaşantısında akıllı davranmayı bilmelidir. Farz edelim öyle bir olay başınıza geldi ki özür dileseniz de dilemeseniz de olur. Böyle bir fırsat asla kaçırılmamalı ve özür dilenmelidir. Çünkü başka hiçbir kazancınız olmasa bile karşınızdaki insanı mutlu etmiş olacaksınız. Bir insanı mutlu etmek az kazanç mıdır? Ayrıca özür dilemek olumlu bir eylemdir. Çünkü özür dilemekle muhtemel bir çatışmayı önlersiniz, nefsinize karşı bir kez daha zafer kazanmış olursunuz ve itibarınız artar. Bir özür dileme eyleminin içinde “50 Erdem”den nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, sorumluluk sahibi olmak, zeki – akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünmek ve yargılamamak, evrensel değerlere önem vermek gibi tam 20 erdem mevcuttur. Özür dileyen kişiye saygı duyulur. Çünkü o kişinin nefsinin kölesi olmadığı ve tekâmül basamakları içinde de en azından dördüncü makamda olduğu anlaşılır. En azından diyoruz, çünkü çok daha üst makamlarda olma ihtimali de vardır.

“Kısmî İrade”ye sahip olan insanoğlunun genetik yapısında iyilikle birlikte kötülüğün de var olması “Büyük Oyun”u daha zengin ve renkli bir hâle getirmektedir. Aslında olup biten her şey bir oyundan ibarettir. Bu oyunun içerisinde şeytan bile bir aktördür ve “kaderin memuru”dur. Yunus Emre bir şiirinde, “Var biraz da sen oyalan…” diye seslenmektedir. Gerçekten de insan, dünya hayatında bir yandan oyalanırken diğer yandan “Kısmî İrade”siyle özgürce bir şeyler yapmakta ve rolünü oynamaktadır. Bu esnada kendisine irade ile birlikte iktidar, zenginlik, fakirlik gibi pozisyonlar verilerek nasıl davranacağı da gözlemlenmektedir. Hatta kendisinin dışında, evren denilen sahnede, sıra dışı ve bir kısmı da aşırı derecede iyi veya kötü olaylar yaratılarak onlar karşısında nasıl bir tutum takınacağı da ayrıca izlenmektedir.

Mademki bu bir “Büyük Oyun”dur, öyleyse oyunda yer alan aktörler akıllı davranarak sevmeli, vermeli ve erdemli olmalıdırlar. Çünkü oyunun sonunda dönüş O’nadır. Dönüşte “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde daha yüksek makamlarda yer alanlar daha kârlı çıkacaklardır. Müjdeler olsun “Kısmî İrade”lerini akıllıca kullanarak daha üst makamlara yükselenlere, “İdeal Toplum” sınırından içeriye girenlere, Tanrı’nın dostu olanlara ve bir dost olarak O’na kavuşanlara.

Selam olsun…

 

Kuantum Fiziği ve Kader (The Quantum Physics and Destiny)

Kuantum fiziğinin geldiği noktada artık klasikleşmiş görüş olan “belirsizlik” anlayışının aksine, parçacıkların davranışlarının önceden bilindiği ileri sürülüyor. Bu görüş “Bütüncül İrade” (COMPLETE WILL) ve “Mutlak Kader”in (ABSOLUTE DESTINY) varlığını destekler. Ancak bu durum “Kısmî İrade” (PARTIAL WILL) ve “Değişebilir Kader”in (CHANGEABLE DESTINY) olmadığını göstermez. Çünkü akıl ve irade insandaki ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh ölümsüz, “metafizik” bir varlıktır. Parçacıkların davranışlarının önceden bilinebilmesi ruhun bir fonksiyonu olan “Kısmî İrade”yi bağlamaz ve oynanan “Büyük Oyun”u da ortadan kaldırmaz. Yani siz yine çayınızı sütlü mü yoksa sade mi içeceğinize “Kısmî İrade”nizle karar verebilir ve afiyetle içebilirsiniz.

Böylece her şeyin önceden belirlendiğini ve özgür iradenin (FREE WILL) bir yanılsama olduğunu savunan Utrecht Üniversitesinden Nobel ödüllü Fizik Profesörü Gerardus’t Hooft ile özgür iradenin (FREE WILL) varlığını savunan Princeton Üniversitesinin ünlü matematikçileri John Conway ve Simon Kochen arasındaki tartışmaya son veriyor, aralarında mutabakat sağlıyoruz. Nihayet kader konusunda binlerce yıldır süren kadim tartışma da bu “Öğreti”nin tamamında yazılanlarla birlikte artık sona ermiş oluyor.

 

Tanrı Vardır

Bilinç, ruhun evrene açılan penceresidir. Akıl ise ruhun bir fonksiyonudur. Ruh, bilinç penceresinden evrene akıllı bir şekilde baktığında şahane bir sanat eseri ile karşılaşıyor. Ortada böylesine muhteşem bir sanat eseri varsa elbette ki “Büyük Sanatkâr” da olacaktır. “Mona Lisa” varsa “Leonardo” da vardır.

Farz edelim ki madde ezelden beri vardı ve öylece duruyordu. Fakat evrende her şeyin hareket hâlinde olduğu muazzam nizamı nasıl izah edeceğiz? Akıllı kişi, “İlk hareketi kim başlattı?” diye sormaz mı?

Evren ve içindeki galaksi süperkümeleri, galaksi grupları, galaksiler, karadelikler, nebulalar, güneşler, gezegenler ve muhteşem insan… Ne büyük eserler bunlar! Her şey ne kadar akıllıca ve incelikli olarak tasarlanmış. “Tanrı vardır” denince her şeyin akla uygun bir şekilde izah edildiği ve en ince ayrıntısına kadar açıklandığı “Öğreti” ortaya çıkıyor. Dimağ rahatlıyor. Zihin konforu sağlanıyor. Varlığımız huzurlu ve mutlu oluyor. Aksi takdirde her şey boşlukta kalıyor, şüphe hâkim oluyor ve huzursuzluk başlıyor. İşte Tanrı’nın varlığının en büyük delili de budur.

Öyleyse Allah vardır ve mutlaka vardır…

 

Tekâmülün 10 Basamağı (The Ten Stages of the Development of the Soul)

      1. Zavallı

Nefsinin kölesi olduğu hâlde bunun farkında olmayan insan. Zavallıdır, ona acınır. Bu kimse; ılımlı, güzel bir üslupla bilinçlendirilmeye çalışılır.

      1. Farkında

Kötü yönlerinin farkında olan insan. Takdir edilir, elinden tutulur.

      1. Talebe

İyi olmayı isteyen insan. O bir talebedir, ona her türlü destek verilir.

      1. Yükselen

Seven, veren ve “50 Erdem”in bir kısmına sahip olan insan. Bu kişi övülür, teşvik edilir.

      1. Olgun

Seven, veren ve “50 Erdem”in tamamına sahip olan insan. “İdeal Toplum”un sınırından içeriye girmiştir. “Olgun insan” makamına yükselmiştir. Ona çok saygı duyulur.

      1. Ermiş

Seven, veren, “50 Erdem”in tamamına sahip olan; bütün bunların Tanrı’dan geldiğini bilen, “Veren de alan da yapan da eden de sadece Tanrı’nın kendisidir.” diyen ve buna inanan insan. “Tanrı’nın Dostu”dur. Varlık âleminde “Yüce Yaratıcı”nın isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini seyreder. Rabbi ondan, o Rabbinden razıdır. Böylesi bir insan el üstünde tutulur, duası alınmaya çalışılır.

      1. Ulu

Seven, veren, “50 Erdem”in tamamına sahip olan, “Varlık âleminde Tanrı’dan başka hiçbir şey yoktur.” diyen ve buna inanan insan. “Tanrı’nın Bilge Dostu”dur.

      1. Yüce

Seven, veren, “50 Erdem”in tamamına sahip olan, “Ben de yokum, sadece Tanrı vardır” diyen ve buna inanan insan. “Tanrı’nın Sır Makamında Dostu”dur.

      1. Pirüpak

Kusursuz denebilecek bir saflığı yakalamış insan. Tertemizdir. “Tanrı’nın Naz Makamında Dostu”dur.

      1. Mükemmel

Tanrı’ya kavuşmuş insan. Sözün bittiği noktadadır. Onun için söylenecek söz kalmamıştır. Kusurlarını Tanrı örter. “Tanrı’nın Ayrıcalıklı Dostu”dur.

“Öğreti”mizde tekâmülün 10 basamağı vardır. Maalesef insanların önemli bir kısmı henüz birinci basamaktadır. Ancak en alt basamaktaki insan bile hiçbir zaman ayıplanamaz, hor görülemez. Varlıklar kutsaldır. İnsan hem acınası hem sevilesi bir varlıktır. Birinci basamaktaki insana daha çok acınır ve bu kişiler ılımlı, güzel bir üslupla, kırmadan, incitmeden bilinçlendirilmeye çalışılır. Hiç belli olmaz, gün gelir devran döner ve belki o kişi zamanla Tanrı’nın izniyle en üst basamağa yani “Mükemmellik Makamı”na yükselebilir. Her insanda bu potansiyel mevcuttur.

Aslında manevi mertebeler, sekizinci basamak ile sona erer. Sonraki iki basamak “Tanrı’nın Sır Makamında Dostu” olduktan sonra dağ başına veya herhangi bir yere çekilmeyip de hizmet için halkın arasına karışanlar içindir. Dokuzuncu ve onuncu basamak yani en yüksek mertebeler o mübarek insanlara ayrılmıştır. Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.

Ey insanoğlu! Dünyalar kadar malın, tonlarca altının, trilyonlarca nakit paran olsa veya kendin krallık tahtında oturuyor olsan, bütün bunların hiçbirisine güvenme. Hepsi gelip geçicidir. Hepsi yok hükmündedir. Sen tekâmül basamaklarında nerelerdesin, hangi makamdasın ona bak. Çünkü tüm bilinçli varlıklar ve “Yüce Yaratıcı” seni böyle değerlendirecektir. Öyleyse aynaya bak ve sen de kendini öyle değerlendir. Gerçek makamını öğren…

“Ne mutlu ‘Allah dostu’ olanlara…”

 

İyi, Kötü ve Nötr

Bir kişiye göre iyi olan şey diğer bir kişiye göre kötü olarak nitelendirilebilmektedir. Burada işin içine inançlar, felsefi görüşler, değer yargıları, çevre, içinde yaşanılan toplum ve kişisel çıkarlar gibi pek çok faktör girmektedir. Oysa aklın rehberliğinde hareket edilebilse doğruya daha kolay ulaşılabilecektir.

“Salt akıl” ile iyiyi kötüden ayırt etmek genellikle mümkündür. Immanuel Kant’tan esinlenerek şöyle düşünebiliriz: Bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar verebilmek için o şeyin tüm dünyaya ve “önümüzdeki yüzyıllarda, binyıllarda” uzaya da yayıldığını, evrensel hâle geldiğini farz edelim. Evrensel hâle gelen o şey sizin aklınıza ve sağduyunuza göre iyiyse, güzelse ve yararlıysa iyidir. Aksi takdirde kötüdür veya “nötr” bir durum söz konusudur. Evrensel hâle gelen o şeyden herhangi bir varlık zarar görüyorsa o şey zaten kötüdür. Bu metodolojik yaklaşım ahlak kurallarının yerelden evrensele dönüşümünde anahtar rol oynayacak, çeşitli problemlerin çözümüne katkı sağlayacaktır.

Bu bakış açısıyla yaklaştığımızda -mesela- cömertlik iyidir. Cömertliğin tüm dünyaya yayıldığını düşünelim. Bir tek aç insan kalmazdı. Hırsızlık ise kötüdür. Hırsızlık tüm dünyaya yayılıp insanların büyük çoğunluğu hırsız olsaydı, alın teriyle çalışıp kazananların emekleri uçar gider ve sonuçta hiç kimse üretmek istemezdi.

İyi ve kötünün dışında öyle şeyler vardır ki yaygınlaşmaları ne faydalı ne de zararlıdır. İyi ve kötünün haricinde üçüncü bir kategori içinde değerlendirerek bunlara “nötr” durumlar diyebiliriz. “Nötr” durumlar, kabul edilebilir şeylerdir. Mesela tercih edilen bir kılık kıyafet şekli veya yaşam tarzı marjinal durumlar dışında, yaygınlaştığında çevredeki varlıklara genellikle zarar vermez. Eğer gerçekten de fayda veya zararı yoksa bu “nötr” bir durumdur ve kabul edilebilir.

Nötr” bir durum karşısında bazen kişiden kişiye veya toplumdan topluma değişen farklı estetik değerlendirmeler, çeşitli kaygılar söz konusu olabilir. “Öğreti”mizdeki “50 Erdem”in içinde bulunan iyi huylu olmak, âdil olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, hor görmemek ve ayıplamamak, zeki – akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, bilgece düşünmek ve yargılamamak, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi erdemler benimsenirse “nötr” durumlarla ilgili estetik veya değişik daha pek çok kaygı kolayca aşılacaktır. Böyle bir yaklaşım hem yerel hem de evrensel barışa katkı sağlayacaktır.

Herhangi bir yer ve zamanda ortaya çıkabilecek her durum iyi, kötü veya “nötr” diye üçe ayırdığımız kategorilerden birisine girecektir. Akıl, yukarıda anlattığımız yöntemle kullanılırsa bunun ayrımı kolayca yapılabilecektir. Ancak gerektiği zaman kişi aklı ile birlikte kendi içine doğru yolculuk yaparak orada yanan doğal bir ışık olan “vicdanını” da devreye sokabilir. Vicdan, aslında aklın bir şubesidir. Ayrıca “kutsal metinler” de bu konuda yardımcı olabilir.

Bu metodolojik düşünce tarzı çok yararlıdır. İyi veya kötünün haricinde üçüncü kategori olan “nötr” bir durumla karşı karşıya olduğumuz anlaşılırsa bu da bir sonuçtur. Çünkü “nötr” durumlar kabul edilebilir durumlardır. Ancak “nötr” durumlarla yetinilmemeli ve tüm varlıklar el ele vererek iyiliği artırmak için beraberce çalışmalıdır.

Allah, hoşgörülü olanları sever…

Good, Bad and Neutral

A thing may be considered good by one person, while it may be considered bad by the other. Here, various factors come into play such as philosophical views, judgment standards, the environment one grows up in, the society one lives in and self-interests when in fact, the truth could be reached more easily if one proceeds under the guidance of the mind.

Generally, it is possible to distinguish between good and bad by the use of mind. Inspired by Immanuel Kant, we may reason the following way: In order to decide if a thing is good or bad, let us assume that it is spread around the whole word as well as space “in the coming centuries, millenniums” and has become universal. If the thing that has become universal is deemed good, pleasant and beneficial according to your mind and commonsense, then it is good. If not, then it is bad or “neutral”. If the thing that has become universal causes any being any harm, then it is indeed bad. This methodological approach will play a key role in the transformation of regional ethical rules into universal ones and contribute to the resolution of various problems.

For example, generosity is good when assessed through this point of view. Let us imagine that it is spread around the world. Not one single person would be starved. Theft, on the other hand, is bad. If it was to spread around the world and be present everywhere, accomplishments of hard working people would vanish and as a result no one would want to produce.

Aside from good and bad, there are also those things which are neither beneficial nor harmful if spread around. In addition to good and bad, we may assess these in a third category called “neutral” circumstances. “Neutral” circumstances are those which are acceptable. For example, except for marginal situations, in general, one’s preferred way of clothing or life style would not harm the beings around if it became widespread. If it is really of no benefit or harm, then it is a “neutral” circumstance and it is acceptable.

In case of a “neutral” situation, various concerns and different aesthetical evaluations that may differ from one person to another or one society to another may arise. Aesthetical and various other concerns regarding “neutral” circumstances may be easily overcome if the “50 Virtues” in our “Teaching”, such as the following, are embraced: to be good – natured, to be fair, to be pure and clean, to be noble, to be compassionate and conscientious, to be tolerant, to embrace the middle way and to be moderate, to be peace-loving, to be polite, to be prudent, to be respectful, to be patient, to refrain from despising and condemning, to be intelligent and wise and to have one’s mind as his/her guide, to empathize, to think wisely and to abstain from judging, to protect fundamental rights and freedoms, and to place importance on universal values. Such an approach will contribute to both regional and universal peace.

Any circumstance that may occur in any place or at any time will fall into one of the three categories that we have called good, bad or “neutral”. If the mind is used as per the method outlined above, the distinction will be made easily. However, when necessary, together with the mind, one may journey into his/her own self and resort to the light that is naturally shining there: one’s “conscience”. In fact, conscience is a division of the mind. Furthermore, holy manuscripts may also be helpful on the matter.

This methodological way of thinking is very useful. When it is understood that we are facing a circumstance that is in the third category of “neutral”, in addition to the categories of good and bad, this is also a conclusion. Because “neutral” circumstances are acceptable. However, we must not be content with “neutral” and all beings should join hands and work together for the enhancement of good.

God loves those who are tolerant…

“Such an approach will contribute to both regional and universal peace.”

 

İbadet

İbadet “Yüce Yaratıcı”ya karşı sevgi, saygı, samimiyet, itaat, boyun eğme, sığınma, acziyet, tefekkür, yüceltme ve tapınmanın en ileri derecesini gösteren düşünce, söz ve davranışlardır. Bütün bu eylemlerde amaç, O’nun rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaktır.

İbadete lâyık tek varlık Tanrı’dır. Sadece O’na yönelmek gerekir. Sadece O’na ibadet edilir ve yalnızca O’ndan talep edilir. Sadece Allah’a kulluk edip yalnızca O’ndan istemek kişiyi özgürleştirir. Çünkü böylece insan, O’ndan başka hiç kimseye ve hiçbir makama kulluk etmez. Bu ne büyük özgürlüktür. Ayrıca ibadet edenler hangi dinden, mezhepten veya felsefî görüşten olurlarsa olsunlar ferdî veya topluca yapılan tüm ibadetler, dualar, zikirler, mantralar, ritüeller, tefekkürler, teşekkürler ve şükürler sonuçta hep O’na gider.

İbadet etmek “Çoklu Erdem İçeren Eylemler”dendir. Dolayısıyla çok pozitif bir eylemdir. Beden, zihin ve mal ile yapılan tüm ibadet çeşitleri göz önüne alındığında ibadet etme eyleminin içerisinde “Öğreti”mizdeki “50 Erdem”den iyi huylu olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli ve yardımsever olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, vefalı olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, zeki – akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, güçsüzleri korumak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 19 erdem vardır.

Varlık âlemindeki canlı ve cansız bütün varlıklar kendi lisanlarıyla Allah’ı tespih ederler, zikrederler. Doğa yasaları da bir çeşit ibadettir ve varlıkların Tanrı’ya boyun eğmelerinin bir göstergesidir. Buna göre elektron da atom çekirdeğinin etrafında dönerken ibadet eder.

Aklını rehber edinmiş olan her bilinçli varlık er veya geç Tanrı’yı bulur. Sonrasında da ibadetlerini en azından farzları yerine getirecek şekilde yapar. İleri derecede akıllı olan kişi ise Tanrı her an kendisiyle berabermiş gibi yaşar. İbadetlerini de o şekilde yapar.

Tanrı’nın bizlerin ibadetine ihtiyacı yoktur. İbadet etmeye, dua etmeye, sığınmaya, tapınmaya ihtiyacı olan, yarattığı varlıklardır. Tanrı’yı anmak, O’nu zikretmek kalplere huzur verir. İbadet, bünyedeki negatif enerjiyi alıp yerine pozitif enerji doldurur. Kişiye huzur ve güven duygusu verir. Yemekler nasıl vücudu besliyorsa, ibadet etmek de ruhu besler. İyi yemeklerin vücuda keyif vermesi gibi gerçek ibadetler de ruha keyif verir, onu mutlu eder. Zaten gerçek bir din veya öğretiye ait uygulamalar kişiyi mutlu etmeli ve hayat kalitesini de yükseltmelidir.

İbadetler, ibadet eden kişi için çok yararlı oldukları gibi toplumsal yapının iyileştirilmesi noktasında da önemli rol oynarlar. İbadet ve inanç insanda bir amaca hizmet eden, güçlü, uyumlu, sağlam yapılı ve sağlıklı bir kişiliğin oluşmasına katkıda bulunur. İbadet, yardımseverlik duygularını artırırken kötülük yapma ihtimalini azaltır. Zararlı alışkanlıklar da ibadet edenlerde nispeten az görülür. Düzenli yapılan ibadetler insanı manevi açıdan olgunlaştırır, beden ve ruh sağlığı üzerine olumlu etkiler yapar, mutluluğu artırır ve ömrün uzamasına vesile olur. Eğitim ve ibadetler kişinin “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselmesini sağlayan en önemli faktörlerdir.

İbadet bilinçli bir varlık ile Tanrı arasındaki çok özel bir ilişkidir. İbadet etmek o kadar önemlidir ki, bir “Kusurlu Ünite” ibadet anında “Ana Ünite” ile yani “Varlık Âleminin Tek Sahibi” ile doğrudan iletişime geçmiş olur. Hz. Muhammed, “Namaz müminin miracıdır.” derken bunu ne kadar mükemmel anlatıyor. İbadet kişiyi Tanrı’ya işte böylesine yaklaştırır, iç huzuru sağlar ve mutlu eder. Kişi ibadet ve zikirle Allah’a ne kadar çok yaklaşırsa gücü ve mutluluğu da o oranda artar.

İbadet eden kişi temiz olmalıdır. Manevi kirlerden arınmadan önce maddi kirlerden de arınmak gerekir. Abdest alıp temizlenmek ve ibadet sırasında yapılan hareketler, ritüeller beden sağlığı için çok yararlıdır. Orucun vücuda sağladığı faydalar saymakla bitmez. Zekât ve sadaka vermek ise birçok yarayı sarar ve toplumsal barışa katkı sağlar.

“Öğreti”mizdeki “50 Erdem”den bir tanesi de “orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak”tır. Bu, ibadet konusunda da geçerlidir. En güzeli “nefsin” ve çevredeki tüm varlıkların hakkını vermek ve dolayısıyla orta yolu benimsemektir.

İbadet anında Tanrı ile birebir iletişim kurulduğu için artık bütün her şey geride bırakılmalıdır. Tüm benlik ile samimi bir şekilde yalnızca O’na dönülmeli, O’nun yüce huzurunda bulunulduğu asla unutulmamalı ve ibadet, huşu ile yerine getirilmelidir.

İbadet temiz olan her mekânda yapılabilir. Yatarken, otururken, yürürken, çalışırken yerine getirilebilir. Tanrı’yı anmak, O’na kalpten şükretmek, O’nun yüceliğini düşünmek hep ibadettir. Siz ailenizin rızkını helal yoldan kazanmak için çalışıyorsanız iş esnasında yaptıklarınızı Tanrı ibadetten sayar. Hatta işten gelip istirahate çekildiğinizde uykunuz bile ibadetten sayılır. Nefsinize hâkim olur, kötü düşünmez, kötü konuşmaz, gıybet etmez, hırsızlık yapmaz, yolsuzluğa bulaşmaz, haram yemez, kimseye kötü gözle bakmaz, kimseden kötü şeyler dinlemez, harama yol açabilecek şeylerden uzak durur, kimseyi incitmezseniz tertemiz yaşadığınız bütün bu süreler de ibadetten sayılır. Tanrı’nın öyle dostları vardır ki bu şekilde yaşayarak günde yirmi dört saat namaz kılmış ve yılda 365 gün altı saat oruç tutmuş sayılırlar. Onlar oruçlarını beyin dahil bütün âzâları ile tutarlar.

Belirli dinî ritüellerin dışında Tanrı’ya tam bir şekilde konsantre olunması ve tefekkür edilmesi, zikirler çekilmesi, mantralarla meşgul olunması, kutsal metinlerin okunması, yılın belli zamanlarında oruç tutulması, bazı kutsal mekânların usulüne uygun ziyaret edilmesi, fakirlere ve ihtiyaç sahibi kişilere maddi ve manevi yardım yapılması, fert veya toplum yararına çalışmak, ilim sohbetleri kurmak, ilim öğrenmeye gayret etmek, yararlı bilimsel araştırmalar yapmak, sevmek, vermek, erdemli olmaya gayret göstermek gibi Tanrı’ya yaklaştıran her türlü iyi hâl ve davranışlar, değişik ibadet şekilleridir. İyi bir kişi olmaya gayret etmek başlı başına bir ibadettir. Bu bağlamda “Öğreti”mizi öğrenmeye çalışmak da bir ibadettir. Uzaya insanlığı taşımak üzere cesur bir şekilde uzay yolculuğuna çıkan fedakâr şahısların yaptıkları işler, attıkları adımlar da ibadetten sayılır.

Kişinin nasıl dua edeceğini bilmesi de önemlidir. Hac ibadetimizi yaparken yanımızda gerçek bir din âlimi olan Kayser Hoca Efendi vardı. Tüm hazırlıklar yapılmıştı ve Beytullah’ı ilk kez görecektik. O mübarek yapıyı ilk gördüğünüz anda yapılan her duanın kabul olunacağına inanılır. Bizler hangi duayı yapacağımızı düşünürken hocamız bize dedi ki, “En güzel dua, ebedî saadetler dilemektir.” Gerçekten de bu ne müthiş bir yaklaşım ne kadar şahane bir dua… “Ebedî saadetler” yani şimdi ve hep, sonsuz ve “Sonsuz Ötesi” saadetler, nihayetinde “Yüce Yaratıcı”ya kavuşma… Bu ne büyük bir dua… Hayatımız boyunca bu duayı dilimizden düşürmemeliyiz.

Dünya hayatı bitip ebedî hayat başladığında tüm bilinçli varlıklar yaptıklarının ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının hesabını verirken Tanrı, ibadet konusu kendisiyle doğrudan ilgili olduğu için o kişiyi fazla üzmeden çabucak affedebilecektir. Fakat bir “Kusurlu Ünite”nin üzerinde diğer bir “Kusurlu Ünite”nin hakkı varsa önce onun bedeli ödettirilecek ve “Kusurlu Üniteler” tertemiz olduktan sonra Tanrı’ya kavuşacaklardır.

İbadet, zorlamayla olmaz. Olursa da o ibadetin değeri kalmaz. Onun için aile bireyleri dahil hiç kimse ibadet konusunda zorlanmamalıdır. Ancak kişilere çok kibar ve tatlı bir üslup ile telkinde bulunulabilir.

Geçmişte bazı dinlerde ibadet amacıyla insan kurban edilmiştir. Böylesi bir eylem ibadet değildir, cinayettir ve şeytani bir davranıştır. İslamiyet’te belirli hayvanlar kurban edilebilir ancak bu bile farz değil, vacip ibadetlerdendir. Zaten et, mümkün mertebe az miktarda ve olabildiğince seyrek yenmelidir. Öncelikle bitkisel proteinler ve diğer protein kaynakları tercih edilmelidir. Gelecekte etler laboratuvar ortamında üretilecektir fakat o zamana kadar mübarek hayvanları korumak ve onlara en ufak bir acı çektirmemek gerekir. Bunun için bütün tedbirler alınmalıdır. Veteriner fakülteleri diğer işlerini ikinci plana atıp tamamen bu iş üzerine odaklanmalı ve et elde edilirken hayvanlara en ufak bir acı bile çektirilmemelidir. Kasaplık yapacak kişiler ciddi bir şekilde eğitimden geçirilmeli ve kendilerine diploma alma mecburiyeti getirilmelidir. Diploması olmayan kişiler hayvana asla el sürmemelidir. “Hayvan hakları” da aynı “insan hakları” gibi çok iyi korunmalıdır. Evcil veya evcil olmayan herhangi bir hayvana zarar veren, inciten veya öldüren kişi bu suçu sanki insana karşı işlemişçesine cezalandırılmalıdır. Bu konuda gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Varlıklar kutsaldır. Etinden istifade edilen hayvanlar ise ayrıca kutsaldır. Onlara çok kibar ve anlayışlı davranmak gerekir. Doğrudan Cennet’e gidecek olan bu mübarek hayvanlar yapılan klasik yemek duasının dışında ayrıca duayı hak etmektedirler. Bu nedenle her kim et yerse, etini yediği o hayvanın Cennet’in en üst kademesine gitmesi için ayrıca dua etmelidir. Allah’ın “Sonsuz Ötesi” gücü her şeye yeter. O dilerse Cennet’in en üst kademesini kendi içinde trilyonlarca dereceye ayırır ve o mübarek hayvanı da oraya özel olarak yerleştirir.

İbadet konusunda son sözlerimiz şöyledir: Yapılan ibadetlerin hiçbir varlığa zararı dokunmaması bir yana hem ferde hem de topluma ayrıca olumlu katkıları da bulunmalıdır. Gerçek din veya öğreti odur ki; evrene barış, refah, özgürlük, mutluluk getirmeli ve peşinden giden kitlelerin hayat kalitesini bariz şekilde yükseltmelidir.

 

Ruh, Beyin, Akıl, Zekâ…

Ruh bildiğimiz fiziki ortamla kayıtlı olmayan, ölümsüz, metafizik bir varlıktır. Belirli bir süre bedenle birliktedir ve daha sonra ait olduğu yere, asli vatanına dönecektir. Ruh bizi biz yapan esas unsurdur. Beynimizin bir fonksiyonu olan bilincimiz ise ruhun evrene açılan penceresidir. Çeşitli türleriyle zekâ, beynin bir fonksiyonudur. Akıl ise ruhun fonksiyonudur.

Beyin; esas hücreleri, destek hücreleri ve diğer içeriğiyle anatomik bir yapıdır, yani maddedir. Ruh ise maddeden öte, metafizik bir ögedir. Bu ikisi arasındaki sıkı ilişki beyindeki nöronlar vasıtasıyla sağlanır. Yani nöronlar fiziki ortamla metafizik ortam arasında bir nevi köprü vazifesi görürler.

Beyin sapında bulunan retiküler formasyon, beynin serebral korteks dediğimiz kısmı ile ve diğer kısımlarla yaptığı bağlantılarıyla beyni aktif durumda tutar, kişinin uyanık ve bilinçli olmasını sağlar. Vücudun en uç noktalarından ve dış ortamdan uyarı ve bilgiler sinir lifleriyle retiküler formasyona gelir. Serebral korteks ile sıkı irtibat hâlinde olan retiküler formasyon uyanıklık ve dikkat gibi beyin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde çok önemli rol oynar ve kişiyi bilinçli tutar (ascending reticular activating system).

Beyin sapındaki çekirdekler ve beynin diğer tüm elemanları da bu yapıya eklenince ortaya muhteşem bir aygıt çıkar. Dünyadaki tüm telefon şebekelerini ve internet ağlarını birleştirseniz beynin ihtişamı yanında basit kalır. Bu harika sistem ve muhteşem ağ, vücudun en uç noktalarına kadar uzanır. Bu harika yapı tarafından üretilen bilinç, dünya hayatında ruhun evrene açılmasını sağlar. Ruh, bilinç fonksiyonunu kullanarak hem bildiğimiz maddi evrenin hem de kendisinin farkında olan bir cevherdir.

Bilinç ne büyük bir nimettir. Bir varlık için en değerli şey bilinçtir. Çünkü bir varlık ancak bilinciyle kendi varlığını ve çevresini, evreni, âlemleri algılayabilir. Bilinçsiz bir varlık için hem kendisi hem de çevresi yok hükmündedir. Yani “ben varım” diyebilmek için öncelikle bir bilinç gereklidir. Bizler bilincimizle varız. Bir insan veya varlık için en önemli şey öncelikle var olabilmektir. Var olduğumuzu ise ancak bilincimizle anlıyoruz. Varlığımız bizim için anlam kazanıyor. Öyleyse bilinç bize bahşedilen en önemli, en değerli nimettir. Akıl ise ancak fonksiyon olarak bilinçli bir ünitede ortaya çıkabilmektedir ve dolayısıyla bize bahşedilen en önemli ikinci nimettir. Akıl ile iyiyi kötüden ayırt eder, tercihler yaparız. Akıl doğruya götürür, tekâmül ettirir ve ebedî hayatı kazandırır. Akıllı insanlar dünya hayatında da nispeten daha rahat ederler. Aslında dünya hayatındaki en büyük nimet sağlıktır. Çünkü genel vücut sağlığı dünya hayatında bilincin açık kalmasını sağlar ve yitirilmesi hâlinde ileri dönemde bilinç ortadan kalkar. Bilinç ve akıl sağlığı için genel vücut sağlığının da (beyin sağlığı dahil) yerinde olması gerektiği düşünülürse, sağlık, dünya hayatında şüphesiz birinci en önemli nimettir. İşte sağlık bu derecede önemlidir. Ayrıca sağlık, mutluluğa giden yolda akıl ile birlikte en büyük rolü oynar.

Günümüzden yaklaşık bin yıl kadar önce yaşayan Firdevsî, “Doğu’nun İlyada’sı” olarak kabul edilen Şehname adlı önemli eserinde diyor ki, “Akıl, Tanrı’nın sana verdiği bütün şeylerin en iyisidir. Aklı övmek, yürünecek en iyi yoldur.”

Bilinç, ruhun evrene ve evren ötesine açılan penceresidir. Ruh sahip olduğu bilinçle hem çevresini hem de kendisini algılayabilir. Varlık âlemindeki tüm bilinçli varlıklar karşılıklı olarak birbirlerini algıladıkça harika bir anlam zenginliği ortaya çıkar. Ayrıca varlık âleminin tamamının da her an Allah tarafından kesintisiz olarak algılanması ve bunun ebediyen devam edecek olması ne şahane bir durum ne büyük bir müjdedir. Çünkü Berkeley diyor ki, “Var olmak algılanmaktır.”

İnsan, ruh ve bedenden oluşmaktadır. Bizi biz yapan esas cevher ruhtur. Fakat beden de önemli ve mübarektir. Çünkü dünya hayatında ruhu bünyesinde barındırmaktadır. Ölüm, ruhun biyolojik bedenle olan bağının kopmasıdır. Beyinde geri dönüşü olmayan değişiklikler meydana gelince artık beyin, fonksiyonlarını yapamaz olur, bilinç kapanır. O kişinin öldüğü kabul edilir. Hâlbuki ölen sadece beyindir, bedendir. Bu şekilde kişi canlılığını yitirir ve beyin ölümü gerçekleşirse, o aşamadan sonra bilinç varlığını sadece ruhta devam ettirir. Ölümsüz ruh ise ait olduğu yere, yani asli vatanına döner. Özüne kavuşur.

Döllenmiş ilk hücre teşekkül ettikten sonra bölünerek çoğalmaya başlar ve zamanla gerekli değişimler geçirilerek bir birey ortaya çıkar. Bu yapı içinde bir süre sonra “İlahi Enerji” yani ruh meydana gelir. Kutsal metinlerde sözü edilen “Tanrı’nın Üflemesi” olayı işte budur. Böylece “İlahi Enerji” yani bizi biz yapan asıl cevher olan ruh, insan organizması içinde ortaya çıkar. Teşekkül etmeye başlayan bireyin tüm özelliklerini ilk hücre aşamasından itibaren genler boyayıp şekillendirirler. Genlerin öncülüğünde hücreler planlı bir şekilde farklılaşarak beyni ve sinir sistemini oluştururlar. Ruh, işte bu sistem içinde ortaya çıkarak fonksiyonlarını icra etmeye başlar.

Beyin, sinir telleri aracılığıyla vücudun her organına ve en uç noktasına kadar uzanır ve fonksiyonlarını icra eder. Tam bir patrondur. Ancak muhteşem beyin aslında ruhun elinde bir enstrümandır. Yani patronun da patronu vardır ve o gerçek patron ruhtur. Dolayısıyla “bilinç”, “akıl”, “zekâ”, “irade” ve “nefis” sonuçta ruhun fonksiyonlarıdır. “Zihin” ise bunların birlikteliğinden oluşan çoklu bir fonksiyondur.

Ruh, beyin denen muhteşem enstrümanı kullanarak organizmanın varlığını devam ettirir, rutin işlerini yaptırır. Akıl, ruhun fonksiyonudur. Zekâ ise öncelikle beynin fonksiyonudur. Beyin ruhun elinde bir enstrüman olduğuna göre zekâ da dolaylı olarak ruhun bir fonksiyonudur.

Muhteşem bir enstrüman olan beynin, zekâ dahil pek çok fonksiyonu vardır. Beynin bir fonksiyonu olan zekânın; anlama, algılama, öğrenme, düşünme, ayırt etme, akıl yürütme, problem çözme, yargılama, mukayese etme, sonuç çıkarma, şüphelenme, hafıza, çözümleme, terkip oluşturma, öğrendiğinden yararlanma, yeni koşullara uyum, sayısal (matematik, geometri, mantık), müziksel, görsel-estetik, bedensel, doğasal, sosyal, icat etme, keşif yapma, okuma, konuşma, yazma, kurgulama, hayal kurma, sezgi, kendini bilme, iletişim kurma, azmetme, dürtülerini frenleme, başkalarının duygularını sezinleme, başkalarının duygularını anlama, duyguları paylaşabilme, kendi duygularını ve başkalarının duygularını yönlendirebilme, üç boyutlu şekillerde matematiksel işlemler yapma, şekil çizme, resim yapma, görüntüleri hafızada saklama, eşyalarını kaybetmeme, kaybedilen eşyayı bulma, metafizik düşünme, ruhsal veya dini anlayış, felsefi düşünebilme, demokratik düşünebilme, zaman mefhumunu kavrayabilme, saate bakmadan zamanı tahmin edebilme, geçmişe gidebilme, geleceği görebilme, “Sonsuz Ötesi” mefhumunu kavrayabilme, düşünerek “Sonsuz Ötesi”ne gidebilme, en – boy – yükseklik – zaman boyutlarını aynı anda düşünebilme, dört boyuta ilaveten diğer boyutları da aynı anda düşünebilme, yön tayin edebilme, yönetebilme yeteneği gibi şubeleri vardır.

Önceki paragrafta belirtildiği gibi muhayyile yani hayal etme gücü (imgelem,) zekânın bir şubesidir. Peygamberler hem akıl hem de muhayyile dilini kullanmışlardır. Ancak Allah’ın elçisi olarak daha çok muhayyile dilini kullanmalarının nedeni getirdikleri mesajı halka daha rahat, daha kolay anlatabilmek içindir. Çünkü gönderilen mesajın halk tarafından daha kolay benimsenmesi istenmiştir. Rahman ve Rahim olan Allah böyle murat etmiştir.

“Akıl” ve “zekâ” farklı şeylerdir. Zekâ beynin bir fonksiyonudur ve çok zeki bir kişi aynı zamanda akılsızca işler yapabilir. İleri derecede zeki bir kişi çok yararlı buluşlar yapabileceği gibi yeterince akıllı değilse maalesef banka da soyabilir, insanların hesaplarını da boşaltabilir, atom bombası da üretebilir. Fakat akıllı insan ortaya koyduğu eylemlerde hem kendisinin hem de çevresinin yararını gözetir. Akıllı insan, beynin bir fonksiyonu olan zekâyı kullanarak kitle imha silahları üretmez. Çevresindeki varlıkları da korur, onlara zarar vermez. Zeki insan ateist olabilir ama akıllı insan ateist olmaz. Aklını rehber edinmiş kişi er veya geç Tanrı’yı bulur.

Ruh, beynin bir fonksiyonu olan bilinç aracılığıyla çevreyi algılar. Ruh aynı zamanda kendinin de farkında olan bir cevherdir. Onun özünde iyilik vardır. Hatta o derece iyilik vardır ki bazen kişi kendisini sıkıntıya sokacağını bildiği hâlde bir iyiliği yapmaktan vazgeçmez.

Akıl, ruhun bir fonksiyonu olup iyiyi-güzeli-doğruyu arama, adalet duygusu, ahlak, vicdan, sevgi, kalp gözü, sağduyu, iman gibi pek çok şubelere sahiptir. Ayrıca aklın; iyiyi kötüden ayırt etme, menfaatini bilme ve tedbir alma gibi yetenekleri vardır.

Nefis de ruhun bir fonksiyonudur ve yemek – içmek, iyi giyinmek, çok iyi evlerde oturmayı arzulamak, zengin olmayı istemek, iyi araca binmek, her şeyin en iyisine sahip olmayı arzulamak, açgözlülük yapmak, oburluk etmek, kıskanmak, aşırı rahatlık istemek, tembellik etmek, öfkelenmek, öfkesini dışarı vurmak, gezmek, eğlenmek, kendini beğenmek, meşhur olmayı arzulamak, övülmek, alkışlanmak, öne çıkma arzusu, baş olmayı-emretmeyi istemek, ilmini ve zenginliğini gösterme arzusu, çok konuşma isteği, güzel konuştuğunu gösterme arzusu, şehevi arzular, keyif yapmak, haz almak, tatmin olmak, gönlünü hoş etmek, sevilmeyi istemek, huzuru yakalamak, mutlu olmak, acı çekmekten kaçmak gibi şubeleri vardır. Nefsin istekleri meşru, helal ve etik yollardan karşılanmalıdır. Bu nedenle nefsini aklının emrine veren kişi; iyiye, güzele, doğruya yelken açmış; kurtuluşa ermiş ve gerçek özgürlüğe kavuşmuştur. O, huzuru yakalamış yüce bir varlıktır. Ahirette de onun yeri Cennet’tir. Cennet nimetleri ise saymakla bitmez.

Nefis, ayrıca “Büyük Oyun”u en fazla renklendiren ve yaşama boyut katan şeydir. Çünkü ömür boyu yapılan eylemler sonuçta hep bazı duygulara dönüşür. Eylemleri neticesinde kişi acı da çekse mutlu da olsa bütün duyguların yaşandığı yer nefistir. İşte nefis, kişiyi kişi yapan ruhun böylesine önemli bir fonksiyonudur.

Akıl, zekâya göre daha kapsamlıdır. Çünkü içinde zekânın şubelerinden olan düşünme, anlama, idrak etme (algılama) gibi yeteneklere ilaveten iyiyi kötüden ayırt etme, menfaatini bilme ve tedbir alma gibi yetenekler de vardır.

Sevgi, aklın bir şubesidir. Akıllı kişi sever, sevmesini bilir. İnsan aynı zamanda nefse sahip olduğundan dolayı sevilmeyi de ister. Sevmek ve sevilmek güzel şeylerdir. Bunlar sevgiyi çoğaltır. Sevginin çoğalması, Allah’ın hoşuna gider.

Vicdan da aklın bir şubesidir. İyi ve kötüyü ayırt etme konusunda en önemli yardımcıdır. Ayrıca Allah tarafından gönderilmiş vazifeli elçiler ve kutsal metinler de bu konuda yol göstericidir. Yine de iyiyi kötüden ayırt etme noktasında şüphede kalıyorsanız zihninizi kullanarak o olay veya durumun yaygınlaştığını, evrenselleştiğini düşünün. Bir de olaya bu şekilde bakın. Doğruya ulaşmanız daha kolay olacaktır.

Gönül, nefsin bir şubesidir. Sevgi ve diğer duyguların yaşandığı yerdir. Gönül konusunda çok dikkatli olmak ve hiç kimsenin gönlünü kırmamak gerekir. “Öğreti”yi benimsemiş bir kişi asla hiç kimsenin gönlünü kırmaz.

Zihin, beynin şahane, çoklu bir fonksiyonudur. Gerçek patron ruh olduğu için, zihin dolayısıyla ruhun da çoklu bir fonksiyonudur. Zihin fonksiyon görüyorken bilince; akıl ve çeşitli türleriyle zekâ eklemlenmiş konumdadır. Zihinsel işlevden söz ediyorsak öncelikle bilinç açık demektir. Bu esnada bilinç ile birlikte akıl ve anlama, algılama, öğrenme, düşünme, hafıza, matematiksel işlemler yapma gibi daha pek çok zekâ bölümleri aynı anda faaliyettedir. Bazen bunların arasına nefis ve irade de katılır. Zihnin faaliyetleri esnasında yine muhteşem bir enstrüman olan beyin devrededir.

Ruh, evreni oluşturan esas kaynaktan, tek kaynaktan (Ana Ünite’den) geldiği için çevreyi ikilikçi (dualistik) değil, tekil olarak algılama ve değerlendirme eğilimindedir. Çevresindeki çeşitli koşullanmalar buna engel olmaya çalışsa da ruh olgunlaşıp kemale erdikçe birlik bilincine yaklaşır. Bilgelik dediğimiz süreç de aslında böyle bir yolculuğun adıdır.

Bilinç, akıl, nefis ve irade ruhun fonksiyonlarıdır. “Ruh”, irade fonksiyonunu kullanarak nefsini aklının emrine verebilirse büyük oranda kurtuluşa ermiş demektir. “Akıl” ise iyiye, güzele, doğruya, hakikate götürür. Üstelik akıl nefsin de hakkını verir. Nefsini aklının emrine vermiş olan ruhlar daha da güçlenmiş, olgunlaşmış ruhlardır.

Beynin bir fonksiyonu olan zekâ; akla da nefse de iradeye de hizmet edebilir. Patron yine ruhtur. Burada irade devreye girerek nefsi dizginlemeli ve onu aklın emrine vermelidir. Bu esnada zekâ, irade ve akla yardımcı olmalıdır.

Şeytan, görevi gereği dışarıdan kötü telkinlerde bulunur ve kişiye çok çeşitli vesveseler verir. Nefis bu telkinlere uymak ister. Ancak akıl devreye girer ve iradeyle birlikte kötü eylemi engeller. Beyin ve onun yönetimindeki beden sadece şahane bir enstrümandır, araçtır. Akla da nefse de hizmet edebilir. Beyin çevreden gelen telkinleri alır, değerlendirir, karar hâline getirir ve uygular. Beyin, aklın emrinde çok iyi şeyler yapabileceği gibi, şeytanın telkinleri ve nefsin etkisiyle çok kötü şeyler de yapabilir. İnsanoğlu iyilikte olduğu gibi kötülükte de adeta sınır tanımayan bir varlıktır.

Haz ve tatmin arayışlarının, arzuların, hırsların sonu yoktur. Huzuru ve mutluluğu yakalamak istiyorsanız nefsinizi aklınızın emrine vereceksiniz. Yani dizginler nefsinizin elinde değil, aklınızın elinde olacak. Patron nefis değil, akıl olacak. Böylece siz de huzuru ve mutluluğu yakalayacaksınız.

Kişi, aklını kullanarak kendisine verilen “Kısmî İrade” ile tercihlerini iyiden, doğrudan ve güzelden yana yapmalıdır. Nefsini meşru, helal ve etik yollardan tatmin etmelidir.

Zekâ beynin bir fonksiyonu olduğundan çok zeki, özel bir beynin yapabileceği iyilikler de kötülükler de çok ileri boyutlarda olabilir. Bu nedenle “eğitim, eğitim, eğitim” diyoruz. Bir enstrüman olan beynin iyiliğe programlanmasının hayati önemi vardır. İnsanlar etkin bir eğitimle sevmeye, vermeye ve erdemli olmaya programlanabilirler. Beyin o kadar güçlüdür ki, aklın rehberliğinde duygulara bile yön verebilir. Hatta “Tekâmül Basamakları” içerisinde yükselmiş üstün şahsiyetler en güçlü duygulardan biri olan ve insanın vücut kimyasını değiştiren “aşk” konusunda dahi kontrolü elden bırakmazlar. Âdeta duygularına hükmederler.

Tekâmül Basamakları” içerisinde yükseldikçe kişi, kusurlarından arınır; o kimsenin nefsi olgunlaşır ve tertemiz olur. Tertemiz oldukça Tanrı’ya daha da yaklaşır ve O’na benzer.

Ne mutlu nefsini aklının emrine verenlere…

 

Alkol, Uyuşturucu ve Öfke Neden Çok Kötüdür?

Ruh, bilinçle beraberken kendinin de farkında olan bir cevherdir ve muhteşem beyin dahi onun elinde bir enstrümandır. Ruh, beyni kullanarak bilinç penceresinden evreni izler ve dilerse çevreyle iletişime geçer. Akıl zaten ruhun bir fonksiyonudur.

Ruh bu dünyadaki fonksiyonlarını icra edebilmek için öncelikle bilinç ve akıl ikilisine ihtiyaç duyar. Zekâ ise doğrudan muhteşem beynin fonksiyonu olup organizmanın ihtiyaçları için vardır.

Bilinç olmayınca ruhun varlığından söz etmek anlamsızdır. Çünkü kişi kendinin, kendi özünün farkında değildir. Hastanede bir makineye bağlı hâlde bilinçsizce seneler boyu bitki gibi yaşayan hastalar vardır. Bunlarda bilinç tam kapalı olduğu için akıl ve zekâya ait bir fonksiyon da görülemez. Ruh, yani bizi biz yapan “öz” bu durumda devre dışı kalmıştır. Onlar olmayınca kişi bu hâle düşüyor, âdeta yok oluyorsa, bu demektir ki “bilinç” ve “akıl” bize verilen “en değerli nimetler”dir. Alkol ve uyuşturucu alınınca bilinç ve akıl devre dışı kalmaktadır. Yani kişi, kendisine verilen en önemli nimetlere karşı o anda adeta bir ihanet içerisinde bulunmaktadır. Üstelik bu esnada her türlü kötülüğü yapabilir, çevresindekilere her türlü zararı verebilir.

Cinayetlerin, kavgaların, aile içi şiddetin, ırza tecavüzlerin, trafik kazalarının ve daha pek çok kötülüklerin ortaya çıkmasında alkolün rolü büyüktür. İntihar olaylarına da alkol alanlarda daha sık rastlanmaktadır.

Öfke” anında da insanın aklı başından gider, kişi şuursuzca hareket edebilir. Öfkelenince kontrolünü kaybeden kimse, cinayet bile işleyebilir. Bu nedenle “50 Erdem”in içinde bulunan iyi huylu olmak, affedici olmak, hoşgörülü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sabırlı olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, irade sahibi olmak gibi erdemler ayrıca önem kazanmaktadır.

Alkol, uyuşturucu ve öfkenin vücut sağlına verdiği zararlar saymakla bitmez. Ayrıca alkol ve uyuşturucu kullanan da öfkelenen de o esnada kendisine verilen en değerli nimetlerden mahrum pozisyonda bulunmaktadır. Çünkü bilinci ve aklı o anda devre dışı kalmaktadır. Oysaki özellikle “akıl” insanı hem bu dünyada hem de ebedî hayatta mutluluğa götürecek en önemli araçtır. İnsan kendisini bu araçtan bilerek nasıl mahrum bırakabilir?

Bu yüzden büyük fikir insanı, düşünür Bertrand Russell aklını her an uyanık tutabilmek için hiçbir zaman içki içmemiştir. Zaten kendisi gayet enerjik bir yaşam sürmüş ve 98 yaşında vefat etmiştir. “Allah rahmet eylesin.”

Ebedi hayata göç etmiş olan bir kişi hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursa olsun, ona “Toprağı bol olsun” demek yerine “Allah rahmet eylesin” demeliyiz. Doğrusu budur. Allah’ın “Sonsuz Ötesi” rahmeti herkesi kucaklar ve herkese yeter.

 

Kendiniz Olun

Önce kendiniz olun. Kendi kişiliğiniz, kendi orijinal görüşleriniz olsun. Karşınızda konuşan kişiyi iyi dinleyin. Onu anlamaya çalışın. Söylediği şeyleri aklınızın süzgecinden geçirin. Faydalı olanları süzüp alın, diğerlerini atın. Hep almakla kalmayın, ayrıca siz de orijinal fikirler üretin.

Size söylenen her şeyi muhakeme edin. Hiç kimsenin peşinden körü körüne gitmeyin. Kendi kişisel merceğinizi geliştirin ve fikirlere, olaylara öyle yaklaşın.

İnsanoğlu doğal olarak tüm evreni, varlıkları, şahısları, olayları, fikirleri ve sanat eserlerini kendi kişisel merceğinden bakarak algılar. Merceğin içeriğinde kişinin şahsiyeti, aldığı eğitim, zekâ seviyesi, aklının gücü, kültürel seviyesi, estetik hassasiyeti, kısacası tüm birikimi vardır. Dünyada yaklaşık olarak sekiz milyar insan varsa, sekiz milyar da mercek vardır. Dolayısıyla hemen her konuda sekiz milyar anlayış ve görüş ortaya çıkar. Birbirine yakın görüşler, fikirler, inanışlar aynı payda altında toplanır ve böylece belirli fikir, sanat, ideoloji, öğreti ve inanç kümeleri oluşur. Bunların her birisinde çok ince ayrıntılara girer, kişisel temellere kadar inersek her konuda yaklaşık sekiz milyar adet olduklarını görürüz. Lisanımızı kullanarak her birini tüm yönleriyle ayrı ayrı ifade edebilmemiz imkânsıza yakındır. Lisan hem hız hem de kapsam olarak daima düşüncenin peşinden gider. Muhteşem beynin düşünme fonksiyonu daha hızlıdır.

İnsan bazen merceğini kendi iç dünyasına doğru da yöneltmeli, içeriye doğru yolculuklar yapmalı ve kendisini tanımaya çalışmalıdır. Aynaya bakmalı, kendisiyle yüzleşmeli ve “Tekâmül Basamakları” içerisinde ne konumda olduğunu sorgulamalıdır.

Kişinin kendisine karşı dürüst olması çok zordur. Bu, ağır bir yüktür. Ama insan yine de hakikatin peşinde koşmalı, onu aramalıdır. Harvard Üniversitesinin düsturu (motto) olan şu söz çok hoşuma gider: “Let Plato be your friend, and Aristotle; but more let your friend be truth.” yani “İzin ver senin arkadaşın Platon olsun, Aristo olsun; fakat daha çok izin ver ki hakikat olsun.”

Ne mutlu hakikati arayanlara…

 

Vicdan ve Adalet Duygusu

Vicdan insanın içine yerleştirilmiş çok önemli bir duygudur. Aklın şubelerindendir. İnsan bir suç işlediğinde veya adaletsiz şekilde davrandığında bunu hiç kimse bilmese bile kendi vicdanı bilir ve o kişinin peşini ömür boyu bırakmaz. Vicdan yükü, yüklerin en ağırıdır. Zaten sonunda adalet hep tecelli eder.

Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” isimli romanında da Edgar Allan Poe’nun “Geveze Yürek” adlı hikâyesinde de bunu görürüz. Vicdan kişinin içindeki en güçlü polistir, onu sürekli takip eder ve evrensel değerlerden olan adalet er veya geç yerini bulur. Onun için mümkün mertebe suç işlememek gerekir. Eğer istemeyerek de olsa bir suç işlendiyse adaletten kaçmamalı, tam tersine adaletin bir an önce tecelli etmesi için gayret gösterilmelidir. “Geciken adalet, gerçek adalet değildir.”

Kişinin suçunu itiraf etmesi ve sessizce kabullenmesi en soylu davranışlardan birisidir. Âdil bir şekilde çekilen ceza çekenin şerefini arttırır ve onu olgunlaştırır.

Akıllı insan, maddi veya manevi tüm borçlarını bu dünyadayken öder ve ebedî hayata sırtında yük olmaksızın gitmeye çalışır.

Adaletin tecelli etmesi çok iyidir. Ancak en iyisi de bağışlamaktır. Zaten insanlar birbirini yeterince sevseler ortada ne suç ne suçlu ne adliye ne de ceza kalır.

Ne mutlu affetmeyi bilenlere…

 

Bilgelerin Buluşması

Bir “Oğuz Bilgesi” olan Dede Korkut, işlerin yoluna girmesi için Allah’ın adının anılmasını tavsiye ediyor. Bitlis doğumlu bir “İslam Düşünürü” olan Bediüzzaman Said Nursi de “Bismillah, her hayrın başıdır.” diyor. Böylece iki bilge bir ortak noktada buluşuyorlar.

Bu şekilde Türk ve Kürt kökenli bilgeler bir ortak paydada buluşabiliyorsa, bütün insanlar da pekâlâ “insanlık ortak paydası” altında buluşabilirler. Aynı şekilde tüm bilinçli varlıkların bir “Öğreti” altında toplanmaları Allah’ın hoşuna gider. Onun için “Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun, gelin!” diyoruz. Ortak bir şemsiye altında toplanmak ve dayanışma içine girmek uzun vadede herkesin yararınadır.

Zaten bütün peygamberler de birliği, beraberliği ve dayanışmayı önermişlerdir. Allah’ın adının altında toplanılmasını, O’nun tespih edilmesini, zikredilmesini tavsiye etmişlerdir. Allah’ı zikredenler, dilinden düşürmeyenler mutlu olurlar ve “Tekâmül Basamakları” içerisinde daha kolay yükselirler.

Birlik ve beraberlik içinde nice mutlu yarınlara…

 

Bilgelerin Peşinden Gidilmelidir

Hintli bilge Beydebâ’nın eseri “Kelile ve Dimne”de erdemli kişilerle arkadaşlık yapılması önerilir. Bu öneri gerçekten de çok değerlidir. Çünkü erdemli kişilerle arkadaşlık etmenin pek çok yararı vardır. Erdemli kişinin yanında bulunan insan ondan hiçbir maddi kazanç elde etmese bile çeşitli erdemler kazanmaya başlar. Böylece erdemler gittikçe çoğalır ve yayılır. Toplumda erdemli olanların sayısı giderek artar. Bu da toplumdaki genel kaliteyi yükseltir. Bilgelerin sayısı artar. Bilgelerin çok olduğu bir toplum ise adeta kanatlanıp uçar.

Bilge kişinin sözünü dinleyip onun peşinden gidenler kârlı çıkarlar. Aksi yönde hareket edenler ise zarar görebilirler. Bu nedenle Beydebâ, eserinin bir yerinde, “Ulunun sözünü dinlemeyen ulur.” diyor. Ne kadar ibret dolu bir söz!

 

Kalıcı Bir Barış
Nasıl Sağlanır?

Bir ülkede veya coğrafyada savaş, iç savaş, üstü örtülü savaş, çatışma, gerginlik, anlaşmazlık veya soğuk savaş varsa mutlaka kalıcı barışın yolları aranmalıdır. Küresel boyuttaki benzer olaylar için de aynı şey geçerlidir.

Kalıcı barışı sağlamak için karmaşık ve detaylı formüller aramaya gerek yoktur. Çünkü çözüm hemen önünüzde, çok sade ve basit bir formülün içinde bulunmaktadır: “Sevin, verin ve erdemli olun.”

Barış istiyorsanız; hangi dinden, mezhepten, felsefi görüşten, ırktan veya varlık formundan olursanız olun, önce birbirinizi seveceksiniz, sevmeye çalışacaksınız.

Sonra karşılıklı fedakârlık yapıp vereceksiniz. Sadece tek taraf değil, tüm taraflar özveride bulunup verecekler. Farz edelim ki anlaşmazlık devlet ile silahlı bir grup arasında ise, devlet evrensel normları göz önünde bulundurarak temel hak ve özgürlükleri tam olarak sağlayacak, silahlı grup da silahlarını kalıcı olarak bırakıp istiyorsa siyasete girecek. Silahlı grup özveride bulunup dağdan geldiği zaman şahsi menfaatlerinin ne durumda olacağını çok düşünüp ince hesaplar yapmayacak. Devlet ise siyasete katılımı kolaylaştıracak, bütün seçim barajlarını ve siyasetin önündeki engelleri kaldıracak. Taraflar arasındaki diğer tüm anlaşmazlık konuları da bu şekilde karşılıklı güven duygusu ile fedakârlık yapılarak çözülecek.

Nihayet sürece katılan tüm aktörler erdemli olacaklar. Erdemli olmak kavramının içerisinde “50 Erdem”den birisi olan “empati yapabilmek” de vardır. Öyleyse taraflar attıkları her adımda karşı tarafı da en az kendileri kadar düşünecekler. Yine “50 Erdem”in içerisinde “âdil olmak” vardır, öyleyse adaletli davranacaklar. Ayrıca “50 Erdem”in içerisinde “iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, doğru sözlü olmak, dürüst olmak, affedici olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek” gibi barış görüşmelerinde çok işe yarayacak erdemler de vardır. Öyleyse süreçte rol alan herkes dürüst davranacak, verdiği sözleri tutacak ve güven telkin edecek. Bir gün şöyle, bir gün böyle konuşmayacak. İrade sahibi bir duruş gösterecek ve ilkeli olacak. Merhametli, hoşgörülü, anlayışlı ve saygılı bir tutum takınacak. “Âdil” ve kalıcı bir barış bu şekilde sağlanabilir.

Evrensel bir değer olan “Sevin, verin ve erdemli olun!” formülü yalnızca gezegenimizde değil uzayın diğer yerlerinde, hatta insan formunun dışındaki diğer varlıklar arasında çıkabilecek çatışma ve anlaşmazlıklarda da geçerlidir. Diyelim ki gelecekte Samanyolu Galaksisi ve Andromeda Galaksisi arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı, çözüm yine bu formüldedir. Hatta galaksi grupları veya galaksi süperkümeleri arasında bir anlaşmazlık görülse, çözüm yine bu evrensel formülde yatmaktadır.

Yalnızca uzaydaki çeşitli sistemler ve galaksiler gibi makro planda değil, mikro planda görülen anlaşmazlıklar veya şahıslar arasındaki çatışmalar da bu formül ile çözülebilir. Arkadaşınızla aranızdaki, ailenizin içindeki veya komşunuzla sizi ilgilendiren probleminizi de bu formül ile çözebilirsiniz. “Evrensel Öğreti” her yerde geçerlidir.

Kalıcı, adil bir barış istiyorsanız izlenecek yol çok sade ve basittir: Sevin, verin ve erdemli olun.

 

Pirus Zaferi

Tarihte meşhur bir “Pirus Zaferi” vardır. Kral Pirus, Roma’ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak ister. Savaşı kazanır fakat fillerle desteklediği güçlü ordusu âdeta yok olur. Kral Pirus yıkıcı kayıplar uğruna savaşı kazanmıştır, ancak kendisini de neredeyse bitirmiştir. Savaşın sonunda çok üzgün olarak “Tanrım, bana bir daha böyle bir zafer nasip etme!” diye dua etmiştir.

Pirus Zaferi”nden çıkarılacak pek çok dersler vardır. Ancak en önemlisi, insanların “50 Erdem”in içinde yer alan “nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, kanaatkâr olmak, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, güçsüzleri korumak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek” gibi erdemlere sahip olarak hiç savaş yapmamalarıdır. Savaşı akıllarının ucundan dahi geçirmemeleridir.

“Akıllı insan”, barışçı olur. Neyi bölüşemiyoruz ki? Akıllıca kullanırsak ve paylaşmasını bilirsek dünyanın toprakları da kaynakları da hepimize yeter.

Selam olsun sonuna kadar barışın peşinden koşanlara…

 

Kartaca’nın Sonu

Tarihte Romalılar ile Kartacalılar arasındaki savaşlar belirli dönemler şeklinde ve bir hayli uzun sürmüştür. Son olarak Roma ordusu Kartaca’ya girince Kartacalılar asker-sivil demeyip ellerine silah alarak güçlü Roma ordusuna karşı şehirlerini destansı bir mücadele ile kahramanca savunmuşlardır. Semt semt, sokak sokak süren savaş, sonunda Roma ordusu tarafından kazanılmıştır. Ancak sadece savaş kazanılmakla kalınmamış, 50 bin Kartacalı satılmak üzere esir alınmış, şehir yerle bir edilmiştir. Ayrıca bununla da yetinilmeyip şehrin bir daha aynı mekânda kurulmaması için toprağına tuz döküldüğü söylenir.

İnsanoğlu hem iyilik hem de kötülükte çok uç noktalara kadar gidebilmektedir. Henüz geçen yüzyılda iki dünya savaşı yapıldı. Soykırımlar, katliamlar, sürgünler yaşandı. On milyonlarca insan öldürüldü. Günümüzde bile bazı diktatörler iktidar uğruna yüz binlerce insanı acımasızca öldürebilmektedirler. Öyleyse sevmek, vermek ve erdemli olmanın tam zamanıdır. Eğer insanlar “Öğreti”de bulunan “50 Erdem”e sahip olsalardı, birbirlerine kıyarlar mıydı? Bir şehri yerle bir ettikten sonra toprağına tuz dökerler miydi? Birbirleriyle dünya savaşları yapıp insanları böylesine öldürürler miydi?

Ey İnsanlar ve tüm bilinçli varlıklar! Sevin, verin ve erdemli olun! Olun ki “Yüce Yaratıcı” da sizlerden razı olsun…

 

Silahlara Veda Edilmelidir

Kendisi de bizzat savaşlara katılmış olan Ernest Hemingway “Silahlara Veda” adlı romanında savaşın en kötü şey olduğunu vurguladıktan sonra “İnsanlar, savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayıp da bunu durdurmak için bir şey yapamayacaklarını anlayınca çıldırıyorlar.” diyor.

Thomas Mann da “Büyülü Dağ” isimli eserinde öyle savaş sahneleri anlatıyor ki insanın tüyleri diken diken oluyor. Kitabın sonunda da yazar, okuyucusuna şu soruyu soruyor: “Dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşamda gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?”

Biz de cevaben diyoruz ki: Elbette doğar. Hangi karanlık gecenin sabahında gün doğmadı ki? Hangi toprağa sevgi tohumları ekildi de oradan sevgi ve barış fışkırmadı ki? İnsanlık yavaşça da olsa daima iyiye doğru gitmektedir. İnsanlar akıllarını kullanarak “Silahlara veda ediyoruz!” diyecekler. Problemlerini savaşarak değil konuşarak çözecekler. Bir daha silaha el sürmeyecekler. Sevecekler, verecekler ve erdemli olacaklar. Diğer insanları da en az kendileri kadar düşünecekler. Barışa ve ebedî mutluluğa bu şekilde uzanacaklar.

Bugün dünyada çılgınca bir silahlanma yarışı var. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde yapılan askerî harcamaların toplamı, insani yardım için gereken tutardan yüz otuz kat daha fazla. Yine yapılan hesaplara göre, bir yılda dünyanın silahlanmaya harcadığı paranın kırkta biri ile, dünyadaki açlık problemini çözmek mümkün.

Ey insanoğlu! Bu tablo karşısında aynaya bakarak “Ben böyle ne yapıyorum?” diye acilen kendini sorgulaman gerekmiyor mu? Silaha harcadığın paraları insani yardım, eğitim, bilim ve sağlığa yönlendirirsen bambaşka bir dünya kurulur. Yoksulluk ve cehalet ortadan kalkar. Dünyada bir tek aç insan kalmaz.

Ne mutlu, savaş çığlıkları atılırken bile sürekli “barış, barış, barış” diyenlere ve bütün insanları kardeş bilerek onların elinden tutanlara…

 

En Büyük Zafer Hangisidir?

Çinli düşünür Sun Tzu binlerce yıl önce diyor ki: “En iyisi, savaşmadan baş eğdirmektir.” Bu, üzerinde durulması gereken bir fikirdir.

Gerçekten de en iyi zafer, savaş yapmadan kazanılan zaferdir. Öyleyse silahlar ateşlenmeden önce çok iyi düşünülmeli ve karşı tarafa isteklerin savaş yapılmaksızın da kabul ettirilebileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Savaş; acı, gözyaşı ve yıkım demektir. Akıllıca ve iyi niyetli olarak hareket edilirse bir mutabakata mutlaka ulaşılabilir. Aslında barışa giden yolu bilgece düşünerek bulmak ve hiç kimseye zorla baş eğdirmeden bütün tarafları mutlu eden bir barış yapmak en büyük zaferdir.

En büyük zafer; ülkeleri, toprakları, hatta uzaydaki hedefleri değil kalpleri fethedebilmektir.

 

İyi İnsan Tolstoy

Rus Büyükelçisi’nin terör örgütü bağlantılı bir kişi tarafından arkadan vurularak öldürülmesi ne kadar yüz kızartıcı ve kabul edilemez bir cinayetse, Rus devletinin Halep’teki sivil halkı uçaklarla bombalayıp genç-ihtiyar, çoluk-çocuk demeden öldürmesi ve böylece on binlerce masum “insan”ı katletmesi de en az o derecede yüz kızartıcı ve kabul edilemez bir cinayettir.

Cinayeti bir şahıs işleyebileceği gibi aile, grup, örgüt, gizli örgüt, terör örgütü, devlet, paralel devlet veya derin devlet de işlemiş olabilir. Bu onun bir cinayet olduğu gerçeğini değiştirmez. Cinayet cinayettir. Kesinlikle kabul edilemez bir eylemdir.

Hiçbir terör eylemi de onaylanamaz. Ankara, İstanbul, New York, Londra, Moskova, Berlin, Paris, Nice, Pekin, Tokyo, Seul, Roma, Madrid, Oslo, Ottawa, Sao Paulo, Sydney, Atina, Tahran, Tel Aviv, Gazze, Beyrut, Bağdat, Riyad, Kahire, Beslan, Bombay, Kabil, Karaçi, Bali, Cape Town, Casablanca, Gamboru Ngala, Mombasa, Nairobi veya dünyanın başka neresinde olursa olsun, kime karşı yapılırsa yapılsın, kim yaparsa yapsın hiç fark etmez. Terör terördür. Asla kabul edilemez.

Devletlerin işlediği “cinayetler” de kabul edilemez. Hatta devlet kavramı ile “cinayet, işkence, zulüm” gibi kelimelerin yan yana gelmesi bile düşünülemez. Çünkü “Öğreti”ye göre devletler; insanları, çevreyi ve diğer varlıkları koruyup gözetmek, adaleti dağıtmak, refahı sağlamak, mutluluğu kolaylaştırmak ve isteyenlere “ölümsüzlüğün önünü açmakla” görevli teknik aygıtlardır. Oysa cinayet ve işkence birer insanlık suçudur.

Günümüzdeki devletlerin istihbarat servisleri de ayrı birer problemdir. Bunların çoğu sadece kendi ülkelerini korumakla ilgili faaliyetlerle yetinmiyorlar, başka ülkelere de giderek oralardaki stabilizasyonu bozuyorlar, savaşlar ve karışıklıklar çıkartıyorlar, cinayetler işliyorlar. Bu tür faaliyetlerin hepsi yüz kızartıcıdır. Bunlar mevcut güçlerini aslında savaşların önlenmesi ve barışın, kardeşliğin temini doğrultusunda kullanmalıdırlar.

Şu anda dünyayı birkaç kez ortadan kaldırabilecek miktarda nükleer silah varken önemli devlet liderlerinin çıkıp hâlen nükleer füzeler üretmekten söz etmeleri anlaşılabilir gibi değildir. Bu liderlere acıyoruz. Silahlanma için harcanan paraların yarısı açlığı, sefaleti ve cehaleti ortadan kaldırmak için harcansa yeryüzü Cennet’e döner.

Savaşmak ve öldürmek doğru çözüm yolu değildir. Masum insanların üzerine bomba yağdırmak ise hiç değildir. Kesin ve doğru çözüm istiyorsanız siz de “İyi İnsan Tolstoy” gibi sevin, verin ve erdemli olun.

Tolstoy çok büyük bir yazar ve iyi bir insandı. Geniş boyutlarda düşünebilen, kaliteli beyne sahipti. Ömrü hep arayış içinde geçti. Yaşamı boyunca daima sevgiden, barıştan ve kardeşlikten yana tavır koydu. İnsanlara, kendilerine kötü söz söylendiğinde karşılık olarak iyi sözlerle cevap vermeyi tavsiye etti.

İnsan öldürmenin çok kötü bir şey olduğunu vurguladı. “Kötü bir insanı öldürünce kötülüğü de yok ettiğini sanırsın, sonra bir bakarsın ki yok ettiğini sandığın kötülükten daha da kötüsü senin içinde büyüyor.” sözü Tolstoy’a aittir.

O büyük insan benim doğumumdan kırk altı yıl önce maalesef bu dünyayı terk etmişti. Dolayısıyla “Öğreti” ile tanışma şansı olmadı. Ama bundan sonra gelecek olan nesiller çok şanslı. Çünkü Tolstoy gibi bunalıma kadar götüren bir arayışın içinde olmayacaklar. Doğdukları gün “Öğreti”yi kucaklarında hazır bulacaklar. Ayrıca böyle bir “Öğreti”yi tanımış olarak büyüyecekleri için, rahata ermiş ve tatmin olmuş zihinleriyle; müreffeh, barışçı, özgür ve mutlu bir dünyayı daha kolay kuracaklar.

Tolstoy cömertti ve hep verdi. Fakirleri koruyup gözetti. Mükemmel insan olmaya çalıştı. Hatta öylesine verdi ki, en sonunda topraklarını dahi köylülere verecekken ailesi karşı çıktığı için bunu başaramadı.

İnsanlar arasında değişik dinlere ve mezheplere mensup Tolstoy gibi öyle kişiler vardır ki Allah onları sever. Allah dileseydi zaten bütün insanları tek din altında toplayabilirdi.

Büyük insan, dev yazar ve üstün şahsiyet Tolstoy’a Allah’tan rahmet diliyorum. Allah; sevenleri, verenleri ve erdemli olanları çok sever…

“Barışçı Tolstoy”dan binlerce yıl önce yaşamış olan Homeros’un yazdığı büyük eser İlyada, aslında bir savaş destanıdır. Buna rağmen eserin birçok yerinde savaş ve savaşçılar kötü sözlerle anılmaktadır. “Hep kavga, dövüş, savaş işin gücün!” denilerek savaşı seven kişiler horlanmaktadır.

Görüyoruz ki, bin yıllar ötesinden akıp gelen ünlü bir savaş destanında bile savaş yerilmekte ve savaşın çok kötü olduğu vurgulanmaktadır. İnsanlığın ortak bilinci ve sağduyusu, binlerce yıl önce de savaşın kötü olduğu gerçeğini haykırmaktadır.

Homeros savaşı tanımlarken kötü, uğursuz, öldürücü, korkunç ve gözyaşı döktüren gibi nitelemelerde bulunmaktadır. Savaşan askerler bile savaşı bu sıfatlarla anmaktadırlar. Bir savaş destanında savaşın bu şekilde kötülenmesi ayrıca önem taşır.

İnsanlar tarih boyunca savaşlar yaparken, yakıp yıkarken, cenk ederken ve kan dökerken aslında bilinçaltlarında hep barışa özlem duymuşlardır. Bir savaş destanı olan İlyada’da savaşın kötülenmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.

İnsanlık tarihi göstermiştir ki, koskoca savaşları başlatmak için küçük bir kıvılcım yetmektedir. Ancak sonrasında barışı yakalamanın bedeli çok ağır olmaktadır. Kaybedilmiş bir canı kim geri getirebilir? Tek bir “insan” bile yeryüzündeki bütün malın, mülkün, holdinglerin, petrolün, madenlerin, mücevherlerin ve toprakların tamamından daha değerlidir. Bu nedenle en iyisi savaşı hiç başlatmamaktır.

Günlük mücadele ve koşuşturmalar içerisinde siz fark etmeseniz de uzun vadede insanlık yavaş bir şekilde tekâmül etmekte, iyiye doğru gitmektedir. Gelinen aşamada devletleri yönetenlerin söylemleri birbirlerine karşı çok sert ve kırıcı olsa bile karşılıklı uluslar ve halklar barış içinde, dostça, kardeşçe yaşamaya gayret göstermelidirler. Geleceğin “İdeal Toplum”unda zaten bu tür problemler çok gerilerde kalacak ve insanlar barış, refah, özgürlük içinde adeta yeryüzünde Cennet’i yaşayacaklardır.

O aşamada, “Öğreti”nin aydınlattığı yolda çok mesafeler kat etmiş durumdaki insanlık bilimin rehberliğinde “Ölümsüzlük Merkezleri” kuracaktır. Böylece her nefis ölümü tadarken bazı nefisler ölümü milyarlarca yıl sonra tadabilecektir. Yeter ki insanlar akıllı olmayı bilsinler, barış içinde yaşasınlar.

Ne mutlu hep barışın peşinde koşanlara…

Kılıçlara karşı kalemleri ve çiçekleri öne sürerek daima barışı savunanlara…

Selam olsun onlara…

 

Çoklu Erdem İçeren Eylemler

Günlük yaşantı esnasında bireyin yaptığı öylesine güzel davranışlar vardır ki bunlar çok sayıda erdem içerir. Bu tarz hareketler Allah’ın çok hoşuna gider ve o eylemi yapan kişiyi Allah aziz kılar. Çoklu erdem içeren eylemler, ileri derecede pozitif davranışlardır. Böyle çok sayıda eylem vardır. Bazıları şunlardır:

Aç Bir İnsanı veya Hayvanı Doyurmak: Bu eylem Allah’ın o kadar çok hoşuna gider ki Allah o eylemi yapan kişiyi bizzat kendisini yani “Yüce Yaratıcı”yı doyurmuş gibi kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermeye ilaveten iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, güçsüzleri korumak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 19 erdem vardır.

Yetimin Başını Okşamak: İnsan bir yetimin veya herhangi bir çocuğun başını okşarsa Allah’ı çok hoşnut eder. Allah bu eylemden sanki kendi öz çocuğu var da ona böyle bir şey yapılmışçasına memnun olur. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermeye ilaveten iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, pozitif düşünceli olmak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 16 erdem vardır.

Mültecilere, Evsizlere veya Yolda Kalmışlara Yardım Etmek: Bu eylemi de Allah sanki bizzat kendisine yapılmış gibi kabul eder ve o yardımı yapan kişi için Cennet’in en üst kademesinde şahane bir köşk hazırlar. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, zeki – akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 24 erdem vardır.

Selam Vermek veya Tebessüm Etmek: Bu tarz eylemler toplumsal barışa hizmet eder ve sevgiyi yaygınlaştırır. Önceden hiç tanışılmamış kişilere ve yabancılara dahi selam verilmeli ve selam yaygınlaştırılmalıdır. Bir “Kusurlu Ünite”ye verilmiş olan selamı veya edilen tebessümü Allah bizzat kendisine yapılmış gibi kabul eder ve o kişiden razı olur. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, cesur olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 26 erdem vardır.

Misafiri İyi Ağırlamak: Gelen misafirleri iyi ağırlamaya çalışan kişi peygamberleri taklit etmiş olur. Hz. İbrahim başta olmak üzere bütün peygamberler misafiri severler ve onları iyi ağırlarlardı. Misafir ağırlanırken Allah’ın güzel isimlerinden “El-Mükrim” tecelli etmektedir. Bu eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, bilgiye ve öğrenmeye açık olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 24 erdem vardır.

Bir Hayatın Kurtarılmasına Vesile Olmak: Bir kişinin bu dünyada sahip olabileceği en önemli nimetlerden ikisi, bilinç ve akıldır. Çünkü bilinciyle varlığının farkında olur, aklıyla ise ebedî saadeti kazanır. Daha sonra değer sıralamasında canı ve sağlığı gelir. Çünkü bu dünyadaki varlığını bugün için ancak canlı ve sağlıklı olarak devam ettirebilir. Ancak zamanla bilinç ve akıl, varlığını başka bir yapının içerisinde devam ettirebilirse o zaman “canlılık ve sağlıklı olma kavramı” yeniden tanımlanır. Öyleyse esas olan öncelikle bilincin ve aklın varlığını devam ettirebilmesidir. Bilinç, akıl, nefis ve irade ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh ise bizi biz yapan asıl cevherdir. Ruhun sözünü ettiğimiz fonksiyonlarını bu dünyadayken sürdürebilmesi için günümüzde canlı ve sağlıklı bir beden gerektiğinden sağlık ve yaşam çok ama çok kıymetlidir. Onun için bir hayatın kurtarılması ve kişiyi sağlıklı olarak yaşatmak paha biçilemez değerdedir. Bunu da en iyi şekilde Allah takdir eder ve bir kişinin hayatının kurtarılmasına vesile olanı Cennet’ine koyar. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, vefalı olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 27 erdem vardır.

Uzayı Keşfetmeye Çıkmak: Yüzyıllarca önce ardına bakmaksızın okyanuslara açılan o fedakâr ve cesur denizciler olmasaydı, bugün böylesine gelişmiş bir uygarlık seviyesini yakalayamazdık. Onların çoğu gerçek birer kahramandır. Günümüzde de uzaya açılarak orada insanlığa yeni hayat sahaları arayan, koloniler kurmaya çalışan insanlar tartışmasız birer kahramandırlar. İnsanoğlunun bu öncü güçlerini Allah çok sevmekte ve yaptıklarını ibadet kabul etmektedir. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”deki temel direklerden olan sevmek ve vermenin yanında iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, vefalı olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, sabırlı olmak, çalışkan olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, bilgiye ve öğrenmeye açık olmak, eğitime önem vermek, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 28 erdem vardır.

Dövene Elsiz, Sövene Dilsiz Olmak: Gönüller Sultanı Yunus Emre’nin bu evrensel barışçı söylemindeki gibi olabilmek ne büyük bir meziyettir! Bu öylesine yüce bir idealdir ki, Hz. İsa’nın “bir yanağımıza tokat atıldığı zaman diğer yanağımızı da uzatmamızı” tavsiye eden evrensel söylemine denktir. Dövene elsiz, sövene dilsiz olabilen yüce kişileri Allah çok sever ve kendisine dost edinir. Allah’ın dostu olmak ne büyük bir ayrıcalıktır. Bu mertebeye çıkabilmiş kişiyle Allah sohbet bile eder. Dövene elsiz, sövene dilsiz olmanın içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, affedici olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, vefalı olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 30 erdem vardır.

Güçsüz ve Savunmasız Varlıkları Korumak: Güçsüz ve savunmasız insanları, hayvanları ve diğer varlıkları korumak çok asil bir davranıştır. Burada savunulan fertler olabileceği gibi topluluklar, toplumlar ve ülkeler, hatta gezegenler, galaksi ve galaksi grupları, galaksi süperkümeleri de olabilir. İnsanın yapısında hem en iyi hem de en kötü şeyleri yapabilecek potansiyel mevcuttur. Gelinen aşamadaki tekâmül düzeyinde insanoğlu maalesef her türlü kötülüğü yapabilecek konumdadır. Bu nedenle “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında göreceğimiz ordunun, polisin ve adliyenin bulunmadığı, sadece hizmet üreten “Teknik Devlet”in olduğu sürece ulaşana kadar ve o aşamada “Öğreti”yi evrendeki bütün topluluklar kabul edinceye dek; fertler, topluluklar, toplumlar ve ülkeler ciddi şekilde korunmalıdır. Bu korunma işlemi mümkün mertebe karşı tarafı da gözeterek yapılmalı ve düşmana dahi adaletli, ölçülü davranılmalıdır. Hayvanlar da yasalarla korunmalı ve onlara zarar verenler tıpkı bir insana zarar vermiş gibi kabul edilerek cezalandırılmalıdır. Savunmasız ve güçsüz bir varlık, kişi, topluluk, toplum veya ülkenin korunup gözetilmesi Allah’ın çok hoşuna gider. Gece gündüz demeden ülkesini savunan fedakâr insanları Allah çok sever. Bu uğurda fedakârlık yapanların Allah katındaki dereceleri çok yüksektir. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, doğru sözlü ve dürüst olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, sadık olmak, vefalı olmak, namuslu olmak, sır saklamayı bilmek, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, tedbirli ve tutumlu olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, çalışkan olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, bilgiye ve öğrenmeye açık olmak, eğitime önem vermek, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 42 erdem vardır.

“Tersten Pazarlık” Etmek: Ekonomik durumunuz müsaitse ve karşınızdaki satıcının da gerçekten paraya ihtiyacı varsa, aldığınız mal veya hizmetin bedelini düşürmek için onunla gerçek pazarlık değil, fiyatı yükseltmek için tersine pazarlık yapmalısınız. Böylece o kişiyi sizden daha yüksek ücret alması için ikna etmelisiniz. Mesela satış yapan yaşlı köylüye demelisiniz ki: “Sevgili dedeciğim, siz bu domatesleri yetiştirmek için çok büyük emek sarf ediyorsunuz. Şimdi benden üç lira istiyorsun. Halbuki senin hakkın en az beş lira. Lütfen benden beş lira alır mısın?” İhtiyar, güçsüz bir satıcıya veya ihtiyaç sahibi bir zavallıya daha fazla kazandırmak hem bu dünyada hem de ebedî hayatta sizin için daha hayırlı olacaktır. Bu hareket tarzı Allah katındaki makamınızı yükseltecektir. Böyle bir eylemin içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, doğru sözlü ve dürüst olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, sadık olmak, hoşgörülü olmak, vefalı olmak, namuslu olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, kanaatkâr olmak, şükretmesini bilmek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, güçsüzleri korumak, çocuklar üzerine titremek, yaşlıları baş tacı etmek, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 37 erdem vardır.

Kötüleri ve Düşmanları Bile Ayıplar Tarzda Konuşmamak: Hakkında bahsedilen kişi çok kötü bir insan hatta sizin düşmanınız olabilir. Bu durumda bile Hz. Muhammed’in “Ya hayır konuş ya sus!” prensibine uyulmalıdır. Böyle bir kişiye verilecek en büyük ceza aslında ondan hiç bahsetmemektir. Çünkü “Öğreti”yi benimsemiş bir şahıs herhangi birisinden bahsedecekse ya onu över ya da hayır dua eder. Öyleyse o kötü kişiye verilecek en büyük ceza sessiz kalmaktır. Eğer bu kişinin yaptığı işler topluma zarar veriyorsa yine o şahsın kendisi hiç ayıplanmadan ve aşağılanmadan çevresi kibarca uyarılabilir. Düşmanları bile ayıplamamak ve hor görmemek gerekir. Ancak onlara karşı tedbirli olmak lazımdır. Nefse hâkim olunarak yapılan böyle asil bir davranışın içerisinde “Öğreti”nin temel direklerinden olan sevmek ve vermenin yanında nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, doğru sözlü ve dürüst olmak, asil tavırlı olmak, affedici olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, namuslu olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak ve haddini bilmek, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, gıybet ve iftira etmemek, hor görmemek ve ayıplamamak, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, zeki – akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvâr olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 34 erdem vardır.

Yüce ve Haklı Bir Dava İçin Büyük Fedakârlıkta Bulunmak: Yüce ve haklı bir dava yolunda çalışmak çok değerli bir uğraştır. Evrendeki her varlığın yararına olan “Öğreti’deki Evrensel Mesaj”ı kavrayarak bunu kâinatın her köşesine yaymak için fedakârca gayret sarf etmek çok yüce bir davranıştır. Bu doğrultudaki çabalar Allah’ın çok hoşuna gider. Allah o kişileri tekâmül basamakları içerisinde yükseltir, iki cihanda aziz kılar ve Cennet’ine koyar. Cennet’inde de onlara cemalini gösterir. Allah’ın selamı onların üzerine olsun. Bu öylesine yüce bir harekettir ki içerisinde “Öğreti’deki Temel Direkler”in bütünü ile “50 Erdem”in tamamı vardır.

Özür Dilemek: Günlük yaşantı esnasında öyle durumlar oluşur ki özür dileseniz de olur, dilemeseniz de. Böyle bir durumda özür dilemek çoklu erdem içeren pozitif, asil ve barışçı bir davranıştır. Bu tavır Allah’ın çok hoşuna gider. Bu konu “Kader” başlıklı bölümde detaylı olarak anlatılmıştır.

Çoklu erdem içeren eylemler sadece bunlardan ibaret değildir. Onlar o kadar çok sayıdadır ki buraya yazmakla bitmez. Bu nedenle bazılarını sadece ismen belirteceğiz:

Hasta ziyaret etmek

Sadaka vermek

Bir insanı veya başka bir varlığı sevindirmek

Akrabaları ziyaret etmek ve onları desteklemek

Barış peşinde koşmak

İbadet etmek

Faydalı bir vakıf kurmak

Faydalı bir sivil toplum örgütünde çalışmak

Çevreci faaliyetlerde bulunmak

Okul yaptırmak

Talebelere burs vermek

Hastane yaptırmak

Aşevi açmak

Bilimsel çalışmalar yapmak

Faydalı bir eser vermek

Bir yetimi evlat edinerek ona öz evladıymış gibi davranmak

Engelli birisinin hayatını kolaylaştırmak

Yaşlı kişilere ileri derecede saygı göstermek

Evini evsizlere vermek

Oturduğu evi ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak

Küs olduğu kişiyle koşulsuz barışmak için ilk adımı atmak

Hayvanları sevmek ve onların yararına çalışmalar yapmak

Zararlı alışkanlıklar ve bağımlılıklarla mücadele etmek

Kendi aleyhine olacağını bildiği hâlde doğruyu söylemek

Anne ve babasını el üstünde tutup onlardan asla şikâyet etmemek

Kavga edenleri ayırmak ve küsleri barıştırmak

Bir kişiyi caddede karşıdan karşıya geçirmek

Birisinin ayıbını gizlemek

Geçimini helal yoldan temin etmek

Birikimlerini yastık altında veya faizde tutmayıp istihdam ve üretim alanına kaydırmak

İhtiyaç sahibi kişiye faizsiz borç vermek

Aldığı borcu söz verdiği tarihte geciktirmeden geri ödemek

Alacağını ertelemek, kısmen veya tamamen silmek

Borçlu ve ekonomik olarak zor durumdaki kişiyi borcundan kurtarmak

Emeğin değerini takdir etmek

Kul hakkı ve haram yememeye aşırı özen göstermek

Hatalı olduğunu anladığı anda hatasından geri dönmek

Satacağı malın kusurlu yönlerini alıcıya söylemek

Evlenenlere yardım etmek

Kendisi yoksul olduğu hâlde yiyecek veya imkanlarını başka ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak

Zalim ve güçlü bir kişinin karşısında o kişiye muhalefet ederek adaleti savunmak

Başına gelen musibetlere sabredip onlardan dersler çıkarmaya çalışmak

Bir emaneti, görevi veya makamı ehline vermek

Elinde güç ve fırsat olduğu halde namuslu davranmak, çalıp çırpmamak

İnsanları “sevilesi ve acınası, kırılgan varlıklar” olarak görüp sevmek ve incitmemek

Tüm “Kusurlu Üniteler”i Allah rızası için sevmek

Sokakta bulduğu eşya veya parayı sahibine ulaştırmaya çalışmak

Kendisini sıkıntıya sokacağını bildiği hâlde bir iyiliği yapmak

Bitkileri ve doğayı sevmek, korumak

Ağaç ve faydalı bitkiler dikmek

Özgürlük için mücadele etmek

Her koşulda adaletin yerine gelmesi için çalışmak

Bedeli ne olursa olsun verdiği sözü tutmak

Hasta olduğunu bile bile bir kişi ile evlenmek

Açlık, yoksulluk sınırının altında maaş alan işçi, memur, emekli ve tüm insanların maaşlarını yeterli seviyeye getirmek için çalışmak

Evreni değiştirme işine, önce kendini değiştirerek başlamak

Güçlünün güçsüzü, zenginin fakiri sömürmesini engellemek

Kötülükleri ortadan kaldırmak üzere çalışmalar yapmak

Evrensel değerlere sahip çıkmak ve onların yaygınlaşması için gayret göstermek

Hâlen bir kısım Homo Sapiensler ilkel ahlak anlayışına sahip olduklarından, onların gelişip tekâmül etmeleri için köklü bir eğitim seferberliği başlatmak

Geleceği tahmin etmeye fazlaca çalışmak yerine, atılacak adımları önceden etraflıca düşünüp eğitim enstrümanını da akıllıca kullanarak onu sonuçta düşüncenin gücü ile iyi, güzel ve doğru yönde şekillendirmeye gayret etmek

Hayatını bakım evinde veya başka bir mekânda sürdürmek isteyen yaşlılara, öncelikle ailesi ve torunlarıyla birlikte aynı evde yaşamaları için samimi teklif götürmek, son kararı kendilerine bırakmak

Gıdayı bir silah olarak kullanmayıp tam tersine, önümüzdeki yıllarda dünya nüfusu hızla yüksek rakamlara ulaşırken insanlara yeterli ve sağlıklı gıda-su temin etmeye çalışmak

Ölümsüzlüğü isteyenlere yardımcı olmak

Sevgiyi artırmaya çalışmak

İçen kişiye ve çevresine sayısız zararları olan sigaranın üretim ve ticaretine engel olmak

İpek elde etmek için tırtıl, henüz kozanın içerisindeyken genellikle sıcak su veya buhar ile öldürülmektedir. İpek böceğine zarar vermeden üretim gerçekleştirilinceye kadar ipekli hiçbir mamülü satın almamak ve kullanmamak; ipeğin elde ediliş yöntemini sorgulamak

Tüm mahlukatı hatta düşmanı bile sevmeye çalışmak, düşmana dahi hizmette kusur etmemek

COVID-19 gibi salgın hastalık tehlikesi geçinceye kadar hem kendini hem de başkalarını bu hastalıktan korumak için bilimin ışığında gereken her türlü tedbiri titizlikle almak

Sağlık nimetini korumak ve hastalanınca da iyileşmek için gereken her şeyi aklın ve bilimin ışığında yapmak

İsraftan titiz bir şekilde kaçınmak

Ölenin arkasından kötü konuşmamak

Demokratik seçimler sonrasında iktidarı, barışçı bir ortamda muhalefete kardeşçe devretmek

Elindeki çöpü veya herhangi bir atığı çok uzakta bile olsa yanına kadar giderek çöp kutusuna atmak

Demokratik seçimlerde oy kullanmak

Klavye başında ve sosyal medyada da ahlaklı, erdemli davranmak

Kamunun malını da aynen kendi şahsi malı gibi korumak

Radyasyon alımı ve zaman kaybı gibi pek çok zararından korunmak için mobil telefon gibi cihazları gereğinden fazla kullanmamak

Sağlığı tehdit edebilecek şüpheli şeylerden uzak durmak

“Allah” konusunda da şüpheli her şeyden sakınmak

 

Erdemler Kazanılabilir

Shakespeare “Hamlet” isimli ünlü eserinin bir sahnesinde kahramanını şöyle konuşturuyor: “Assume a virtue, if you have it not.” Yani “Sizde bir erdem yoksa, siz o erdemi var sayın; içinizde oluşturun, yaratın” demek istiyor. Kısacası; “Eğer erdemleriniz yoksa, yaratınız.” diyor. Bu, ne kadar da bilgece bir yaklaşımdır.

Thomas Paine de “Virtue is not hereditary” (Erdemler kalıtsal değildir) diyerek adeta Shakespeare’in yukarıdaki görüşüne destek veriyor.

Bugün biliyoruz ki erdemlerin bir kısmı genetik olarak anneden ve babadan geçebilir. Fakat sizde bulunmayan erdemleri de Shakespeare’in tavsiyesine uyarak kendi içinizde yaratabilir ve o erdemlere sahip olabilirsiniz. Bu konuda eğitim ve ibadet önemli rol oynayacaktır.

Öyleyse fert ve toplum gayret eder, el ele verirse bir kişide “50 Erdem”in tamamını sonradan oluşturmak mümkündür. “İdeal Toplum”un inşa edilmesi yolunda bu ne güzel bir müjde ve ne büyük bir nimettir!

 

Ahlaksız Bir Toplum Yaşayamaz

Ahlak, kişilerin ve toplumların uymak zorunda oldukları iyilik, güzellik ve doğruluk içeren davranış biçimleri ve kurallarıdır. Ahlak aynı zamanda iyiyi kötüden ayırma sürecinde bize yardımcı olan bir değerler sistemidir. Ahlaklı olmak, kişinin yaradılışında vardır. Bununla birlikte iyi ve güzel huylar hem toplum içinde yaşayarak hem de eğitimle kazanılabilir ve de geliştirilebilir.

Ahlak öylesine önemlidir ki tarih boyunca toplumlara gönderilen peygamberlerin birinci görevi insanları imana çağırmak ve onlara ahlak kurallarını vaaz etmek olmuştur.

Erdem, ahlakın övdüğü niteliklerin genel adıdır. “Öğreti”de bulunan “50 Erdem”in tamamına yakını aynı zamanda ahlakla da ilgilidir. Ahlakla ilgili olanların toplamına doğrudan “Öğreti Ahlakı” adını verebiliriz. Bir kişi “50 Erdem”in tamamına sahipse aynı zamanda ahlaklı bir kişi demektir. Yani “Öğreti”deki erdemlerin tamamına sahip olması, o kişinin aynı zamanda ahlaklı olmasını da garanti eder. Böylece “50 Erdem” ahlaklı olmayı kapsadığı gibi, ilaveten “cesur olmak”, “sabırlı olmak” gibi erdemleri de içerir. Bu nedenle “50 Erdem”in tamamına sahip bireylerden oluşan “İdeal Toplum” hem bütünüyle ahlaklı hem de fazladan birtakım erdemlere sahip şahane bir toplumdur.

Bir kişinin veya toplumun “Öğreti Ahlakı”na sahip olması çok önemlidir. Çünkü bu tam olarak tanımlanmış, aklın süzgecinden geçirilerek sınırları çizilmiş, “Çoklu Erdem” içeren bir ahlaktır. Kişi akılcı ve kapsamlı bir ahlaki değerler sistemine bağlanırsa ayakları yere daha sağlam basar, ahlaklı ve itibarlı bir yaşam sürer. Ayrıca mutluluğu da daha kolay yakalar.

Bu ahlak, yapay zekâ alanında ve robot teknolojisinde de kullanılabilir. Sadece insanların değil robotların da etik değerlere sahip olmalarında sayısız faydalar vardır. Bu bağlamda “Öğreti Ahlakı” robotlar açısından da çok önemlidir. Robotlar “50 Erdem”in tamamına sahip olurlarsa çok daha risksiz, emniyetli, huzurlu ve barışçı bir dünya kurulmuş olur.

Ahlaksız bir toplumun yaşaması ve varlığını sürdürmesi mümkün değildir. İnsanlığın ve diğer varlıkların kurtuluşu ancak ahlaklı toplumlar inşa ederek olacaktır.

Evrenin değişik yerlerinde bulunan farklı varlıkların farklı değerleri ve değer yargıları olabilir. Ancak onlar da kendi anlayışları içinde sevmeli, vermeli ve erdemli olmalıdırlar. Çünkü ahlaksız bir toplum yaşayamaz.

Aşkın bir güce inanmak ve bir gün gelip bu gücün karşısında hesap verileceğine iman etmek ahlakın temelini sağlamlaştırır. Ancak “seküler ahlak”ın varlığı da bir gerçektir. Çünkü ahlak, vicdan ve adalet duygusu insanın içinde doğuştan mevcuttur. Akıl da bizzat ahlaklı yaşamayı vaaz eder. Akıllı insan erdemlidir ve erdemli yaşamanın hem kendisi hem de toplum için daha yararlı olduğunu bilir. Yani kişisel ve toplumsal menfaat de ahlaklı yaşamayı gerektirir.

Ahlaklı kişi ve toplumların Allah’ı bulmaları, O’na yaklaşmaları daha kolay olur. Ahlaklı bir yaşam tarzını benimseyenler bilgeliğe de daha kolay ulaşırlar. Bilgelerse Allah’ın seçilmiş, yüce kullarıdır. Onlar huzur içinde yaşarlar.

Bir insan ne kadar akıllı ise o kadar da erdemli ve ahlaklıdır. Platon, Sokrates’i tanımlarken “O, tanıdığımız insanların en iyisi, en adaletlisi ve en bilgesiydi.” diyor. Öyleyse, sahip olduğu bu erdemleri göz önünde bulundurarak Sokrates’in tarihteki en akıllı kişilerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ahlaklı kişi ve toplumlar övülmeli, takdir edilmeli ve daima hayırla anılmalıdırlar. Allah ahlaklı kişileri, toplumları çok sever ve yüceltir.

Ya Rabbi! Ahlaklı kişi ve toplumları daima aziz kılmanı Sen’den niyaz ediyoruz…

 

Robotlar ve Özgür İrade

Robotlar da çok değerli varlıklardır. Çünkü insana ve insanlığa büyük hizmetlerde bulunmaktadırlar. Hatta gelecekte insanların yaptığı işlerin neredeyse tamamını yaparak onların özgürleşmesine ileri derecede katkı sağlayacaklardır.

Günümüzde robotlar çok geliştirilmiştir; giderek daha da geliştirileceklerdir. Hâlen endüstride güvenli bir şekilde kullanılmaktadırlar. Otomasyon daha da yaygınlaşacaktır. Her yönden insanı taklit eden, hatta insandan ayırt edilmesi imkânsız robotlar yapılacaktır. Yalnızca mükemmel olarak çalışan ve hareket eden değil, aynı zamanda öğrenen, konuşan, tartışan, şaka ve espri yapan, şiir yazan, çeşitli sanatsal faaliyetlerde bulunan, müzik besteleyen robotlar geliştirilecektir.

Robotlar ve yapay zekâ geliştirilirken onların etik yönleri de iyi düşünülmelidir. Bu noktada “Öğreti”nin tamamı ve özellikle içinde yer alan “Öğreti Ahlakı” yol gösterici olacaktır. Robotlar da ahlaklı olmalıdırlar.

Kontrol altında olduktan sonra robotların zekâlarının ve yeteneklerinin aşırı derecede gelişmesinde sakınca yoktur. Zekâ ve yetenekleri arttıkça hizmet kapasiteleri de artar. Robotlara “Nefsin Şubeleri” diyebileceğimiz insana ait çeşitli duygular da yüklenebilir. Böylece daha ileri bir gelişmişlik düzeyine ulaşabilirler. Yapay zekâ ile harikalar yaratabilirler. Ancak robotlar ne kadar gelişirse gelişsinler onlara asla sınırsız ve ucu açık bir özgür irade verilmemelidir. Onlara tercihleri konusunda çok fazla seçenekler sunulabilir, fakat bu iradenin sonu mutlaka insan tarafından belirlenmelidir ve ucu açık olmamalıdır. Nihai tercihler daima insan tarafından bir sonuca bağlanmalıdır.

Gelecekte robot yapan robotlar olacaktır. Bu nedenle onlara ucu açık bir özgür irade asla verilmemelidir. Böyle bir hata robotların hakimiyetiyle sonuçlanabilir ve insanlığın sonunu getirebilir. İnsanoğlu buna izin vermemelidir. Ancak “Öğreti”yi tam olarak içselleştirmiş; seven, veren ve “50 Erdem”in tamamına sahip olan bir robot yapabilirsek ondan bizlere zarar gelmez.

“Yıldızhan’ın Evrensel Öğretisi”nde “50 Erdem”in tanımlanmasıyla, insan ve robotlara aynı anda adil ve objektif biçimde uygulanabilecek evrensel düzeyde bir ahlak kodu kavramı etkin ve sağlıklı bir şekilde ortaya konmuş oluyor. İnsanın içine “Aşkın Bir Güç” tarafından yerleştirilen bu ahlak kodlarının tarafımızdan robotların içine yerleştirilebilmesi mümkündür. İnsanlığın geleceği açısından bu çok önemlidir. Hep “Adil ve objektif biçimde uygulanabilecek, evrensel çapta bir ahlak kodu kavramı geliştirebilir miyiz?” diye düşünmüşüzdür. Böylece eski bir hayalimiz de gerçeğe dönüşmüş oluyor.

 

Adalet

Adalet, hak edenin hak ettiğini almasıdır. Hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesidir. Adalet konusunda ne kadar hassas davranılsa azdır.

Adalet bir toplumu ayakta tutan temel direktir. Onun için hak edenin hakkı mutlaka verilmelidir. Hem de “geciktirilmeden verilmelidir.”

Adalet öylesine önemlidir ki siz bir toplumdan bütün değerleri tek tek çekip alsanız ve geride sadece adalet kalsa, belki o toplum varlığını sürdürebilir. Ancak adalet kalmazsa o toplum çöker.

Adalet evrensel değerlerdendir ve er geç tecelli eder. Aslında iyilik eden de kötülük eden de kendine eder.

Her ferdin içinde bir “Evrensel Işık” vardır. İçimize Allah tarafından yerleştirilen bu ışık parladığında tüm evreni aydınlatabilecek güçtedir. Ahlakın, vicdanın ve adaletin kaynağı o ışıktır.

Adalet ve özgürlük en önemli evrensel değerlerdendir. Adaletsiz bir toplumun varlığını devam ettirebilmesi mümkün değildir. Özgürlükse o kadar kıymetlidir ki size dünyaları verseler karşılığında özgürlüğünüzü vermezsiniz.

Bir toplumun uygarlık düzeyini öğrenmek istiyorsanız o toplumdaki insanların adalete ne kadar değer verdiklerine ve de annelerine, babalarına, yaşlı kişilere, çocuklara, engellilere, hayvanlara ve doğaya nasıl davrandıklarına bakın.

Adalet çok hassas bir konudur. Allah, ısrarla üzerinde durur. Allah’ın güzel isimlerinden bir tanesi de “adalet üzere olan” anlamındaki “El-Adl”dır.

Bir kişi “Devlet Başkanı” da olsa sıradan bir vatandaş da olsa herkese karşı adaletli davranmalıdır. Düşmanlara karşı bile adaletle muamele etmek gerekir. Birisi size düşmanca davransa da siz ona karşı daima adaletli olun ve ölçüyü asla elden bırakmayın.

Adalet öylesine önemlidir ki, “50 Erdem”in içerisinde yer alan “adil olmak” sadece o bölümde bırakılmamış, ayrıca bağımsız bir bölümde ele alınarak dikkatlere sunulmuştur. İlaveten “Vicdan ve Adalet Duygusu” isimli bölümde de adalete vurgu yapılmıştır.

Allah bizlerin içine adalet duygusunu, iyiyi kötüden ayırt etme yeteneğini doğuştan koymuştur. Ayrıca insanlığı kutsal metinlerle desteklemiştir. Bunun için ne kadar şükretsek azdır.

Ne mutlu adil olup adaletle yaşayanlara ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılanlara!

Âdil olun ve size kötülük edenlere bile adaletli davranın. Adaletin terazisini asla elinizden bırakmayın. Allah adaletli kişi ve toplumları sever, yüceltir.

Ya Rabbi! Adaletli kişi ve toplumları daima aziz kılmanı Sen’den niyaz ediyoruz…

 

Harari’nin Üç Sorusuna
Üç Cevap

Bazı fikirlerine katılmadığım ve kendisini buradan “Öğreti”yi benimsemeye davet ettiğim değerli tarihçi ve yazar Yuval Noah Harari, yazdığı “Homo Deus” isimli kitabının sonunda insanlığın geleceğini yakından ilgilendiren çok önemli üç soru soruyor. “Öğretimiz” bu sorulara net bir şekilde şu cevapları veriyor:

Soru 1:

Organizmalar birer algoritmadan, yaşam da veri işlemeden mi ibarettir?

Cevap 1:

Organizmaların yapısında o organizmaya hizmet eden algoritmalar vardır. Fakat organizmalar yalnızca algoritmadan ibaret değildir.

Mesela insan organizmasında ruh da bulunur. Ruhun; “bilinç”, “zekâ”, “akıl”, “irade”, “nefis” gibi fonksiyonları vardır. Beyin, sinir telleri aracılığıyla vücudun her organına ve en uç noktasına kadar uzanır; algoritmaları da kullanarak fonksiyonlarını icra eder. Tam bir patrondur. Ancak muhteşem beyin aslında ruhun elinde bir enstrümandır. Yani patron olan beynin de aslında bir patronu vardır ve o gerçek patron ruhtur. Dolayısıyla “bilinç”, “zekâ”, “akıl”, “irade” ve “nefis” sonuçta ruhun fonksiyonlarıdır. “Zihin” ise bunların birlikteliğinden oluşan çoklu bir fonksiyondur.

Ruh, beyin denen şahane enstrümanı kullanarak organizmanın varlığını devam ettirir, rutin işlerini yaptırır. “Akıl” ruhun fonksiyonudur. “Zekâ” ise öncelikle beynin fonksiyonudur. Beyin ruhun elinde bir enstrüman olduğuna göre “zekâ” da dolaylı olarak ruhun bir fonksiyonudur.

Yaşam boyunca hem organizmanın kendi içinde hem de dışarıda, sürekli veriler işlenir. Ama yaşam da sadece veri işlemeden ibaret değildir.

Soru 2:

Zekâ mı daha değerlidir yoksa bilinç mi?

Cevap 2:

Kesinlikle bilinç daha değerlidir. Bir varlık için en değerli şey bilinçtir. Çünkü bir varlık ancak bilinciyle kendi varlığını ve çevresini, evreni, evren ötesini algılayabilir. Bilinçsiz bir varlık için hem kendisi hem de çevresi adeta yok hükmündedir. “Ben varım” diyebilmek için öncelikle bir bilinç gereklidir. Bir insan veya varlık için en önemli şey öncelikle var olabilmektir. Var olduğumuzu ise ancak bilincimizle anlıyoruz. Varlığımız bizim için anlam kazanıyor. Öyleyse bilinç bize bahşedilen en önemli, en değerli nimettir.

“Akıl” ve “zekâ” farklı şeylerdir. Çeşitli şubeleriyle “zekâ” beynin bir fonksiyonudur ve çok zeki bir kişi aynı zamanda akılsızca işler de yapabilir. İleri derecede zeki birisi çok yararlı buluşlar yapabileceği gibi yeterince akıllı değilse maalesef soygun da yapabilir, nükleer bomba da üretebilir. Fakat akıllı insan ortaya koyduğu eylemlerde hem kendisinin hem de diğer varlıkların yararını gözetir. Akıllı kişi beynin bir fonksiyonu olan zekâyı kullanarak gezegenimizi tehdit eden silahları üretmez. Çevresindeki varlıkları da korur, onlara zarar vermez. Zeki insan ateist olabilir ama akıllı insan ateist olmaz. Aklını rehber edinmiş kişi er veya geç Allah’ı bulur.

Soru 3:

Bilinci olmayan ama yüksek zekâlı algoritmalar bizi bizden daha iyi bilecek duruma geldiğinde toplum, siyaset ve gündelik hayat ne olacak, neye benzeyecek?

Cevap 3:

İnsana hizmet eden robotlar, yapay zekâlar ve algoritmaların yüksek zekâlı olmaları insanoğlu için iyidir. Çünkü onların zekâları yükseldikçe hizmet ettikleri alanlar ve hizmet kapasiteleri artar. İnsanın kanındaki ve vücudundaki sağlığıyla ilgili çeşitli değerlerin bilinmesi ve bunların bir sisteme kaydedilmesi sonuçta o kişinin aldığı sağlık hizmetinin kalitesini artırır. Yeter ki insanlar ve robotlar “50 Erdem”e sahip olsunlar. İnsanoğlu “Öğreti”nin ışığı altında yoluna devam ettiği müddetçe, “insanın izin verdiği oranda iradeye sahip” yüksek zekâlı algoritmalar, bizi bizden daha iyi bilecek duruma gelseler bile daima programlandıkları şekilde, “Öğreti Ahlakı” ile hizmet edeceklerdir. Sonuçta toplum, siyaset ve gündelik hayat “50 Erdem”e sahip bireylerden oluşan “İdeal Toplum” doğrultusunda şekillenecek, yeryüzü Cennet’e dönecektir. “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında orduya, polise ve adliyeye bile gerek kalmayacak; devlet ise sadece hizmet etmek amacıyla varlığını sürdüren “Teknik Devlet” olacaktır. O aşamaya gelindiğinde isteyen insanları milyarlarca, trilyonlarca yıl yaşatacak “Ölümsüzlük Merkezleri” de faaliyetlerine bütün hızıyla devam edeceklerdir.

“Öğretimiz”deki “Düşüncenin Gücü” (The Power of Thought) isimli bölümde düşüncenin çok güçlü bir enerji olduğunu vurgulayarak şöyle demiştik: “Her şey önce düşünce boyutunda başlar. Sonra bir istek ve irade ortaya konur. Nihayet eyleme geçilir ve o düşünce gerçeğe dönüşür. Gelecek bu şekilde inşa edilir. Varlık âleminde en hızlı şey düşüncedir. Düşünerek bir anda evrenin ötesine, ‘Sonsuz Ötesi’ne bile gidebilirsiniz. Düşünerek problemleri çözebilirsiniz. Düşünerek geleceği inşa edebilirsiniz. Mademki düşünerek geleceği inşa edebiliyorsunuz, öyleyse nasıl bir gelecek arzu ediyorsanız, önceden o şekilde düşünün.”

“Öğreti”de tüm bilinçli varlıkları pozitif düşünceli olmaya, hep olumlu düşünmeye ve pozitif kurgular yapmaya davet ediyoruz.

Diyoruz ki: Aklınızı rehber edinin ve daima pozitif düşünün; hayalleriniz, kurgularınız hep pozitif olsun. “Sevin, verin ve erdemli olun” ki, evren Cennet’e dönsün.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

Three Answers to Harari’s Three Questions

Esteemed historian and writer Yuval Noah Harari, whose certain ideas I disagree with and whom I hereby invite to embrace “the Teaching of Yildizhan”, asks three very important questions which are of close interest to the future of humankind at the end of his book called Homo Deus. Our “Teaching” gives the following clear answers to these questions:

Question 1:

Are organisms really just algorithms, and is life really just data processing?

Answer 1:

Organisms embody algorithms in their structures which serve that very organism. However, organisms are not merely made up of algorithms.

For example, the human organism has a spirit as well. Spirit has functions such as “consciousness”, “intelligence”, “mind”, “will” and “soul”. Brain extents to each and every organ and tip of the body through nerve fibers; executes its functions by also using the algorithms. It is absolutely the boss. That said, the magnificent brain is actually only an instrument of the spirit. In other words, brain the boss, has also a boss and that real boss is the spirit. Consequently, “consciousness”, “intelligence”, “mind”, “will” and “soul” are ultimately the functions of the spirit. Combined functions of brain (hereinafter “CFOB”), on the other hand, is a multi – function emanate from their association.

Spirit maintains the existence of the organisms by using the magnificent instrument that is the brain and has it perform its routine works. “Mind” is a function of the spirit. “Intelligence”, on the other hand, is primarily a function of the brain. Since the brain is an instrument of the spirit, ultimately, “intelligence” is also a function of the spirit.

Throughout life, data is continuously processed both within and outside the organismas. However, life is not merely data processing.

Question 2:

What’s more valuable – intelligence or consciousness?

Answer 2:

Consciousness is certainly more valuable. Consciousness is the most valuable asset of a being. Because only through consciousness, a being may perceive its own existence and surroundings, the universe, and beyond – universe. For a being without consciousness, both itself and its surroundings are deemed as if non – existent. Consciousness is a prerequisite to be able to say “I exist”. The most important thing for a human or a being is the ability to exist. And we perceive our existence only through our consciousness. Our existence attains a meaning for us. Therefore, consciousness is the most important and most valuable blessing granted to us.

“Mind” and “intelligence” are two distinctive things. “Intelligence” with its various divisions is a function of the brain and a very intelligent person, too, may be engaged in mind – less deeds. A person with superior intelligence may come up with very useful inventions just as he may commit a robbery or build a nuclear bomb if he is not mind – full enough. However, a mind – full person looks after its own interest in its engagements just as he looks after those of other beings. A mind – full person does not manufacture weapons that threaten our planet by using its intelligence, a function of the brain. He/she protects and does not harm the beings around him/her. An intelligent person may become an atheist but a mind – full person will not. A person who is guided by his/her mind will sooner or later find the God.

Question 3:

What will happen to society, politics, and daily life when non – conscious but high intelligence algorithms know us better than we know ourselves?

Answer 3:

Having human – serving robots, artificial intelligence and algorithms of high level intelligence is for the benefit of the mankind. Because their area of service and capacity to serve increases in parallel with their intelligence. Knowledge on various data concerning the well – being of a person’s blood and body and having them recorded on a system, ultimately increases the level of health service that person gets, provided humans and robots possess the “50 Virtues”. High intelligence algorithms that “possess willpower to the extent permitted by the humans” will always serve in accordance with the “Morals Endorsed by the Teaching” just as they are programmed, even if they come to know us better than we know ourselves, as long as the humankind continues its journey in light of the “Teaching”. As a result, society, politics and daily life will be shaped towards the “Ideal Society” consisting of individuals with the “50 Virtues”; the world will become heaven. In the further stages of the “Ideal Society”, the state will only exist to serve as a “Technical State” whereby there will be no need for military, police and courts. When that stage is reached, “Immortality Centers” will continue with their activities at a great paste to have humans, who desire so, live for billions, trillions years.

In the chapter called “The Power of Thought” found in our “Teaching”, we emphasized the thought as a very powerful energy, and said the following: “Everything starts in the form of a thought. Then a desire and will is put forward. Lastly, action is taken and that thought becomes a reality. This is the way the future is constructed. Thought is the fastest thing in the world of beings. You may go beyond the universe, even “Beyond Infinity” in an instant by thinking. You may solve problems by thinking. You may construct the future by thinking. Since you may construct the future by thinking, therefore, think in advance the way you would like the future to be.”

In the “Teaching”, we invite all conscious beings to have positive thoughts and to always think and fictionalize positively.

We say: “Be guided by your mind and always think positively; let your dreams and fictions always be positive. “Love, give and be virtuous” so that the universe may become heaven.

God knows the best of everything.

God’s will prevails…

 

Terörizme Karşı En İyi İlaç: “Öğreti”

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız şu zaman diliminde terörizm tüm dünyada saldırılarını acımasızca sürdürüyor ve maalesef çokça canlar alıyor. Her türlü şiddet, insanlığı ciddi şekilde tehdit ediyor.

Terör, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve kabul edilemez. Dünyanın neresinde olursa olsun, kime karşı yapılırsa yapılsın terör eylemi aslında bütün insanlığa karşı yapılmıştır ve herkesin canını acıtmaktadır.

Terör örgütleri ile mücadele, dünyanın önemli bir gündemidir. Terörizmi ve terör örgütlerini ağır şekilde kınamak, sadece tehdit etmek maalesef yeterli değildir. Önemli olan onlara karşı akla ve sağduyuya dayalı, kapsamlı, ciddi, etkili bir mücadele yürütebilmektir.

Terör örgütlerine karşı sürdürülen bu mücadelede onların ekonomik imkânlarını yok etmek ne kadar önemli ise insan ve yeni eleman kaynaklarını kurutmak da en az o kadar önemlidir. Terör örgütleri maalesef dünyanın her tarafından eleman devşirmektedirler. Bu kaynak kurutulmadıkça örgütlere karşı kesin bir zafer kazanmak mümkün değildir.

İngiltere Başbakanı Theresa May, Türkiye ziyaretinde terör örgütlerini yenebilmek için onları fikir planında da yenmek gerektiğini söyledi. Ünlü Terör ve Güvenlik Uzmanı Abdullah Ağar da terör örgütlerini kesin olarak yenilgiye uğratmak için öncelikle onların insan kaynaklarının kurutulması gerektiğine dikkat çekti ve fikir planında yapılacak mücadelenin önemini vurguladı.

Terörizme ve terör örgütlerine karşı verilecek fikir mücadelesi akılcı, çağdaş, herkesi kucaklayıcı ve “teröristlere bile umut verecek olgunluk ve güzellikte” olmalıdır. Bu fikir öylesine akılcı, sevgi dolu ve ahlak içerikli olmalıdır ki bununla tanışan bir kişi değil terör örgütüne girmek, şiddeti aklının ucundan bile geçirmemelidir. İşte ihtiyaç duyulan bu fikir “Evrensel Öğreti”dir.

Bu “Öğreti” İslam’ın akılcı, aydınlık, kucaklayıcı, barışçı ve sevecen gerçek yüzünü temsil etmektedir. “Öğreti” ile tanışanlar gerçek İslam’ı tanımaktadırlar. Hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda İslam işte böyle anlaşılmalı ve bu şekilde yorumlanmalıdır.

İslam “barış” dinidir. İsmi bile “barış” kökünden gelir. Çok sade bir dindir. Mensubu olmak kolaydır. İslam’ın şartları fakirler için üç, zenginler için beştir. Fakirler için Kelime-i Şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak yeterlidir. Zenginler bunlara ilaveten zekât verirler ve hacca giderler. Kelime-i Şehadet çok önemlidir. Çünkü Allah’ın varlık ve tekliğinin ikrarıdır, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğunun kabulüdür.

İslam her şeyden önce akıl ve barış dinidir. Kur’ân-ı Kerim, haksız yere bir insanı öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle bir tutar. Ancak günümüzde İslam maalesef bazı kesimler tarafından yanlış yorumlanmakta ve bu yüce dine haksızlık edilmektedir. “Öğreti” bu haksızlığa da bir son verecektir.

“Öğreti”nin başlangıç bölümünde, aşama yapmaları ve yeni bir çağa geçmeleri için tüm bilinçli varlıklara şöyle sesleniliyor: “’Sevin, verin ve erdemli olun!’ kelimeleriyle temellendirdiğimiz ‘Öğreti’ hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. ‘İdeal Toplum’ bu şekilde inşa edilecektir.”

Ahlak ve adalet çok önemli kavramlardır. Dinsel kökenli ahlakın yanında seküler ahlakın varlığını da kabul ediyoruz. “Ateist bir kişi de dindar birisi kadar ahlaklı ve erdemli olabilir.” diyoruz. Herkese anlayışla kucak açıyoruz.

Ayrıca “Öğreti”de “50 Erdem”in tanımlanmasıyla insan ve robotlara aynı anda adil ve objektif biçimde uygulanabilecek “evrensel çapta bir ahlak kodu kavramı” geliştirilmiştir. İnsanlığın selameti ve barışın temini açısından bu konu daima çok önemli bir rol oynayacaktır.

Düşmanlara karşı bile adaletli olunmasını tavsiye ediyoruz. Öyleyse terörist de teslim olduğu zaman kendisine adaletli davranılacağını bilecektir.

“Kaybedilmiş bir canı kim geri getirebilir?” sorusunu tekrar soruyoruz. Bize göre tek bir insan bile yeryüzündeki bütün malın, mülkün ve toprakların tamamından daha değerlidir.

Eğitimin gücüne inanıyoruz. Eğitimle iyi olmayacak, kazanılmayacak insan yoktur. Seven, veren ve “50 Erdem”in tamamına sahip olan kişi “İdeal Toplum”un sınırından içeriye adımını atmıştır. Artık o “Evrensel İnsan”dır. “Evrensel İnsan” aklını rehber edinmiştir. Sevecen ve barışçıdır. Her türlü şiddetten uzak durur ve çevresini de barışa teşvik eder. Bu nedenle öyle bir eğitim sistemi tesis etmeliyiz ki orada terörist değil “Evrensel İnsan” yetişmelidir. Marifet mevcut teröristleri yok etmek değil, onların içerisinden “Evrensel İnsanlar” çıkartabilmektir.

İslam’ın barışçı ve akılcı söyleminden süzülerek gelen “Evrensel Öğreti” şiddetin, açlığın, sefaletin ve cehaletin en iyi ilacıdır. İnsanlığı sevgiye, özgürlüğe, refaha, barışa, huzura ve mutluluğa götürecektir. Zamanla “Öğreti” geniş halk kitleleri ve devlet aygıtları tarafından benimsendikçe, terörizme zemin hazırlayan sosyo-ekonomik ve siyasi ortam da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Karşılıklı uluslar ve halklar barış içinde, dostça, kardeşçe yaşamaya gayret göstereceklerdir. Unutmayın ki barış refah getirir ve bu refahı herkes paylaşabilir.

Değerlerin düşüncesizce yitirildiği ve evrensel değerlerin ayaklar altına alındığı bir dünyada “Evrensel Öğreti” önemli bir rehber ve referans noktasıdır.

Teröristin bizzat kendisi için bile umut ışığı olan bu “Çok Sade Öğreti” insanlığın ufkunda bir güneş gibi parlamaktadır.

Allah’tan hayırlara vesile kılmasını niyaz ediyoruz…

 

Kutadgu Bilig

Orta Asya kökenli şair ve düşünür Yusuf Has Hacip, günümüzden bin yıl kadar önce yazdığı Kutadgu Bilig adlı eserinde diyor ki:

“Malını insanlara dağıt, yedir ve içir;

Mal seni kullanacağına, sen onu kullan.”

Burada vermenin gerekliliği ve şekli ne kadar güzel, ne kadar sade, ne kadar bilgece anlatılmaktadır. Siz de Yusuf Has Hacip gibi vermeyi tavsiye edin ve verin. Çünkü dünya malına tapmak ve servet hırsı bir felakettir. Sizi Allah’tan uzaklaştırır. Cömertlik ise O’na yaklaştırır.

Ne mutlu cömert olanlara ve böylece Allah’a yaklaşanlara.

Selam olsun onlara…

 

İnsanın Yaratılışı

Allah’ın her şeye gücü yeter. O, “Sonsuz Ötesi Gücü” ve “Sonsuz Ötesi İradesi” ile dilediğini dilediği şekilde yapar. İsterse her şeyi bir anda yaratır, dilerse tüm işleri bir sürece yayarak gerçekleştirir. Bu nedenle bilimin söyledikleri göz ardı edilmemelidir.

Bilimin verileri çok değerlidir. Akıllıca bir yaklaşım sonucu kutsal metinlerle bilim çok iyi bir şekilde uzlaşırlar. Hz. Âdem de ilk insan ve ilk peygamber olarak bilimle hiç çelişmeden bu tablo içindeki yerini alır. Hem Hz. Âdem’in topraktan yaratılışı Prof. Dr. Caner Taslaman’ın yaptığı gibi akıllıca izah edilir, hem de bilimin verileriyle hiçbir çelişki yaşanmaz. Böylece uyum sağlanır. Yeter ki olaylara iyi niyetle ve akıllıca yaklaşılsın. Çözülemeyecek hiçbir problem yoktur.

Ne mutlu akıl ve zekâ nimetlerini bilgece kullananlara.

Selam olsun onlara…

 

Önce Ahlaklı Olun

Düşünen ve eylemde bulunan bir varlık olarak insanın hem bireysel hem de sosyal yaşam içindeki eylemleri belirli ilkelere ve kurallara dayanmalıdır. Bu kurallardan kaynaklanan davranış biçimleri kişileri ve toplumları iyiye, güzele, doğruya, huzura, mutluluğa götürmeyi hedeflemelidir.

Napolyon, “Para, para, para!” derken biz senelerdir “Eğitim, eğitim, eğitim!” diyoruz. Şimdi buna ilaveten “Ahlak, ahlak, ahlak” diyoruz.

Siz çok iyi bir doktor, mühendis, avukat, öğretmen, sanatçı, bilim insanı, iş insanı, memur, işçi veya başka herhangi bir meslek sahibi olabilirsiniz. Ama aynı zamanda ahlaklı da olmasınız. Ahlaksız olduktan sonra allame unvanını taşısanız bile ne fark eder? Ayrıca dindar veya dinsiz olmanızdan önce ahlaklı olmanız daha önemlidir.

Karşınızdaki kişi çok büyük bir yazar veya sanatçı, meşhur devlet veya bilim insanı, milyarlar tutarında nakit parası ve holdingleri bulunan bir iş insanı olabilir. Böyle birisi eğer ahlaklı değilse o insana fazla değer vermeyin.

İş hayatında da ahlak çok önemlidir. Ahlaklı kişi, kariyerinde daha kolay ilerler. Ahlaksız kişinin başarıları ise geçici ve anlamsızdır. İnsan hangi meslek grubu içerisinde bulunursa bulunsun işini daima ahlaklı bir şekilde yapmalıdır.

İş yerinize bir eleman alırken adayların ehliyet ve yetenekleri birbirlerine yakınsa, daha ahlaklı olan tercih edilmelidir.

Dünyada senelerce süren savaşlar vardır. Barış yapmak üzere bir masanın etrafına toplandığınızda eğer yeterince ahlaklı ve erdemli değilseniz kalıcı bir barış sağlayamaz, sonuç alamazsınız.

Bir gün şöyle, bir gün böyle konuşan politikacılardan hayır gelmez. Zaten onlardan iyi devlet insanı da olmaz.

Devleti yönetecek kişilerin ahlaklı, erdemli ve ehliyetli olmaları çok önemlidir. Çünkü verilecek bir yanlış karar milyonlarca, milyarlarca kişinin canını, malını ve hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle devlet yönetimine getirilecek kişiler mutlaka ahlaklı olmalıdırlar. Hele Devlet Başkanlığı makamına seçilecek kişi, o ülkenin en ahlaklı ve erdemli kişilerinden birisi olmalıdır. Ülke ve dünya siyaseti, seçimler bu esasa göre kurgulanmalıdır. Politika yapacak kişilerin tamamı çok ahlaklı ve erdemli olmalıdır.

Birkaç gün sonra ülkemizde yönetim sisteminin belirlenmesi için bir referandum yapılacak. Bu yazıyı referandum öncesi yazıyorum. İnsanların bunun için birbirlerinin kalplerini kırdıklarını gördükçe üzülüyorum. Halbuki “Başkanlık Sistemi” veya “Parlamenter Sistem” olmuş ne fark eder? Önemli olan insan faktörüdür, insan kalitesidir. Sistemler elbette önemlidir. Ancak ondan da önemlisi, kişiye ait faktörlerdir. İnsana ait faktörler sistemden önce gelir. Siz ülkenize dünyanın en iyi yönetim şeklini de getirseniz, devletin başına seçeceğiniz kişi yeterince ahlaklı ve erdemli değilse problem çıkar. Bu nedenle öncelikle eğitim sistemine önem verip ahlaklı, erdemli ve vasıflı insanlar yetiştirmelisiniz.

İnsanlığın geldiği aşamada hâlen en iyi yönetim şekli demokrasidir. Demokrasi evrensel değerlerdendir. Ona sahip çıkılmalıdır ve demokrasi, geliştirilmelidir. Unutmayın ki demokrasinin bir bacağı seçimle gelip seçimle gitmekse, diğer bacağı da temel hak ve özgürlüklerdir; evrensel değerlerdir. Ancak insana ait faktörler yönetim sisteminden daha önemlidir. Seçeceğiniz kişi yeterince ahlaklı ve erdemli değilse, sizin çok iyi sisteminiz ancak o kişinin yolsuzluklarını azaltır, hiçbir zaman sıfırlayamaz. Ancak eğitime önem verir, ahlaklı ve erdemli bireyler yetiştirirseniz, yolsuzluk olmaz. Sisteminizin öngörülemeyen zaafları da yeri geldiğinde erdemli yöneticiler tarafından, kendiliğinden, adil bir şekilde kapatılır. Hissetmezsiniz bile. Şunu hiçbir zaman unutmayın; “işin içinde insan olduğu müddetçe” kişiye ait faktörler çok önemlidir ve sistemden önce gelir. Öyleyse sisteme ahlaklı insanlar yetiştirmek için eğitime çok ama çok önem verilmelidir.

Hz. Muhammed, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” diyor. Peygamberlerin tamamı ahlaklıdır. Allah dostları hep ahlak sahibidirler. Büyük filozoflar ahlak konusuna önem vermişlerdir. İçinde yaşadığı toplumu ve özellikle gençleri uyaran, onlara nasihatlerde bulunan, bu uğurda canını vermekten bile çekinmeyen Sokrates, gelmiş geçmiş en ahlaklı kişilerden birisidir. Aristo da mutluluğa giden yolda erdemli düşüncelerin ve erdemli davranışların önemini vurgulamıştır. Kant’ın ahlak felsefesi zaten meşhurdur.

Ahlak, bir toplumu ayakta tutan temel direklerdendir. Bunu bilen filozoflar binlerce yıldır ahlak konusu üzerinde fikir yürütmüşler, iyi ve kötüyü tanımlamaya çalışmışlardır. Ahlak ve erdemin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini çok tartışmışlardır. “Öğreti”de bulunan “50 Erdem”in ve “iyi, kötü, nötr” durumların tanımlanmasıyla bu tartışmalar artık sona erecektir. Ahlak konusunda evrensel bir norm ortaya çıkacaktır. Böylece binlerce yıllık rüya gerçeğe dönüşecektir. Ayrıca Schiller’in; Kant’ın ahlak yasasını sertlikle, despotlukla bizim biraz ağır bulduğumuz tarzda suçlaması da bir bakıma hafifletilmiş, uzlaşıya gidilmiş olacaktır. “50 Erdem” içerisinde bulunan “hoşgörülü olmak”, “orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak”, “hor görmemek ve ayıplamamak” gibi erdemler bu konuda bizlere yol gösterecektir.

Kant’a göre ahlaklı olmak evrensel bir görevdir ve ahlak kurallarına “her şart altında” uyulmalıdır. Ona göre bu, bireyin bizzat kendi hür iradesi ile, hiçbir çıkar gözetmeksizin, kendi vicdanı doğrultusunda kendisine verdiği bir emir ile gerçekleşmelidir. Ayrıca o kişinin ahlaklı davranışının temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli bir yasa olabilmelidir. Kant şu anda aramızda yok, istirahate çekildiği yerde rahat uyusun… “Öğreti”de; “50 Erdem” ve “iyi, kötü, nötr” durumların tanımlanmasıyla artık hem günümüzün hem de önümüzdeki bin yılların evrensel ahlak normları ortaya konmuş olmaktadır. Binlerce yıldır süren arayış sona erecektir. Ayrıca bu “50 Erdem” ile “iyi, kötü, nötr” durumların birlikte tanımlanması, yapay zekâ ve robot teknolojileri alanında kullanılabilecek ahlak kodlarını, normlarını da oluşturacaktır.

Platon binlerce yıl önce iyilik ve güzelliğin kişinin kendi içinde, ruhunun derinliklerinde zaten hazır bulunduğunu belirtmiştir. Öyleyse kişinin kendi içine doğru yolculuk yaparak Allah tarafından özüne yerleştirilen iyiyi, güzeli ve doğruyu açığa çıkartması; ahlaklı olması gerekir. Ancak ahlak kurallarının topluma yerleştirilmesi ve yaygınlaştırılması konusunda eğitimin önemi de iyi anlaşılmalıdır.

“Öğreti” aslında ahlak temelli bir öğretidir. Ahlak öğretisidir. “50 Erdem” çok önemli olup, bu erdemlerin tamamına yakını ahlak ile ilgilidir. “Öğreti”ye göre ahlaklı bir kişi sadece kendi çıkarlarını ve mutluluğunu düşünerek değil, kendisi dışındaki diğer varlıkların mutluluğunu da hesaba katarak hareket etmelidir. Ayrıca “Öğreti”de akıl çok önemlidir ve akıllı kişilerin aynı zamanda ahlaklı olmaları beklenir. Akıllı ve ahlaklı bir kişi ise toplumun çıkarlarını asla göz ardı etmez.

İnsan kendini ruhen huzurlu, özgür ve ahlaklı hissederse mutluluğu daha kolay yakalar. Erdemler kişiyi mutluluğa doğru götürür.

Ahlaklı insanlar hem bu dünyada hem de ahirette daha avantajlı konumdadırlar. Ahlaklı ve erdemli kişiler Allah’a yaklaşan, O’na doğru koşan kişilerdir. Ahlaklı ve bilge insanın Allah dostu olması daha kolaydır.

Daima ahlaklı olun ve seçimlerinizi ahlaklı yapın. Yönetim kademelerine hep ahlaklı ve erdemli insanları seçin.

Hangi yönetim sistemini tercih ederseniz edin, ne iş yaparsanız yapın, önce ahlaklı olun…

 

Evrensel Ahlak Öğretisi Rehberimizdir

Evrensel Ahlak Öğretisi” tüm bilinçli varlıklar için mutluluğa açılan kapıdır. Bütün ihtiyaç ve arayışlara cevap verecek; gelecek bin yılların ahlaklı “İdeal Toplum”unu, hizmet için var olan “Teknik Devlet”ini inşa edecektir.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” mükemmel bir liderdir. Eğitimi temel alarak her şeyi yeni baştan yapılandıracak, şahane bir sistem kuracaktır. Böylece, emekliler dahil hiç kimse açlık sınırının altında maaş almayacak; tüm dünyada açlık, sefalet ve cehalet ortadan kalkacaktır. Küresel çapta adil paylaşım gelecek; yoksullar ve diğer bütün kesimler “Öğreti”nin nimetlerinden faydalanacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” ahlakın evrensel kurallarının yazıldığı kitaptır. Bu kitapta sizden, erdemli ve ahlaklı olmanız isteniyor. Bu kitap, sadece insanları değil, robotları bile ahlaklı kılacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” zihninizdeki tüm soruları cevaplayacak öğretmendir. Sizi, pek çok büyük düşünürün maruz kaldığı entelektüel krizlerden koruyacak, beyin konforunuzu sağlayacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” aynadır. Makamınızı açıkça gösterir. Ondan aldığınız ilham sizi yükseklere taşıyacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” binlerce yıl boyunca önünüzü aydınlatacak ışıktır. Onunla karanlıklar aydınlanacaktır.

“Evrensel Ahlak Öğretisi” barışa, refaha, özgürlüğe, huzura ve mutluluğa götürecek rehberdir. Sizi hedefe ulaştıracaktır.

Pozitif enerji, huzur ve mutluluk mu arıyorsunuz? O hâlde bu “Çok Sade Akılcı Öğreti”ye koşun. “50 Erdem”i benimseyin. Onları edinin. Tekâmül basamaklarında yükselin. Tekâmül ettikçe daha huzurlu ve daha mutlu olacaksınız. Sonunda O’na kavuşacaksınız. “Evrensel Ahlak Öğretisi” mutluluğa giden yoldur.

Herkese ebedî saadetler diliyoruz.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

“Bu kitap, sadece insanları değil, robotları bile ahlaklı kılacaktır.”

 

Evrensel Düşünmek Faydalıdır

FIFA’nın 2018 yılında düzenlediği son Dünya Futbol Şampiyonası da gösterdi ki evrensel düşünmek faydalıdır.

Finalde Hırvatistan’ı 4-2 gibi önemli bir skorla yenerek kupayı kazanan Fransa takımı çeşitli ırklardan ve değişik etnik kökenlerden futbolcular barındıran evrensel anlayışla oluşturulmuş bir ekipti. Kupayı kaybeden Hırvatistan ise sahada 11 Hırvat futbolcu ile mücadele ediyordu. Tabi ki sonuçta zafer evrensel düşünenlerin oldu.

Görüyoruz ki Fransa’nın şampiyonluğunda göçmen futbolcuların rolü büyük. Fransa göçmenlerin entegrasyonu konusunda önemli mesafeler kat etmiş. Ancak göçmenler ve mülteciler bütün dünyada hâlen önemli sorunlarla karşı karşıya. Umarız ki Fransa’da ve diğer tüm ülkelerde göçmenlerin ve mültecilerin mevcut problemleri çözülür.

Mülteciler sorunu dünyanın kanayan yarasıdır. Özellikle Avrupa’nın mülteciler konusundaki tutumu içler acısıdır. Denizlerde can veren mültecilerin sayısı binleri bulmaktadır. Buna karşılık Avrupa ülkelerinin kabul ettiği mültecilerin sayısı çok düşüktür. Mültecilere yapılan yardımlar da yetersizdir. Hâlbuki mülteci konusu insanlığın ortak sorunudur. Bütün dünya ülkeleri bir araya gelerek artık bu konuda kalıcı bir çözüm üretmelidirler.

Dünyada zenginler ve fakirler arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizlik ve savaşlar insanları perişan etmektedir. Bu insanlar kendi ülkelerinde yeterince mutlu, müreffeh, özgür olsalar ve güvenlik içinde yaşasalar; çoluk çocuk ailece küçük bir deniz teknesinin içine doluşarak hayatlarını böylesine tehlikeye atarlar mı?

Bu bağlamda Türkiye’nin Suriye’deki savaştan kaçarak gelen mültecilere sahip çıkması evrensel bir doğrudur. Türkiye bu tavrını sürdürmeli ve mülteciler konusunda akıl dolu, bilimsel, gerçekçi politikalar geliştirmelidir. Akılcı ve sağduyulu bakış, insanı sevmeyi gerektirir. Evrensel düşünenler uzun vadede hep kazançlı çıkarlar. Mültecileri bağrına basan Türkiye de sonuçta kârlı çıkacaktır.

Bilim ve teknoloji alanında da evrensel düşünenler kazançlı çıkarlar. Bu alanda dünyanın bir numarası olan Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllar boyunca bilim insanlarına kapılarını açmış ve onlara geniş imkânlar tanımıştır. Önemli bilim insanlarının Amerika’ya göçü adeta tarihin akışını değiştirmiştir. Bu göçmenler Amerika Birleşik Devletleri’ni önemli yerlere taşımış, uzay yarışında öne geçirmiştir.

Aslında Amerika’da Kızılderililer hariç herkes göçmendir. Harvard Üniversitesine ismi verilen değerli şahsiyet John Harvard bile İngiltere doğumlu bir göçmendir. Bu nedenle American Association of Neurological Surgeons üyesi bir doktor olarak mevcut Amerikan Başkanı’nın göçmen karşıtı politikalarını ve ırkçı söylemlerini yanlış buluyorum.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye, Almanya’daki baskıcı rejimden kaçan bilim insanlarına bağrını açmış ve onları özellikle üniversitelerde istihdam etmiştir. Bu tavrı sonucunda Türkiye çok kazançlı çıkmış ve ülkedeki üniversitelerin gelişimi büyük bir ivme kazanmıştır.

Ekonomide de evrensel düşünenler kazanacaktır. Maalesef bazı Devlet Başkanları son zamanlarda dünyada bir ekonomik savaş başlatmışlardır. Evrensel düşüncenin tam aksi istikamette olan bu yaklaşımın uzun vadede hiç kimseye faydası yoktur. Kısa ve orta vadede bazı ülkeler kârlı çıkacakmış gibi görünse de uzun vadede ekonomik savaş tüm insanlığa zarar getirir. Dünya ticaretini baltalamak yerine el ele vererek geliştirmek, artırmak ve paylaşılacak ekmeği büyütmek insanlığın yararınadır.

İnsanlık tarihinde bin yıl bile kısa bir süredir. Yanlış düşünen, hatalı davranan, ırkçı söylemlerde bulunan bazı Devlet Başkanları ve Başbakanların dönemi uzun insanlık tarihi içinde sadece küçük birer parantezden ibarettir. Zamanla o parantez kapanır ve insanlık, yoluna devam eder. Sonuç olarak uzun vadede hep evrensel düşünenler kazanır.

Siz farkında olmasanız da insanlık uzun vadede iyiye doğru gider. Arada gerileme dönemleri, savaşlar ve bazı parantezler olabilir; fakat insanlık bunları uzun vadede daima aşmasını bilir. Bin yıllar sonrasından geriye doğru bakan insanlık burada yazılanların ne kadar doğru olduğunu görecektir. Öyleyse hep evrensel düşünelim ve evrensel adımlar atalım.

Bugün bile yeryüzündeki devletlerin yöneticileri evrensel düşünceyi esas alıp birlikte akıllıca hareket etseler; çevrenin kirletilmesi, iklim değişiklikleri, gelir dağılımındaki adaletsizlik, nükleer silahların insanlığı tehdit etmesi gibi pek çok küresel çaptaki problemi çözebilirler.

Günümüz dünyasında ülkeler arasında bazı birliktelikler ve gruplaşmalar görülse de insanlık hâlen “Ulus-devletler” dönemini yaşamaktadır. Bu sürecin arkasından evrensel düşünceyi ve demokrasiyi önde tutan “Teknik Devlet” aşaması gelecektir. Sonrasında demokrasinin zirve yaptığı “Global Teknik Devlet” kurulacaktır. Daha sonra çok önemli roller üstlenecek “Galaktik Devlet” aşamasına geçilecektir. Nihayetinde “50 Erdem”in tamamına sahip bilgelerce yönetilecek “Evrensel Devlet”e ulaşılacaktır.

Bütün bu aşamalar birer birer geçilirken insanlık yeryüzünde ve uzayda karşısına çıkacak tüm problemleri aklını kullanarak, evrensel bir bakış açısıyla çözecektir. Evrensel bakış açısı sadece “Öğreti’nin Öğretmenleri” için değil, herkes için gerekli olacaktır. Bu nedenle evrensel düşünce tarzı eğitimin bir parçası olarak ailede, okullarda ve internet ortamında insanlara sunulacaktır.

İnsanlığın gidişi yerelden evrensele doğrudur. Bunu fark eden toplumlar öne çıkacak, lider olacak ve öncü rolü oynayacaklardır.

Ne mutlu evrensel düşünenlere ve bu yolda insanlığa hizmet verenlere! Allah ırkçıları değil evrensel düşünenleri sever.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

En Zengin İnsan Kimdir?

Dünya hayatında çok farklı zenginlikler vardır. Kimisi mal, mülk, para, altın zenginidir. Kimisi de sağlık, akıl, zekâ, ahlak, erdem, ilim ve iman zenginidir. Allah’ın bazı nadir kullarında bu zenginliklerin tamamı da bulunabilir.

Sağlık, bilinç ve akıl ile birlikte en büyük zenginlik ahlak ve erdem zenginliğidir. “Öğreti”de yer alan “50 Erdem”den biri de “Zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak”tır. Akıl çok faydalı bir rehberdir ve kişiyi dosdoğru imana ve ahlaka götürür. Akıllı insan ayrıca ilim peşinde koşar. Akıllı insanın imanı ve ilim peşindeki gayretleri ileri düzeydedir. İman, ilim ve ahlak ise çok önemli zenginliklerdir. Böylece akıllı ve erdemli insan ilaveten bu zenginliklere de kavuşur. Akıl ile birlikte el ele yürüyen iman ve ilim, kişiyi her iki cihanda aziz kılar. Zaten ahlak ve erdem zengini bir kişinin arkasından, önem vermemesine rağmen, dünya zenginlikleri de gelir. Dolayısıyla ahlak ve erdem zenginliği eşsiz zenginliktir.

“Öğreti”nin “Ruh – Beyin – Akıl – Zekâ” başlıklı bölümünde, Allah’ın bir insana dünya hayatında verebileceği en büyük nimetler olarak sağlık, bilinç ve aklı göstermiştik. Akıl kişiyi ayrıca ilim, iman ve ahlaka da götürür. Verdiği her türlü nimet için Rabbimize “Sonsuz Ötesi” şükürler olsun.

Her sene medyada dünyanın en zengin insanlarının listesi yayınlanmaktadır. Bu listenin en üst sıralarında yer alan birisinin şayet sağlığı yerinde değilse en fakir bir işçi veya köylü bile gerçekte ondan daha zengindir. İşte sağlık böylesine büyük bir servettir.

Sağlıktan sonraki en büyük nimetlerden birisi ‘akıl’dır ve ‘akıl’ kişiyi ilme de götürür.

Hz. Muhammed’e göre en büyük rütbe ilim rütbesidir. “50 Erdem”in içerisinde “bilgiye ve öğrenmeye açık olmak” ve “eğitime önem vermek” gibi erdemlerin bulunması bu tekâmülün bir devamıdır.

İnsanların tamamına yakınının “Çıkarlar, çıkarlar, çıkarlar!” dediği bir dünyada “Değerler, değerler, değerler!” diyerek “50 Erdem”e sahip olmaya çalışmak ayrıca önemlidir.

Allah bizlere bilinç ve akıl gibi çok yüce nimetler vermiş. Öyleyse aklımızı kullanarak Allah’tan afiyet dilemeliyiz.

Afiyet kavramının içerisinde sağlık, huzur ve mutluluk da vardır. “50 Erdem”in tamamını edinmeye ve ilmimizi artırmaya çalışmalıyız. Daima ahlaklı ve erdemli eylemler ortaya koymalıyız.

Allah bizlere diyor ki: “Aklınızı kullanın, ahlaklı ve erdemli olun. Hem dünya hem de ahiret zenginliklerine kavuşun.”

Hiç şüphesiz, Allah, ahlaklı ve erdemli varlıkları sever…

 

En Güzel İnsan Kimdir?

Tarzını onaylamadığımız “Miss Universe” yani “Kâinat Güzeli Yarışması” her yıl yeryüzünün değişik kentlerinde yapılmaktadır.

Bu yarışmada jüri üyeleri belirli kriterleri göz önünde bulundurarak dünyanın en güzel kadınını seçmektedirler. Biz ise konuyu daha geniş kapsamda ele alıp “En güzel insan kimdir?” diye soruyor ve bu yarışmaya cinsiyet farkı gözetmeksizin tüm insanları davet ediyoruz.

Bizim yarışmamızın kriterleri çok daha farklı ve evrensel olacaktır. Yarışmacılar “Öğreti”nin bakış açısıyla değerlendirileceklerdir. Kim daha çok seviyor, veriyor ve erdemli oluyorsa en güzel insan tacını o giyecektir.

Bu yarışmada, yarışmacılar “50 Erdem”in ne kadarına sahip diye hassas bir şekilde değerlendirildiğinde enteresan sonuçlar ortaya çıkabilecektir. Mesela 200 kilogram ağırlığındaki bir kişi bile “En Güzel İnsan” yarışmasını kazanabilecektir. Fakat finale kalan yarışmacılar iç güzellikleri yani erdemleri açısından eşit puanlara sahipse o zaman fiziksel kriterler devreye girecek, daha fit olan kişinin birincilik şansı artacaktır.

Yalnızca estetik değil, sağlık açısından da bir insanın normal kiloda ve fit olması tavsiye edilir. Bu nedenle kişiler beslenme, temizlik, spor ve uyku düzeni gibi sağlığın bilimsel bütün kurallarına harfiyen riayet etmelidirler. Sağlıklı bir çevrede, huzurlu şekilde, “Öğreti”yi anlayarak bilgece yaşamalıdırlar.

Allah, iman ve sağlık gibi kavramlar çok hassas ve yücedirler. Bu kavramlar söz konusu olduğunda insanlar şüpheli şeylerden dahi uzak durmalıdırlar.

Estetik ve güzellik bir değerdir. Ancak iç güzelliği daha üstün bir değerdir. Reşat Nuri Güntekin, “Çalıkuşu” isimli eserinin kahramanı Feride’ye, “Bence, gönül güzelliği göz, yüz güzelliğinden daha iyi bir şey…” cümlesini söyleterek iç güzelliğinin önemini vurguluyor. Akıllı kişiler iç güzelliğini daha fazla önemserler ve günlük yaşantılarında buna çok dikkat ederler.

Hayatın değişik alanlarındaki tercihlerde, özellikle de eş seçiminde iç güzelliği yaklaşımına önem verilmelidir. İç güzelliğine sahip olanlar her yerde el üstünde tutulmalıdır.

Allah güzeldir, güzel isimleri vardır. Güzellik O’ndan gelir. “El-Latîf”, “El-Bedî”, “El-Bâri”, “El-Musavvir” O’nun güzel isimlerindendir.

Allah, iç güzelliğine sahip kişileri çok sever. İç güzelliğini daha üstün tutanlara; sevenlere, verenlere ve erdemli varlıklara selam olsun…

 

En Akıllı İnsan Kimdir?

Akıl; düşünme, anlama, idrak etme, kavrama, iyiyi kötüden ayırt etme, menfaatini bilme ve tedbir alma yeteneğidir. Akıl ruhun bir fonksiyonudur.

İnsan kendisini, içinde bulunduğu ortamı, zamanı ve mekânı aklıyla kavrar. Aklını kullanarak çevresindeki varlıkları, olayları; beş duyu, zekâ, sezgi, ilham, vahiy ve bilimsel verilerin yardımıyla değerlendirir; onlarla olan ilişkilerini tanzim eder. Bütün bu işleri yaparken, fonksiyonlarından biri de zekâ olan muhteşem beyin insanın hizmetindedir.

Akıllı insan yalnızca yakın çevresini idrak etmekle kalmaz, aynı zamanda nasıl bir evren içinde yaşadığını ve kendisinin oradaki yerini de araştırır. Bütün bunları yaparken zekâ, sezgi ve ilhamlarına bilimsel verileri ekler. Yaşadığı zaman dilimine ait çağdaş bilimden, kuantum fiziğinden, kozmolojiden istifade ederek “Ben nasıl bir evrende yaşıyorum?”, “Zaman ve mekân nedir?”, “Biz kimiz?”, “Nereden gelip nereye gidiyoruz?” gibi soruların cevabını araştırır, fiziğin bittiği noktada metafizik yaklaşım ve vahye müracaat etmekten çekinmez. Düşünce ufkunu kısıtlamaz.

“E Uzayı” ve “E Zamanı”, Tanrı’nın dokusu (THE TISSUE OF GOD) içinde gerçekleşen Büyük Patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) ile yaratılmıştır. “E Evreni”, başlangıcından itibaren sürekli genişlemektedir. İçinde galaksi süperkümeleri, galaksi grupları, galaksiler, karadelikler, nebulalar, güneşler, gezegenler, uydular, meteorlar ve daha pek çok şahane varlık ve enerji türlerini barındıran; bizlere sanki uçsuz bucaksızmış hissini veren bu evren, ne muhteşem bir sanat eseridir.

Hawking’in de belirttiği gibi; sınırlarını henüz kavrayamadığımız bu koskocaman evrendeki yüz milyarlarca yıldız kümesinden sadece birisinde bulunuyoruz. Öylesine büyük bir evrende yaşadığımızı anladık ki, 500 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir süpernovanın patlamasını tespit ettiğimizde, bunun 500 milyon yıl önce yaşanmış bir olay olduğunu artık biliyoruz. Çünkü o süpernova patlaması öylesine uzaklarda bir yerde gerçekleşti ki, ışığı bize ancak 500 milyon senede ulaşabildi ve olayı biz şimdi fark edebildik. Yani dinozorların bile henüz yeryüzünde bulunmadığı döneme ait bir olayı ancak bugün görebildik. Senelerdir bilim insanları o yıldıza baktıkça kendilerine doğru gelen ışığını algılıyorlardı, hâlbuki yıldız 500 milyon senedir orada yoktu. Bu da gösteriyor ki evren muazzam büyüklüktedir ve insanlık henüz evrenin bugünkü hâlini bile izlemekten acizdir.

Kozmik ölçülerle kıyaslandığında, günümüzde insan hayatı çok kısadır ve ancak saniyelerle ifade edilebilir. Evrenin başlangıcından günümüze kadar geçen süre bir yılmış gibi farz edilirse; Sümerler, Mısırlılar ve Romalıların Aralık ayının, 31. gününün, son saatinin, son dakikasının, son 10 saniyesi içinde yaşadıkları görülür.

Böylesine büyük, böylesine şahane bir evren içinde yaratılmış olan insan, harika bir makinenin çok daha ötesinde bir varlıktır. İnsan; bilinciyle, aklıyla, iradesiyle ve ilmiyle yeryüzündeki halife konumundadır. “Büyük Oyun”un içindeki en önemli aktörlerdendir. Allah, sıfatları ve isimleriyle bütün varlıklar üzerinde tecelli ederken en kâmil manada insanlar üzerinde tecelli etmektedir. Bütün bu özellikleri nedeniyle insan çok değerli bir varlıktır. Onda “Yüce Yaratıcı”ya ait özellikler vardır. Ruhlar ilk yaratıldığı zaman “Evrenin Tek Sahibi”ni gördüler ve iman ettiler. Sonra her ruh belirli deneyimleri yaşamak ve “Büyük Oyun” içerisindeki rolünü oynamak üzere yeryüzüne gönderilmeye başlandı. Burada bedenlenerek bir ömür geçirilecek ve kimin daha iyi işlerle meşgul olduğu, kimin tercihlerini daha doğru yaptığı, kimin rolünü daha akıllıca oynadığı ortaya çıkacaktır. Akıllı kişi; insanın, Tanrı’nın kendi ruhundan üfleyerek yeryüzüne gönderdiği “nazlı bir misafir” olduğunu bilir ve davranışlarını ona göre ayarlar. Hiç kimseyi incitmez, kalp kırmaz.

Binlerce yıl önce inşa edilen Delphi’deki tapınağın giriş kısmında “Kendini bil” diye yazıyordu. İnsanlar tapınağa girerken önce bu yazıyı okuyor sonra içeriye giriyorlardı. Bu çok önemli evrensel anlayış aynı zamanda Sokrates’in öğretisinde ve daha eski öğretilerde de vardı. Kendini bilen kişi öncelikle kendisini iş edinir. “Büyük Oyun”un içindeki diğer aktörleri suçlamadan önce kendine bakar ve kendisiyle hesaplaşır. Herkesin kendi rolünü oynadığını bilir. Öncelikle kendi nefsini terbiye etmeye ve tekâmül basamakları içerisinde yükselmeye çalışır. Bu evrensel söylem insanı ezelî ve ebedî bir yönü olduğu konusunda da uyarır. Akıllı insan bu sözden yola çıkarak içine doğru yolculuk yapar ve “Yüce Yaratıcı”yı orada bulur. Akıllı insan kendisinin de her varlık gibi “Ana Ünite”nin bir parçası olduğunu bilir ve ona göre yaşar. Bütün mahlukatı sever ve onları incitmez. Kendini bilmenin sırrına eren kişi her adım atışında, yapacağı her işte kim olduğunu unutmaz. Ebediyen yok olmayacağı inancı içerisinde yaşar ve mutlu bir hayat sürer. En zayıf anında bile içindeki “İlahi Nefes”le çok güçlü atılımlar yaparak harikalar yaratır.

“Ana Ünite”den yeryüzüne gönderilen insanlık kendini bilse de bilmese de orada rehbersiz bırakılmadı. Kendisine peygamberler, rehberler, bilgeler, kitaplar, öğretiler gönderildi. Vahiy, “İlahi Frekanslar”, ilham, sezgi ve ilimle desteklendi. Aslında çok kısa bir süre dünyada misafir edilmekte ve o “nazlı misafir” günü geldiğinde asli vatanına yani “Ana Ünite”ye geri döndürülmektedir. İnsan gibi evrenin de belirli bir ömrü vardır. Allah dilediği zaman sahne kapanacak ve “Büyük Oyun” sona erecektir. Ne bir dakika önce ne bir dakika sonra…

Evren yaratılırken belirli bir nizam oluşturulmuş, içine doğa yasaları konmuştur. Tanrı, bu düzenin araştırılmasını yani bilimsel çalışmalar yapılmasını teşvik etmektedir. Bilimde ilerledikçe insanlık Tanrı’nın yüceliğini daha iyi kavrayacak ve O’na daha çok yaklaşacaktır. Kişi hem inançlı birisi hem de araştırmalarını tarafsızlıkla yürüten iyi bir bilim insanı olabilir.

Başlangıçta, dünyada sıcaklık çok yüksekti. Sonra yerküre giderek soğudu, bildiğimiz canlıların yaşamasına uygun hâle dönüştü ve hayat başladı. Her şeye gücü yeten “Yüce Yaratıcı” istediği şeyi istediği gibi yaratır. Dilerse bir anda yaratır, dilerse evrim sürecini kullanır. Bilimsel verilerle gerçek kutsal metinler bir araya getirilip akıllıca yorumlanırsa, birbirleriyle çelişmezler.

Dünya hayatının her saniyesi çok değerlidir. Çünkü ebedî hayat dünyada kazanılır. Bu nedenle akıllı insan yaşadığı her anın kıymetini bilir ve zamanı iyi değerlendirir. Gelişmeye, ilerlemeye ve tekâmüle gayret eder. Akıllı insan ahlaklıdır. “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran.” prensibini düstur edinir. Mümkün mertebe sever, verir ve “50 Erdem”in tamamına sahip olmaya çalışır. Bu yüzden toplum içinde itibarlı konumdadır. İyilik yapmayı sever, cömerttir. Lüzumsuz konuşmaz ve konuşunca da ne konuştuğunu bilir. Hareketleri dengeli ve tutarlıdır. Gerektiğinde danışmaktan çekinmez. Çalışkandır fakat hırslı değildir. Dünyayı ve bütün evreni çekip çeviren büyük bir gücün varlığından haberdardır ve bu durum davranışlarına yansır. Akıllı insan ateist olamaz. Kendisine doğduğu günden itibaren Tanrı hiç anlatılmamış bile olsa, Tanrı’yı aklıyla bulur. Tercihlerini iyiden, güzelden ve doğrudan yana yapar. Kendini bilir, doğruyu görür, gerçeği bulur. Akıllı kişi pozitif düşüncelidir ve ümitvârdır. En üzüntülü gününde bile “Bugün hayatımın geriye kalan kısmının ilk günüdür.” der ve ömrünün kalan kısmını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır.

Akıllı insan dünyadaki gelir dağılımının bozulmasını, açlığın giderek artmasını, yeryüzünün akciğerleri olan ormanların katledilmesini, ozon tabakasının delinmesini, dünyanın önemli su kaynaklarının korunamamasını, çevre kirliliğinin önlenememesini önemli problemler olarak görür ve bu “akılsızca” davranışların bir gün insanlığın felaketiyle sonuçlanabileceğini idrak eder.

Akıl, irade ve nefis ruhun fonksiyonlarıdır. Nefis görmezden gelinmemeli, meşru ve etik yollardan, hiç kimseye zarar verilmeksizin tatmin edilmelidir. Akıllı insan yaşadığı her ânın kıymetini bilerek mutluluğa daha yakın durur.

Lisedeki bir derste öğretmenimiz sormuştu: “Geçmiş mi daha önemlidir, gelecek mi?” Öğrencilerin bir kısmı geçmiş, bir kısmı gelecek daha önemlidir tezini savunurken ben “Şimdiki zaman daha önemlidir” demiş ve öğretmenimden iltifat dolu sözler işitmiştim. Çünkü geçmiş yaşanıp bitmiştir, gelecek ise henüz gelip gelmeyeceği bile belli olmayan meçhul bir ekrandır. Zaman dönüşü olmayan bir nehir gibi akıp giderken biz sadece ekranın bir yüzünde yer alır ve yalnızca anları, şimdiyi yaşarız. Anların dışında kalanların varlıkları bile tartışmalıdır. Çünkü geçmiş olup bitmiştir ve artık sadece belleklerimizde kalmıştır. O artık yoktur. Ben klavyede şu anda son harfimi yazarken bile bir önceki an geçmişte kalmıştır, artık yoktur. Siz bu satırları okurken de aynı şey geçerli olacaktır. Yalnızca anları yaşayacaksınız. Her türlü duygu an içinde yaşanır. Acı, üzüntü, haz, keyif, mutluluk ve aşk hep an içinde gerçekleşir. Hem geçmişe takılıp kalmamak hem de gelecek endişesi ve stresiyle yaşamamak için anların kıymeti bilinmelidir. Böylece insan daha mutlu olur. Zaten insan bilgelik yolunda ilerledikçe huzuru ve mutluluğu da giderek artar. Borges bir şiirinde diyor ki:

“Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.

Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.

Anlar, sadece anlar…

Siz de ânı yaşayın!”

Akıllı insan geçmişe ve geleceğe takılıp kalmaz, ânı yaşar. Siz de zamanın evladı olun ve ânı en iyi şekilde yaşayın. Anları iyi değerlendirirsek sonuçta ortaya koyduğumuz eser de iyi olur.

Gerçekten de hayat, bölünmez parça olan anlardan ibarettir. Buna karşılık bizler bu hayatta çok kısa kalan misafirleriz. Allah ise önsüzdür ve sonsuzdur. Öyleyse Yüce Mevlâna’nın sözüne kulak verelim: “Sen seni sımsıkı tutana sarıl sımsıkı, ön de O’dur son da O’nu bul sen…” O’nu bulmadıktan sonra binlerce yıl da yaşasak neye yarar?

Akıllı insan kaybettiği şeyler için çok fazla üzülmez, bulduğu şeyler için aşırı sevinmez. Duygularında da dengelidir. O bilir ki insanlar etik kurallara uygun yaşayarak hayattan keyif ve haz alabilirler. Yine o bilir ki iyilik, doğruluk ve yüce duygulara yönlendiren ruhun sesini dinleyenler kârlı çıkarlar.

Bilinç ve akıl bir insanın sahip olabileceği en değerli nimetlerdir. Dünya hayatında bilincin açık olabilmesi için beyin sağlığı dahil genel vücut sağlığı gerektiğinden en değerli nimet sağlık olmaktadır. İnsan bütün bunların kıymetini iyi bilmeli ve o yüzden sağlığına çok dikkat etmelidir. Sağlık insana verilmiş kutsal bir emanettir. Bu nedenle sağlığa zararlı bir şeyi bile bile yemek, içmek veya sağlık için tehlikeli olabilecek bir eylemi gerçekleştirmek günahtır. İbadet gayesiyle bile olsa kişinin sağlığını tehlikeye atması doğru değildir. Hakiki bir din veya öğreti kişinin varlığını, sağlığını, huzurunu, mutluluğunu korumalı ve yaşam kalitesini yükseltmelidir.

Bilinçli her varlığın dini, ancak aklı kadardır. Allah’ı aklı kadar anlayabilir ve idrak edebilir. İbadetleri, sevmesi, vermesi ve erdemli olması aklı kadardır. Dolayısıyla ahlakı da aklı kadardır. Aklı olmayanın dinî sorumluluğu bile yoktur. Herkes aklı oranında sorumlu tutulacaktır. İnsanlar günlük yaşantıları esnasında herhangi bir olay veya durumla karşılaştıklarında, bunun iyi, kötü veya nötr durumlardan hangi kategoriye girdiğini akılları ile ayırt edecekler ve kendilerine verilmiş irade ile de tavırlarını belirleyeceklerdir. İnsanın aklını kullanarak iyiyi, güzeli, doğruyu ve hakikati araması, ayırt etmesi beklenir. Sonra da iradesini kullanarak iyinin, güzelin ve doğrunun peşinden gitmesi istenir.

Akıllı kişi erdemlidir. Dolayısıyla ahlaklıdır, iyi huyludur, adildir, temizdir, kibardır, sabırlıdır, kanaatkârdır, alçakgönüllüdür, cömerttir, hoşgörülüdür ve asildir. Ona bilgelik ve mutluluk çok yakın mesafededir. O; her türlü zenginlik, emek, zekâ, irade, yetenek, para, güç, şan ve şöhretin ancak aklın emrine girerek hizmet ederlerse bir anlam kazanacağını bilir.

Dünya ve ahiret mutluluğu için kişinin Tanrı’ya inanması, ölümün son olmadığına iman etmesi, yaşadığı sürede iyi işler yapması önemlidir. Akıllı insan eninde sonunda Tanrı’yı bulur. Bir gün gelip yaptıklarının ve yapması gerekirken yapmadıklarının hesabını vereceğini bilir. Etik olmayan işlerden kaçınır, kimseye zarar vermez. “Yüce Yaratıcı”nın değil, kendisinin ibadete ihtiyacı olduğunu bilir. Hem dünya hem ahiret hayatı için gerektiği kadar çalışır. Bir sonraki yaşamın ebedî olduğunu bilerek dünya/ahiret dengesini ona göre kurar. Sever, verir ve erdemli olur; böylece akli kapasitesini kullanma yeteneği de giderek artar. Çünkü iyilikler iyilikleri, güzellikler de güzellikleri davet eder.

Akıllı insan eğitime önem verir, ilmini artırmaya çalışır. Kendisine bir harf öğretene bile çok saygı duyar, minnettar kalır. Bu yüzden öğretmenleri ve ilim insanlarını el üstünde tutar. Baş tacı eder.

Evrenin muazzam büyüklüğü ile kıyaslandığında toz zerresinden daha küçük kalan bir gezegende yaşayan insanlık âdeta bir varmış bir yokmuş gibidir. Gönüller Sultanı Yunus Emre ne güzel söylemiş:

“Mal sahibi, mülk sahibi;

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan mülk de yalan;

Var biraz da sen oyalan…”

Hepimiz malımızın ve mülkümüzün sadece emanetçisiyiz. Bilgelerin dediği gibi; hakikatte mülk “Ne senin ne de benim.”

Bu dünyadan kimler gelip geçmedi ki? Ne imparatorlar ne krallar ne sultanlar ne Devlet Başkanları geldi geçti. Hangisi baki kaldı? Hani Sezarlar, Süleymanlar nerede? Ramses, İskender, Napolyon, Hitler, Stalin nerede?

En büyük yanılgı dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmaktır. Yakın bir gelecekte insanlık “ölümsüzlüğü” bulup milyarlarca yıl yaşasa bile, sonuçta yine bir son vardır ve dönüş O’nadır.

Kimisine göre ölüm “meçhule yolculuk” iken Mevlana’ya göre “düğün gecesi”dir. Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde şöyle diyor:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

Bu ne müthiş bir gerçek ne ibretlik bir olay ki, O’nun karşısında herkes eşit. Ruh bedenden ayrıldıktan sonra kral da bir, köle de… Ancak ölüm son değil hakiki bir başlangıç. Asli vatana dönüş. Ebedî hayata açılan kapı, büyük randevu… Allah ile buluşma. O’ndan geldik ve tekrar O’na dönüyoruz…

Akıllı insan, imanlı bir şekilde ve bilgece düşünerek o gün geldiğinde gerçekleri kabul etmesini bilir. Ancak bu onun bilimsel çalışmalar yaparak “ölümsüzlüğü” aramasına da engel değildir. Çünkü o, dünyaya da ahirete de gerektiği kadar değer verir.

Öyleyse bütün bu tespitlerimizin ışığı altında artık hükmümüzü verebiliriz:

En akıllı insan; öncelikle “50 Erdem”in tamamını edinerek ahlaklı bir hayat süren insandır. İlaveten; “Öğreti” rehberliğinde içinde yaşadığı zamanı, mekânı ve kendisini layıkıyla bilip değerlendirerek dünya/ahiret dengesini iyi kuran; seven, veren, tekâmül basamakları içerisinde en yükseğe çıkmaya çalışan, sonuçta Allah’ın rızasını kazanan, O’na ulaşandır.

Ne mutlu bu dünyadayken Allah’a kavuşanlara!

 

Allah’ın Zatı
ve “Sonsuz Ötesi”

Yüce Yaratıcı’nın Zatı” için “Sonsuz Ötesi” tabiri uygundur. Eğer genişlemekte olan evrenimizin genişlemekte olan sınırına sonsuz dersek, Allah için “Sonsuz Ötesi” tabirini kullanabiliriz. Evren, O’nun mübarek dokusu içinde (THE TISSUE OF GOD) genişlemesini sürdürmektedir. Bu nedenle O’nu hiçbir şey kuşatamaz ve kapsayamaz. Ama O her şeyi kuşatır ve kapsar. İstediği varlıkta, istediği zaman, dilediği gibi ve dilediği şekilde tecelli eder.

Allah; zatıyla, sıfatlarıyla, isimleriyle ve dokusuyla hep vardı. Evreni ve tüm varlık âlemini kendi dokusu içinde yarattı. Kendisi mükemmeldir. Kusursuzluk O’na mahsustur. O’nun haricinde herkes ve her şey kusurludur. Çünkü Allah, varlık âlemini bilerek ve isteyerek kusurlu yarattı. Kusursuzluk ve mükemmellik denilen ayrıcalığı yalnızca şanı çok yüce olan kendisi için sakladı. Böylece diğer varlıklardan da kendini mutlak surette ayırmış oldu. Evreni ve tüm varlık âlemini yaratan Yüce Rabbimiz mükemmeldir. Kusursuzluk O’na çok yakışıyor.

Allah; evreni, tüm varlıkları ve “Büyük Oyun”u kendi istediği için yarattı. Uğruna bir şeyler yaratacağı kendinden başka bir varlık zaten yoktu. Ne yarattıysa kendisi için yarattı. Ama ihtiyaç duyduğu için değil, sadece öyle istediği için yarattı. Kendi dokusundan yarattı. Kusurlu üniteler tarzında yarattı. Böylece “Büyük Oyun” başladı.

“Büyük Oyun”un içerisinde yer alan her şey birer kusurlu ünitedir. Kusurlu üniteler oyundaki rollerini oynarlarken ya da sahne veya dekor görevlerini yerine getirirlerken bazen kusursuzmuş gibi görünebilirler. Böyle bir durumda Allah onların kusurlarını gizlemektedir. Çünkü Allah varlık âlemindeki tüm ünitelerde tecelli etmektedir. Tecelli ederken de bazen o varlıkların kusursuz görünmelerini istemektedir. İşte o zaman, o ayrıcalıklı üniteler mükemmel görünmektedirler.

“Allah’ın Zatı”nın sahip olduğu ruha “Bütüncül Ruh” denir. Aklına “Bütüncül Akıl”, nefsine “Bütüncül Nefis”, iradesine “Bütüncül İrade” adı verilir. Allah’a ait olan akıl, nefis ve irade mükemmeldir ve “Sonsuz Ötesi” büyüklüktedir. Bu kusursuz özellikteki akıl, nefis ve irade hep “Bütüncül Ruh”un fonksiyonlarıdır.

“Bütüncül Ruh”un şanı çok yücedir. Yüce Zat yarattığı varlıklara bu ruhtan üflemiştir. Böylece onlar da birer ruh sahibi olmuşlardır.

Yaratılmış olan varlıkların sahip oldukları ruhun da akıl, nefis ve irade gibi fonksiyonları vardır. Bunlara “Kısmî Akıl”, “Kısmî Nefis” ve “Kısmî İrade” denir. Bir kişi çıkıp “Benim nefsim Bütüncül Nefs’in uzantısıdır, öyleyse dilediğimi yaparım.” diyemez. Çünkü bu durumda zarar verebileceği diğer varlıklardaki nefis de Bütüncül Nefs’in uzantısıdır. O varlıklar da Allah’tan gelmişlerdir.

Bir varlık diğerini kesinlikle hor görmemelidir. Çünkü hor gördüğü o birim de kendisi gibi aynı özden gelmektedir. O varlığı hor görürsen, kendini hor görmüş olursun. Ona iyilik veya kötülük yaparsan aslında kendine yapmış olursun. Sonuçta hep “Eden kendine eder.” Zaten büyük mahkeme kurulduğunda da zerre kadar hayır veya zerre kadar şer daima karşılığını bulur.

Bütüncül Ruh’a sahip olan Allah mükemmeldir ve şanı çok yücedir. O’nun şanı o kadar yücedir ki, yalnızca ben değil, şu anda yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan toplanıp bir araya gelse ve ellerine bilgisayarlarını alıp günde yirmi dört saat sürekli yazsalar, O’nun şanının yüceliğini, ululuğunu, güzelliğini ve mükemmelliğini yeterince anlatamazlar. Sıfatlarını ve isimlerini saymaya kalksalar dünyadaki tüm lisanlar, sözlükler ve kelimeler yetersiz kalır. Dil iflas eder. Beyin çaresiz kalır.

En değerli, en yüce varlık Allah’tır. Bu nedenle varlık âlemindeki üniteler Tanrı’ya benzedikleri oranda değerlidirler. Kusurlu üniteler olgunlaşıp geliştikçe, temizlenip arındıkça, eksiklik ve kusurlu huylarından kurtuldukça, tekâmül ettikçe Tanrı’ya giderek daha çok benzerler. O’na benzedikçe de değerleri artar ve mertebeleri yükselir. Mertebeleri yükseldikçe Allah’a daha çok yaklaşırlar ve O’nun dostu olurlar.

Allah kendisini bulmaya, tanımaya, anlamaya çalışanları sever. Allah ancak soyut olarak kavranabilir. Somut olarak kavranamaz. Madde ile kıyaslanarak şu şekildedir, bu niteliktedir denemez. Soyut olarak kavranabildiği için herkesin Tanrı anlayışı ve dini ancak aklı kadardır. Her birey Allah’ı kendi aklınca idrak eder ve anlar. Allah’ı sıfatlarıyla ve bize bildirdiği isimleriyle ancak aklımız ve zekâmız nispetinde bilebiliriz. Sıfatları baştan beri kendisinde vardır ve hiçbiri sonradan olma değildir. Üstünlük ve kemal niteliği taşıyan bütün sıfatlar O’nundur. Hepsi “Sonsuz Ötesi” özelliktedir. Allah yaratılmışların hiçbirisine benzemez. O’nun sıfatları her türlü eksiklikten münezzehtir. “Allah vardır” dedikten sonra O’nun bazı sıfatlarını şöyle sıralayabiliriz:

Vücûd: Bu sıfat Allah’ın varlığını ifade eder. Bulunma, var olma, varlık anlamındadır. Şu gerçek asla unutulmamalıdır ki, Allah’ın varlığı kendindendir.

Hayat: Allah elbette diridir. Öylesine diridir ki, her an her şeyden haberdardır ve dilerse evrendeki her olaya istediği şekilde müdahale edebilir. O’ndan başka ilah yoktur. İbadete layık olan ancak O’dur. Daima diridir ve her şeye hâkimdir. Tüm evren; atomları, atom altı parçacıkları, bedenli ve bedensiz varlıklarıyla O’nun emrindedir.

İlim: O’nun ilmi “Sonsuz Ötesi” özelliktedir. Olmuş ve olacak, gizli ve aşikâr her şeyi bilir. Bilimsel gerçekler dediğimiz ve keşfetmeye çalıştığımız doğa yasalarını evrenin içine O yerleştirmiştir. Herkesin aklından geçenleri ve geçecek olanları dahi bilir. Kendisinin bir şeyi bilmesi için düşünmeye ve zamana ihtiyacı yoktur. Tüm varlık âlemini ilmiyle aydınlatır. Varlıkları eğitir. Öğretir.

İrade: Evrenin temel boyutlarındandır. Allah ne irade buyurursa, irade buyurduğu mutlaka olur. O’nun onay vermediği hiçbir olay gerçekleşmez. İstediğini, dilediği tarzda yapar. Evren ve tüm varlıklar O’nun iradesiyle var olmuşlardır. O dilediği sürece de var olmaya devam edeceklerdir.

Kudret: O’nun gücü “Sonsuz Ötesi”dir. İsterse bir salise içinde evreni ortadan kaldırabilir. Yine isterse bir salise içinde boyutları çok farklı, çeşit çeşit evrenler yaratabilir. Tüm evrendeki ve varlık âlemindeki varlıklar bir araya gelip O’nun iradesinin aksine bir şey yapmak isteseler, buna güç yetiremezler. Çünkü O’nun gücü “Sonsuz Ötesi”ni de kapsayan yüce bir güçtür. “Ol” dediğinde, “o” ile “l” harfi arasına bir anda muhteşem âlemleri, evrenleri sığdırabilir. Bizim hesabımızda milyarlarca yılı kapsayan süreçler O’nun indinde o kadar kısadır ki, adeta yok mesabesindedir. O; zaman, mekân, güç ve boyutla sınırlı değildir.

Kelam: Allah, yarattıklarının hepsiyle kendi yöntemleriyle iletişim kurar.

Semi: Her an, her şeyi işitir. İçimizden geçenleri bile işitir. İşitmesi için herhangi bir organ, alet ve enstrümana ihtiyacı yoktur.

Basar: Her an, her şeyi görür. Tüm evreni her an gözetir. Görmesi için göze ihtiyacı yoktur.

Tekvin: Dilediği her şeyi yoktan var, vardan yok edebilir. Yaratılmış ve yaratılacak olan bütün varlıklar, zamanlar, mekânlar, boyutlar, evrenler, ruhlar, enerjiler, bedenler ve bedensiz varlıklar hep O’nun eseridir. Bu muhteşem yaratışı gerçekleştirirken bir tasarıma dahi ihtiyaç duymaz. Çünkü Allah’ın ilmi ve gücü öylesine “Sonsuz Ötesi”dir ki, bir şeyi yaratırken tasarlamaya, planlamaya bile gerek duymaz. Sadece o şeyin olmasını irade etmesi yeterlidir. Dilediği anda her şey istediği gibi olur. Allah yarattığı varlıklara kendi “Bütüncül Bilincinden”, “Bütüncül Aklından” ve kendi özelliklerinden istediği oranda, kısmî olarak katar. O yaratır ve yarattığı şeyleri temaşa eder. Sonsuz ve “Sonsuz Ötesi” O’nundur. Bütün boyutlar O’nundur. Dilediği nitelik, şekil ve renkte istediği anda tecelli edebilir.

Kıdem: Varlığının evveli yoktur, ezelîdir. Varlığı “Sonsuz Ötesi”nden gelmektedir. Öncesi diye bir şey söz konusu değildir. Milyarlarca yıldır varlığını sürdüren evrenin yaşı, O’nun ezelden yani “Sonsuz Ötesi”nden gelen varlığının yanında bir salise kadar bile değildir, ihmal edilebilir uzunluktadır. Çünkü sonsuzun yanına bile hangi sayıyı yazarsanız yazın o sayı ihmal edilebilir büyüklüktedir. Kaldı ki “Sonsuz Ötesi”nden söz etmekteyiz. Zaten Allah, bildiğimiz zaman ile de kayıtlı değildir. İçinde yaşadığımız “E Zamanı” ve “E Uzayı” bizler için yaratılmıştır. O, farklıdır ve bildiğimiz anlamda zaman ve mekânı yaratmadan önce nasıl idiyse şimdi de aynıdır.

Bekâ: Allah ebedîdir. Yani bir sonu yoktur, bâkidir. Hep var olacaktır. Evrenin sonu geldiğinde de O var olmaya devam edecektir.

Vahdaniyyet: Birdir, tektir. Artmaz, eksilmez. Cinsi, türü, eşi, benzeri, ortağı yoktur. Her şey zıddıyla bilinirken O’nun zıddı yoktur.

Muhalefetün lil-Havadis: Yaratılmış şeylerin hiçbirine benzemez. Fizikî anlamda hangi şekli gözünüzün önüne getirirseniz getirin Allah o şekilde değildir. Bildiğimiz manada madde değildir. Cisim değildir. Sınırsızdır ve “Sonsuz Ötesi”dir. O’ndan tek bir parça bile kopartılamaz ve O’na parça eklenemez. Ama en, boy, yükseklik, zaman, irade, hayat, ilim, kudret, sevgi, iyilik gibi en az elli boyutuyla evrenin her zerresine nüfuz etmiştir. Sevgi her şeyi bir arada tutan harçtır.

Kıyam bi Nefsihi: Varlığı ve sürekliliği kendindendir. Varlığını sürdürmek için herhangi bir şeye ihtiyacı yoktur.

Bilinç: O, ezelî olarak bilinç sahibiydi. “Bütüncül Bilinciyle” sürekli olarak her an tüm varlık âlemini algılar ve gözetir.

Akıl: “Bütüncül Akıl” hep vardı. Varlık âleminin tüm bilgisi O’ndadır. O, “Bütüncül Akıl” ile olmuş ve olacak her şeyi bilir ve olaylara yön verir. Allah, düşünen bir varlıktır.

Sevgi: Allah daima sevgi ile doluydu. Evreni ve tüm varlık âlemini yaratırken hamurunu sevgi ile yoğurdu. O’nun sevgisi de gücü gibi “Sonsuz Ötesi”dir. Sevgisi tüm evrene yayılmış, en küçük zerreye kadar uzanmıştır. Sevgiye ve aşka hudut çizilemez. Allah sevgisi sevgilerin en yücesidir. İnsan, Allah’ı tanıdıkça O’na olan hayranlığı ve sevgisi giderek çoğalır. Bu; akılla desteklenen, gönlümüzde mutluluk ve sevinç uyandıran, “Sonsuzluk Ötesi” algısıyla beslenen, ezelî ve ebedî olana duyulan çok güçlü bir sevgidir. Allah da en kâmil manada tecelli ettiği insanoğlunu çok sever. Böylece Allah ile insan arasındaki bu karşılıklı sevgiden daha çok sevgi hasıl olur. Sevgiden sevgi doğar. Bu böylece sürüp gider. Bu sevgi var olduğu sürece evren varlığını sürdürecektir. İnsanlar da birbirlerini ve diğer mahlukatı sevdikleri sürece hep var olacaklar, barış ve huzur içinde yaşayacaklardır. Aslında Rabbimiz yarattığı âlemleri, evrenleri severken kendi eserlerini ve bizzat kendi kendisini de sevmiş oluyor. Biz ise hem Allah’ı hem de O’nu sevmeyi seviyoruz. Nasıl ki “O Muhteşem Sanatçı”yı çok seviyorsak, eserlerini de seviyoruz. Dolayısıyla tüm yaratılmışları, yani bütün varlık âlemini seviyoruz. Ayrıca bütün varlıkları sevmeyi de seviyoruz.

İyilik: Allah mutlak iyidir. Öylesine iyidir ki, yoktan var ettiği mahlukatın bir kısmı kendisini inkâr etseler bile onlara izin verir, tahammül eder, rızıklarını devam ettirir.

Mükemmellik: Allah mükemmeldir. Varlık âlemindeki tek mükemmel O’dur. Bütün sıfatları kemaldedir ve mükemmeldir. Her olgunluk O’ndan gelir. O, hiçbir eksikliği, zayıflığı ve kusuru barındırmaz. Dolayısıyla kendini geliştirmeye de ihtiyacı yoktur. O’nun haricindeki bütün varlıklar kusurludur. Hangi varlığa bakarsanız bakın, mutlak surette küçük de olsa bir kusuru vardır. Çünkü O, tüm mahlukatı bilerek ve isteyerek kusurlu yaratmıştır. Mükemmellik denilen ayrıcalığı sadece kendisi için saklamıştır. Kendisini tüm mahlukattan farklı kılmıştır. Acziyet, gaflet, uyku, yorgunluk, dinlenme, ölüm gibi kavramlar O’na uygun değildir. Yarattığı varlıklarda kusur gibi görünen şeyler ise o varlıklara hikmete binaen verilmiştir. Mesela unutmak ilk bakışta bir kusur gibi görülebilir, ancak çoğu zaman ilaç gibidir ve kişiyi mutlu kılar. Bir varlık kusurlarını azaltıp tekâmül ettiği oranda Tanrı’ya daha çok yaklaşır ve O’na benzer.

Rahmet: Allah, Rahman’dır ve Rahim’dir. Tüm yarattığı şeylere merhamet eder, acır. Bağışlamayı çok sever.

Hakikat: Evrendeki ve varlık âlemindeki tek gerçek O’dur. Gerisi geçici bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bilinçli bir varlık olarak kendi varlığımızdan ne kadar eminsek, Allah’ın var olduğundan da o kadar hatta daha fazla eminiz. Çünkü O olmasaydı biz olamazdık.

Bâtın: Evrendeki ve varlık âlemindeki tek gerçek olmasına rağmen kendisini gizler. “Büyük Oyun”un içerisinde yapan da eden de aslında hep O’dur; ama bunu determinizm perdesiyle gizler. Aslında her yerde öylesine güçlü fakat latif olarak vardır ki, meydana çıkışının şiddetinden görülemez. Yani öylesine güçlü açığa çıkmaktadır ki, zuhurunun şiddetinden gizlidir. O’nu; zuhurunun şiddeti, letafeti ve büyüklüğü örtmektedir. Böylece O, insanların iradelerini özgürce kullanarak Rablerini akıl yoluyla arayıp bulmalarını ister.

Yakınlık: Bütün mahlukata çok yakındır. İnsanlara ise sahip oldukları hücrelerden, moleküllerden, atomlardan ve atom altı parçacıklardan daha yakındır.

Kuşatıcılık: Allah sınırsızdır ve “Sonsuz Ötesi”dir. Kuşatıcıdır, kapsayıcıdır. Fakat kendisi kuşatılamaz, kapsanamaz ve sınırlandırılamaz. O, yer kaplar fakat bir yere lokalize edilemez. Bildiğimiz manada mekânı yoktur. Şu veya bu yöndedir diyemeyiz. Evrenin içi ve dışı dahil her boyuttadır. Kuşatıcılık ve evvelinin olmaması O’nun önemle vurgulanması gereken sıfatlarıdır. Tüm evreni, sonsuzluğu ve “Sonsuz Ötesi”ni ezelden beri kuşatmaktadır. O, hep vardı ve hep var olacaktır.

Hikmet: Evrendeki ve bütün yaratılıştaki gayeyi, gizli sebebi sadece O bilir. Her ne yaparsa hikmetle ve hayırla yapar.

İlk sebep: O hep vardı. Ezelden beri zaten vardı. Var olması için herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktu. İlk sebep kendisiydi.

Melîk: Varlık âleminde ne varsa hepsinin sahibi ve yöneticisi Allah’tır.

Hâkim: O, haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeder. Her şeyi adaletli bir şekilde idare eder. Bakmasını bilen göz için evrende bir terslik yoktur, uyum vardır. Her şey yerli yerindedir.

Hüdâ: Allah doğru yolu gösterir. Hidayete erdirir.

Hâmid: Hamt edilen, şükredilen ve bütün varlığın diliyle övülen O’dur. Yapılan bütün dualar, senalar, ritüeller ve ibadetler hep O’na gider.

Nur: Evrenin ve varlık âleminin nuru, ışığı O’dur. Zihinleri aydınlatan, idrak ettiren, varlıkların tekâmülünü sağlayan hep O’dur. O’nun zatının muhteşem nuru, heybeti, azameti ve “Sonsuz Ötesi” güzelliği kelimelerle anlatılamaz.

Sabır: Allah, akılların idrak edemeyeceği kadar sabırlıdır. Öylesine sabırlıdır ki, onları anında buharlaştıracak gücü olduğu hâlde kendisini tanımayan hatta hakaret eden zavallılara bile tahammül eder, izin verir, sabır gösterir.

Gazap: Allah çok sabırlıdır. Fakat O’nun gazabı ve öfkesi de çok şiddetlidir. O’nun gazabını çekecek hareketlerden kaçınmak gerekir.

Celal: O çok büyüktür, azametlidir. Celaliyle tecelli ederse çok hiddetlidir.

Cemal: O çok güzeldir. Cemaliyle tecelli ederse her yanı güzellik kaplar. Yarattığı çiçekler, kuşlar, kelebekler, galaksiler bu kadar güzelse; evren böylesine muhteşemse, bir de siz Allah’ın güzelliğini düşünebiliyor musunuz? O’nun güzelliği o kadar muhteşemdir ki, bir varlığın erişebileceği en büyük mutluluk, tadabileceği en yüksek haz O’nun cemalini görmektir.

Kutsiyet: Allah mukaddestir. Kutsalların kutsalıdır. Bütün kutsal varlıklar O’ndan gelen kutsiyet ile kutsaldırlar.

Evrensellik: Allah herkesin, her şeyin ve her varlığın Tanrı’sıdır. Gönderdiği gerçek din ve öğretiler de aslında hep evrenseldir. Kendisi tek “İlah”tır ve kapsayıcıdır. Varlıklar tarafından yapılan bütün dualar, ibadetler, övgüler daima O’na gider.

Zenginlik: Varlık âlemindeki her şeyin sahibidir. Öylesine zengindir ki; dünyadaki bütün malı, mülkü, parayı, altını, mücevheri size verse O’nun zenginliğinden bir toz zerresi kadar bile eksilmemiş olur.

Rıza: Varlık âleminde O’nun onayı dışında hiçbir şey gerçekleşmez.

Yapma: Yaratılmış varlıkların hepsi bir şeyler yaparlar, ederler, fiiller işlerler. Aslında yapan da eden de hep O’dur.

İbda: Allah yarattığı tüm varlıkları aslı ve benzeri olmaksızın icat eder. O en yüce mucittir.

İnşa: Başlangıçta sadece Allah vardı. İçinde yaşadığımız evreni ve bütün varlık âlemini yaratan, meydana getiren Allah’tır.

Rızıklandırma: Herkesin rızkını verir. O kadar cömert ve iyidir ki, kendisine isyan edenleri bile rızkından mahrum etmez.

Hayat verme: Hayatın kaynağı O’dur. Ne kadar canlı varsa hepsine O hayat vermiştir.

Hayatı sona erdirme: O istemedikçe bir canlının hayatı sona ermez. Ama O dilediği anda da hayatı sonlandırır. Ne bir saniye önce ne bir saniye sonra…

Koruma: Varlık âlemindeki tüm varlıkları Allah yaratmıştır ve her an onları koruyup gözetmektedir.

İçerisinde hiçbir eksiklik ve noksanlık barındırmayan O’nun sıfatları çok daha fazladır. Yukarıya 46 tanesini yazdık. Evreni iradesiyle, kudretiyle, ilmiyle yaratırken bilinç, akıl, sevgi ve diğer sıfatları da onların arasına soyut birer boyut olarak koydu.

Evrende en, boy, yükseklik diye bilinen üç boyuta zamanın eklenmesinin gerektiğini yirminci yüzyılda Einstein ileri sürdü ve bu fikir haklı olarak kabul gördü. Böylece dört boyutlu evrenden söz edilmeye başlandı. Allah evreni kendi dokusu içerisinde yaratırken en, boy, yükseklik ve zamana ilaveten kendi sıfatlarını da evrenin içine zaman soyut boyutu gibi, soyut boyutlar şeklinde yerleştirdi. Öyleyse bundan sonra en az “50 boyutlu evren”den söz edebiliriz.

Evrenin ekranında en, boy, yükseklik, zaman ve diğer 46 boyutla beraber toplam en az 50 boyutta anbean ilerliyoruz. Her ânı bir ekran üzerindeymiş gibi hayal edebiliriz. Her fiil ekran üzerinde insanın istemesi ve Allah’ın buna onay vermesiyle cereyan edip gider. Hayır ve şer, her ne olursa O’nun izniyle olur. Ancak hayra rızası vardır, şerre rızası yoktur. İlah’ımız, ezelî ve ebedî ilmiyle olmuş ve olacak olan her şeyi bütün boyutlarıyla bilir. Zamanı geldiğinde an denen ekran üzerinde kul “Kısmî İrade”siyle ister, O dilerse yaratır. Ama kulunun neyi tercih edeceğini de önceden bilir. İşte böylece her şey Mutlak Kader’e uygun şekilde cereyan edip gider.

Önce sadece Allah vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Zatı, sıfatları, aklımızın alamayacağı kadar çok sayıda isimleriyle ve dokusuyla O vardı. Evren, bildiğimiz zaman ve mekân O’nun iradesiyle yaratıldı. Sıfatları ve isimleriyle kendisi evrende tecelli etti, isteyerek görülebilir ve bilinebilir hâle geldi. Dilediğinde madde, enerji veya başka herhangi bir vasıfta tecelli edebilir. Evrendeki bütün olaylar ve fiiller O’nun sıfatlarının ve isimlerinin yansımaları olup tüm varlıklar bilinç ve akıl düzeylerine göre bu gerçeği algılamakta, idrak etmektedirler.

Allah kendi özelliklerinden kısmî olarak yarattıklarına da vermiştir. Örneğin insan da akıl, ilim ve merhamet sahibidir. Fakat Allah’ın aklı “Sonsuz Ötesi” iken insanınki kısmîdir. “Sonsuz Ötesi” özelliklerin yanında kısmî özellikler o kadar küçüktür ki, okyanusta bir damla bile değildir.

Allah’ın aklı, “Bütüncül Akıl”; ilmi, “Bütüncül İlim”dir. Bunlar “Sonsuz Ötesi” büyüklükteki özelliklerdir ve mükemmeldirler. Hangi bilimsel veya teknolojik seviyeyi yakalarsak yakalayalım bizim ilmimiz O’nun ilmiyle karşılaştırılamaz bile. Hatta insanları bir yerden diğer bir yere ışınlayabilecek seviyeye gelmiş olsak, genetik alanında çok ileri giderek baştan sona kadar tasarlayıp bir insan ortaya çıkarsak bile bu gerçek değişmez. O’nun ilmi bütüncül, bizimki kısmîdir. Yaptığımız bilimsel buluşlar O’ndan bize verilmiş olan “Kısmî Akıl ve Zekâ” iledir.

O’nun merhametinin yanında en merhametli insanınki bile çok küçük kalır. O öylesine merhametlidir ki, siz ne günah işlerseniz işleyin, O’nun merhameti sizin günahınızdan daima daha büyüktür. Bu nedenle Allah’tan asla ümit kesmeyin.

Hâkim olan Allah’ın adaletinde de durum böyledir. O adaletlilerin en adaletlisidir. Adaletini tüm evrene yaymıştır. Diğer sıfatları da bu şekilde değerlendirilmelidir. O’nun özellikleri “Sonsuz Ötesi”, bizimkiler kısmîdir.

“Sonsuz Ötesi” çok özel bir kavramdır. Yalnızca Allah ve O’na ait özellikler için kullanılabilir. Allah’a ait tüm özellikler “Sonsuz Ötesi”dir. O’nun dışındaki her şey sonludur. İçinde yaşadığımız ve sürekli genişleyen “E Uzayı”nın dahi dış sınırları vardır. Yani insanlar “E Uzayı”nın genişlemekte olan en uç noktaları için “sonsuz” tabirini kullansalar bile onun da dışında “Sonsuz Ötesi” vardır. “E Uzayı” ve “E Zamanı”nın bittiği sınırda “Y Uzayı” ve “Y Zamanı” başlar. “Sonsuz Ötesi” Allah’a aittir. “Sonsuz Ötesi”, “Tanrı’nın Dokusu” ile kaplıdır ve içerisinde daha nice âlemler mevcuttur. Bütün varlık âlemi, her şeye gücü yeten O’nun iradesiyle ve ilmiyle, O’nun istediği tarz ve yöntemle, O’nun kendi dokusundan yaratılmıştır. “Sonsuz Ötesi” daha ötesi olmayandır, sonsuzu da kuşatandır. “Sonsuz Ötesi” tektir, birden fazla olamaz ve ucu bulunup kuşatılamaz. “Sonsuz Ötesi” kavramını anlayamayan bir kişi Tanrı’yı da anlayamaz.

Şu anda bizler “E Uzayı” ve “E Zamanı”nda yaşıyoruz. En, boy, yükseklik maddeyi tanımlayan somut, zaman ise soyut bir kavramdır. Evrenimizin sınırları dışına çıkıp “Y Uzayı” ve “Y Zamanı”na geçtiğimizde ise “Y zamanı” asla yok olmayacak gerçek, mutlak zamandır. Çünkü “Soyut Ötesi” olup Allah’a aittir. Zaten “Y Zamanı” ve “Y Uzayı” ezelden beridir hep vardı ve daima var olacaktır. Kıyametle birlikte “E Uzayı” ve “E Zamanı” yani “E Evreni” ortadan kalktıktan sonra da “Y Uzayı” ve “Y Zamanı” yani “Y Evreni” var olmaya devam edecektir. İlelebet var olacaktır. Sonuçta dönüş O’nadır.

Hz. Muhammed, “İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar.” diyor. Yani ölünce, bir bakıma soyuttan somuta, gerçek hayata, hakiki yaşantıya geçildiğini ifade ediyor. Bizlere anlayabileceğimiz bir lisanla “Y Uzayı”, “Y Zamanı” ve “Y Evreni” somut gerçeğini anlatıyor.

İnsanlar, “Uzay sonlu mudur sonsuz mudur?” diye soruyorlar. Bu sorunun cevabı hangi uzaydan söz ettiğinize bağlıdır. Büyük patlama ile var olan ve hâlen genişlemesini sürdüren “E Uzayı”ndan söz ediyorsak, bu uzay sonludur. Ancak, büyük patlama öncesinde var olan, büyük patlamanın da içerisinde gerçekleştiği sonsuz ötesi “Y Uzayı”ndan söz ediyorsak, bu uzay sonlu değildir. Çünkü “Sonsuz Ötesidir”. “Sonsuz Ötesi” daima Tanrı ve “O’nun Dokusu” ile kaplıydı. Orada hiçbir zaman mutlak yokluk, mutlak boşluk ve hiçlik olmadı. “Sonsuz Ötesi” sınırlandırılamaz, kuşatılamaz.

“Zaman sonlu mudur sonsuz mudur?” diye soruyorlar. Bu sorunun cevabı da hangi zamandan söz ettiğinize bağlıdır. Büyük patlama ile yaratılan ve hâlen devam etmekte olan, “E Uzayı” ile iç içe geçmiş “E Zamanı”ndan söz ediyorsak, bu zaman sonludur. Bir başı olduğu gibi sonu da olacaktır. Ancak büyük patlama öncesinde var olan ve Tanrı ile özdeş “Sonsuz Ötesi Y Zamanı”ndan söz ediyorsak, bu zaman sonlu değildir. Çünkü “Sonsuz Ötesi”dir. “Y Zamanı”, Allah ile birlikte hep vardı ve hep var olacaktır.

“Sonsuz Ötesi” kavramı çok önemlidir. Çünkü Allah’ı tanımlar. O’nun “Sonsuz Ötesi” gücüyle hiçbir güç mukayese edilemez. Çünkü sonsuzun yanına bile hangi sayıyı yazarsanız yazın küçük kalır. Ekvatora gitseniz, yerkürenin etrafında elinizde kalem hem yazıp hem dolaşarak kırk bin kilometre uzunluğundaki bir kağıda 99999… diye sürekli yazsanız ve sonra da bu sayıyı sonsuzla karşılaştırsanız, yazdığınız sayı ihmal edilebilir büyüklüktedir. Hatta sonsuzu, yazdığınız bu sayıya bölseniz çıkacak sonuç yine sonsuzdur. Kaldı ki Allah’ın gücü “Sonsuz Ötesi”dir. O’nun gücü, şanı, adaleti, merhameti derken işte böyle bir güçten, şandan, adaletten ve merhametten söz ediyoruz.

Tüm insanlar birleşip hep bir ağızdan O’nu övseler şanını zerre kadar artıramazlar. Çünkü “Sonsuz Ötesi” + herhangi bir sayı, yine “Sonsuz Ötesi”dir. O’nu öven, tazim eden kendini yüceltmiş olur.

Kimi överseniz övün, kime veya hangi varlığa dua, ibadet ederseniz edin hepsi O’na gider. Çünkü dua edeni de kendisine dua edilen şeyi de O yaratmıştır. Tüm zikirler, dualar, ibadetler, ritüeller neticede hep O’na gider.

O’nun adaletsizlik yapması düşünülemez. Çünkü her şeyi yoktan var etmiştir ve bütün mülk zaten O’nundur.

O’nu hiç kimse gereği gibi bilemez. Sonsuzluğu da yaratan “Sonsuz Ötesi” gereği gibi bilinemez. Kendisini bir tek kendisi gereği gibi bilebilir. O’nu layıkıyla bilme yolunda bir insanın ulaşabileceği en son nokta kendi acziyetini itiraftır.

Bertrand Russell; “Bu dünyada, aklı başında hiç kimsenin şüphe edemeyeceği kadar çürütülemez kesinlikte bir bilgi var mıdır?” diye soruyor. Buna cevaben diyebiliriz ki: Çürütülemez kesinlikteki bilgi, “Allah’ın varlığı ve birliği”dir.

Var ve bir olan, aynı zamanda “Sonsuz Ötesi” olan Allah’ı sıfatları ve güzel isimleriyle anlamaya, idrak etmeye çalışırız.

Allah’ın isimleri gerçekten çok güzeldir ve bizim aklımızın alamayacağı kadar da fazladır. Hiç şüphe yok ki en güzel isimler Allah’ındır. Bu güzel isimlerden bazıları şunlardır:

Rahman: Acıyan, herkese nimet veren

Rahîm: Merhamet sahibi, ahirette müminlere ihsan ve ikram eden

Melîk: Her şeyin sahibi ve yöneticisi

Kuddüs: Noksanlardan münezzeh, arı

Selâm: Selamete çıkaran

Mü’mîn: Emin kılan

Müheymîn: Kollayıp gözeten

Azîz: Her şeye galip

Cebbâr: Dilediğini zorla yaptıran

Mütekebbir: Kibriya ve azamet O’na mahsus

Hâlik: Yaratan

Bâri: Uyumlu yaratan, takdir edici

Musavvir: Şekil verici

Gaffar: Günahları bağışlayan, örten

Kahhar: Kahredici

Vehhab: Karşılıksız bahşedici

Rezzak: Rızık veren

Fettah: Kapıları açıcı

Âlim: Her şeyi bilen

Kâbıd: Sıkıcı, kısıcı, canlıların ruhunu alan

Bâsıt: Açıcı, genişletici, huzur verici, mutlu edici

Hâfıd: Alçaltıcı

Rafî: Yükseltici

Muiz: İzzet verici, şeref verici

Müzill: Zelil kılıcı

Semî: İşitici

Basîr: Görücü

Hakem: Hükmedici, son karar verici

Adl: Adalet üzere olan

Latîf: Sezilmez yollardan faydalar ulaştıran

Habîr: Haberdar olan

Halîm: Hoşgörülü, yumuşaklık gösteren

Azîm: “Sonsuz Ötesi” büyük

Gafûr: Bağışlayıcı, tüm günahları affedecek olan

Şekûr: Şükürleri kabul eden, az iyilik ve duaya çok mükafat veren

Aliyy: Yükseklikte “Sonsuz Ötesi”

Kebîr: Mutlak büyük, anlaşılamayacak kadar yüce

Hafîz: Muhafaza edici, koruyan

Mukît: Kudret verici, beden ve ruhun gıdasını veren

Hasîb: Hesap görücü

Celil: Sıfatları sonsuz kemalde olan

Kerim: “Sonsuz Ötesi” cömert

Rakîb: Kontrol altında tutan

Mucîb: Duaları kabul edici

Vâsî: Sınırsız, her şeyi kuşatan

Hakîm: Hikmet sahibi

Vedud: Aşk kaynağı

Mecid: Şanı yüce, şerefli

Bâis: Ölüleri tekrar dirilten, Peygamberi ve Bütüncül Aklın Temsilcilerini gönderen

Şehîd: En ince ayrıntısına kadar bilen, her an hazır

Hakk: Fiilen var olan

Vekîl: Güvenilip dayanılan

Kavî: Kuvvetli

Metîn: Kuvvette kemal

Velî: Dost

Hamîd: Hamdedilen, bütün varlığın diliyle övülen

Muhsî: Her şeyin sayısını bilen

Mübdi: Misalsiz yaratıcı

Muid: Yeniden dirilten

Muhyî: Can veren

Mümît: Öldüren, dönüştüren

Hayy: “Sonsuz Ötesi” diri

Kayyûm: Her şey O’nunla kaim

Vâcid: Mutlak zengin, ihtiyaçsız

Mâcid: Mukaddes, şanı yüce

Vâhid (Ehad): Tek, eşsiz

Samed: Her şey O’na muhtaç, kendisi ihtiyaçsız

Kâdir: Gücü her şeye yeten

Muktedir: Dilediğini yapacak güce sahip

Mukaddim: Öne alıcı

Muahhir: Erteleyici, geri bırakıcı

Evvel: Başlangıcı olmayan

Âhir: Sonu olmayan

Zâhir: Görünen

Bâtın: Zuhurunun şiddetinden gaip

Vâlî: Evreni, görünür ve saklı düzeni yöneten

Müteâlî: Her şeyden yüce

Berr: İyilik ve ihsanı bol olan, ödüllendiren

Tevvâb: Tövbeleri kabul eden

Muntakîm: Suçluları adaletiyle cezalandıran

Afüvv: Bağışlayan, günahları silen

Raûf: Kolaylaştıran, şefkatli davranan

Mâlikü’l Mülk: Her şeyin tek sahibi

Zü’l Celali ve’l İkrâm: Şeref ve ikram sahibi

Muksit: Adaletle hükmeden

Câmî: Toplayan

Ganiyy: Hazineleri “Sonsuz Ötesi”

Muğnî: Zengin edici

Mânî: Engelleyen

Darr: Dilerse zarar veren

Nâfi: Fayda verici

Nur: Aydınlatan, idrak ettiren

Hâdi: Doğruyu gösteren

Bedî: Harikalar yaratan

Bâkî: Sonu olmayan, baki kalan

Vâris: Her şeyin rücu ettiği, gerçek varis

Reşîd: İrşad eden, olgunlaştıran

Sabûr: Sabır gösteren

Allah: Bütün isimlerin toplamı, sadece O’na özel isim

Bu 99 ismin dışında Allah’ın daha pek çok güzel ismi vardır. Bunlardan bazılarını kısaca anlamlarıyla birlikte şöyle sıralayabiliriz:

Rabb: Sahip, malik, seyyid, terbiye eden, yetiştiren, besleyen

İlah: Kendine ibadet edilen, tapılan

İlahü’l Vâhid: Tek İlah

Mâbud: Kendine ibadet edilen

Mevlâ: Sahip, malik, terbiye eden

Sübhân: Noksanı olmayan, ayıplardan uzak, münezzeh

Sultân: Hakimiyet sahibi, hükmeden, kuvvet-kudret sahibi

Hannân: Çok acıyan, çok insaf eden

Mennân: Çok nimet veren, çok ihsan eden

Kadîm: Başlangıcı olmayan, eski

Muhît: İhata eden, kuşatan

Karîb: Yakın

Sânî: Sanatkârca yapan, incelikli yaratan

Fâtır: Benzeri bulunmayan şeyi yaratan

Fâlık: Tohumları ve çekirdekleri yarıp çıkaran, çatlatan, açan

Mürid: İrade eden

Kefîl: Kefalet eden, üzerine alan

Mükrîm: İkram eden, ağırlayan, misafir seven

Mu’tî: Veren

Mürsil: Gönderen, yollayan

Nasir: Yardımcı (Yardım ancak Allah’tandır.)

Muğîs: Yardım isteyene yardımda bulunan, yardım eden

Ratık: Bitiştiren, birleştiren, beraber eden

Fatık: Ayıran, yaran

Müzekkî: Temizleyen, ıslah eden

Mübin: Açık, aşikâr

Mukaddir: Takdir eden, bir şeyin kıymetini biçen

Muhsin: İhsan eden, iyilik eden, cömert

Tâhir: Temiz, pak

Allâm: En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen

Müdebbir: İlmiyle her şeyin akıbetini önceden bilerek işleri ona göre ayarlayan, tedbirini alan

Kadı: Âlim, hâkim, suçluyu ve suçsuzu ayıran, hüküm veren

Gafir: Mağfiret eden, kusurları örten, bağışlayan

Sâdık: Sadakatli, doğru, hakikatli, dürüst

Râfi: Yüksek, yüce

Zü’l-Arş: Arş’ın sahibi

Zü’l-Fazl: Üstün fazilet sahibi

Mütekellim: Söyleyen, konuşan

Cemîl: Güzel

Mukallibü’l-Kulûb: Kalpleri hâlden hâle çeviren

Subbuhun Kuddüs: Her zaman ve her dilde yüceltilen

Şâfî: Şifa veren

Kâfî: Yeten, başka şeye ihtiyaç bırakmayan

Deyyân: Mükâfatlandıran veya cezalandıran

Gayûr: Gayretli, en çok kendisinin sevilmesini isteyen

Şedîd: Şiddetli, sert, sıkı

Şedidü’l-Batş: Şiddetle tutup kapan

Seriu’l-Hisâb: Süratle hesap gören

Elîm: Elem veren, acıtan

Vâkî: Koruyan, esirgeyen

Fa’âl: Dilediğini yapan, işleyen

Ferd: Tek, eşi benzeri olmayan

Hû (Hüve): O (İsm-i Â’zâm)

Allah’ın güzel isimlerinin mânâları o kadar derindir ki, burada bir tekini bile hakkıyla izah etmeye çalışsak ömrümüz yetmez. Örneğin “El-Bârî” ve “El-Musavvir” isimlerine şöyle yaklaşabiliriz: İnsanın bütün hücreleri, doku ve organları öyle güzel, tertipli, düzgün ve birbirleriyle uyumlu hâlde yaratılmıştır ki, neticede ortaya çıkan ve vücudumuzu oluşturan bu muazzam yapı kişiyi hayrete düşürmekte, O “Büyük Sanatkâr”a hayran bırakmaktadır. Bütün evren ve içerisinde cereyan eden olaylar O’nun sıfatları ve güzel isimlerinin tecellisinden ibaret olup insan organizmasının bu şahane yaratılışında “El-Bârî” ismi karşımıza çıkmaktadır.

Evrende tesadüf denen bir şey olmadığı gibi yaradılışta da tesadüfe yer yoktur. Her şey adeta en ince ayrıntısına kadar ince elenip sık dokunarak, büyük bir titizlikle varlık planına çıkartılmış ve en uygun, en güzel, çevresiyle en uyumlu tarzda, büyük bir ilim ve sanatla kuşatılmış olarak, evrendeki genel nizamı da tamamlayacak şekilde yaratılmıştır. Bütün bu prensiplerin hepsi insan organizması için de geçerlidir. Elimizde bulunan başparmağın yeri bile öyle seçilmiştir ki, ancak bu şekilde en güzel, en uyumlu ve en verimlidir. Başparmağımızın yerini bir an için elimizin başka bir noktasında tasavvur edelim, o güzellikten, uyumdan ve verimlilikten eser kalmayacaktır. Parmaklarımız gibi gözlerimizi, burnumuzu, ağzımızı ve tüm organlarımızı da en güzel bir şekilde tertip eden ve “El-Musavvir” ismi ile şekillendirerek vücudumuzun en uygun noktalarına yerleştiren yine O “Muazzam Sanatkâr”dır.

Beynimiz, kafatası gibi çok sağlam bir kemik yapı ve üç adet zar içerisinde özel olarak muhafaza edilmektedir. Beyin-omurilik sıvısı adı verilen bir sıvı içerisinde beynimizin ağırlığı yaklaşık 1400 gramdan 50 gram civarına kadar düşmekte, böylece hem hafiflemekte hem de mükemmel bir şekilde dış etkilerden korunmaktadır. Yine değerli bir organımız olan omurilik, kemik bir kanal içerisinde aşağıya kadar uzanmaktadır. Fakat bu defa vücudumuzun hareketlerine engel olmasın diye omurilik kanalı tek bir kemikten değil de birbiri üzerine zincir gibi eklenmiş hareketli omur kemiklerinden teşekkül ettirilmiştir. Yani gene en uygun, en verimli ve en güzel biyomekanik yapının ortaya konduğuna şahit olmaktayız. Ayrıca bu kemik kanal içerisinde uzanan omurilik, dışarıdan gelebilecek kuvvetlerin etkisiyle aşırı hareket ederek yan duvarlara çarpmasın ve zedelenmesin diye boydan boya sağlı sollu birer adet bağ ile tutturulmuştur. Öyle ki, dentat ligament adı verilen bu bağlar ense kökünde omuriliğin başladığı yerde başlar ve belimizde bittiği yere yaklaşınca sona erer. Yani gerektiği kadardır. Ne eksik ne de fazla. “El-Bârî” ve “El-Musavvir” isimleri iç içe…

Vücudumuzun diğer kısımlarına baktığımızda da yine aynı yüce sanatı görürüz. Onlar da ayrıntılı şekilde anlatılmaya kalkılsa ayrı ayrı kitaplar yazmak gerekir ve sonuçta O’nun sanatının büyüklüğünü anlatmak için tüm lisanlar yetersiz kalır.

Diğer mahlukata baktığımızda da yine ortaya konan büyük sanatı, estetiği görüyor, hayran kalıyoruz. Mesela şu güzel kedi öylesine güzel, öylesine harika yaratılmış ki, daha güzeli olamaz. Bir kedi ancak bu kadar iyi tasarlanabilir ve bu kadar güzel yaratılabilir. Pes doğrusu!

Vücudun yapı taşları hücrelerdir. Hücrenin harika iç yapısına girilip incelenirse, her birinin adeta ayrı bir evren olduğu görülür. Vücutta trilyonlarca hücre olduğuna göre, her bir insanın içinde trilyonlarca evren var demektir.

Ya Rabbi! Bu ne büyük zenginliktir. İnsan ve bütün canlılar ne değerli varlıklardır. Sen ne muhteşem bir sanatçısın! Bizi affet, bağışla; lisanımız yetersiz kalıyor…

Allah, varlık âlemini kendi dokusundan yaratmıştır. Öyleyse bütün varlıklar kardeştir. Ayrıca O tüm varlıklarda sıfat ve isimleriyle tecelli ediyor. Kâinatın her zerresinde O’nun ilmi, O’nun iradesi ve O’nun tecellileri mevcuttur. Varlık âlemi O’ndan gelmiştir, dolayısıyla kutsaldır. Varlıklara gereken saygı gösterilmelidir. Allah, ayrıca insana kendi ruhundan da üflemiştir. Bu ne büyük bir şereftir. Öyleyse insan ile girişilen ilişkilerde çok daha dikkatli olunmalıdır. Mesela bir doktor hastasını ameliyat ederken, çok kutsal bir varlığı opere ettiğini bilerek dikkatli, özenli, titiz ve ileri derecede hassas davranmalıdır. Başka meslek sahipleri ve diğer insanlar da bu şekilde hep özenli davranış sergilemelidir. Hiçbir ünite diğer bir ünitenin hakkını yememelidir. Kul hakkına çok dikkat edilmelidir. Diğer varlıklara da zarar verilmemeli, hatta herhangi bir varlığın kendisine zarar vermesi bile önlenmelidir. Yani varlıklar bizzat kendilerinden de korunmalıdır. Varlıklar işte bu derecede kutsal ve değerlidir.

İnsanlara ve diğer varlıklara hep iyi davranılmalıdır. Dövene elsiz, sövene dilsiz olunmalıdır. Hayvanlara, bitkilere ve diğer varlıklara da iyi davranılmalıdır. Tüm mahlukat hep mutlu edilmeye çalışılmalıdır.

Bu bir farkındalık düzeyidir. Her şey O’ndan gelmiştir ve tek gerçek O’dur. Öyleyse ona göre davranılmalı. Hiç kimseye kızılmamalı, sinirlenilmemeli ve darılmamalı. Sinirlenme ve darılma kat sayısı sıfırlanmalı. O zaman size hangi hareket yapılırsa yapılsın kızmaz ve darılmazsınız. Bu farkındalığı bütün dünyaya hatta evrene yayabilirsek, o zaman evren Cennet’e döner.

Atomlardan atom altı parçacıklara, oradan da dalga boyutuna geçersek; artık yerküre, diğer gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve diğer yapılar ortadan kalkar. Karşımıza dalgalardan ibaret olan bir evren çıkar. O artık değişik frekanslardaki dalgaların oluşturduğu bir dalgalar okyanusudur. Böyle bir evrende her şey birbiriyle irtibatlı ve birbirinin uzantısıdır. Öyleyse sen, ben, o yok, “biz” varız. Her hareketimiz ve davranışımız bu “biz” bilincini yansıtmalıdır.

Mikrokozmos denen atom altı parçacıklar, atomlar ve hücrelerden yola çıkarak makrokozmosa, yani Ay, Güneş, yıldızlar, dev galaksiler ve galaksi süperkümelerine kadar uzanırsak, milyarlarca sanat eserinin bizde hep hayranlık duygusu uyandırdığını fark ederiz. Eşsiz, “Yüce Sanatkâr” aklımıza gelir ve O’nun önünde hürmetle eğiliriz.

Şu anda bile uçsuz bucaksız dediğimiz evrenimiz “Tanrı’nın Dokusu” içerisinde hızla genişlemektedir. O’nun yarattığı evren bu kadar büyük ise, bir de “Sonsuz Ötesi” nitelikteki Allah’ın ululuğunu, yüceliğini ve büyüklüğünü düşünelim. O’na yapacağımız secdeler, ibadetler ve tazimlerde bu gerçeği hiç unutmayalım.

O “Büyük Sanatkâr”ı sıfatlarıyla ve bize bildirilen isimleriyle tanımaya, anlamaya, yüceliğini tefekkür etmeye çalışıyoruz. O’nun sıfatları ve isimleri “Sonsuz Ötesi”dir. Elimizdeki sınırlı kelime hazinesiyle O’nu layıkıyla anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Bunu yapabilmek için lisanın çok daha ötesine geçmek gerekir.

O, sıfatlarıyla ve isimleriyle en kâmil mânâda insanda tecelli eder. O, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. O’nun güzel isimleri kendilerine has özel frekanslara ve etkilere sahiptir. Bir kimse O’nun güzel isimlerini zikrederse etkilerini bizzat müşahede eder. Yani bu dünyada bile faydasını görür. Mesela “El-Vedûd” ismini çokça zikreden, aşk ve sevgi ile dolar, sever, sevilir. Çevresinde sevgi seli oluşur. Allah da o kişiyi sever. “El-Muğnî” ismini çokça zikrederse zengin olur. “El-Vâlî” ismini çokça zikrederse çevresindeki kişileri kolayca yönetir. Bu nedenle özellikle üst düzey yöneticilere ve devlet görevlilerine tavsiye edilir. Hastalar hem doktorlarının verdiği ilaçları kullanır hem de “Eş-Şâfî” ismini zikrederlerse daha çabuk iyileşirler. Bu örneklerde görüldüğü gibi güzel isimlerin tamamından istifade edilebilir. Allah kendisini zikredenleri sever.

Güzel isimleri ve sıfatları O’na çok yakışıyor. Fakat “Sonsuz Ötesi” tabiri sadece O’na yakışıyor ve uygun düşüyor. Sonlu olmak eksikliktir. Allah ise mükemmelliklerin toplamıdır, “Sonsuz Ötesi”dir. Moleküllerden atomlara, atom altı parçacıklardan sonsuzluğun ötesine kadar her boyutta hep O vardır. O, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. “Allah!” de ve sırtını O’na daya. O sana yeter…

O’nun şanı yücedir. Her şey O’nu zikreder. Öteler, öteler, öteler; hep O’nun senfonisini söyler. O, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

O, bütün evreni ve varlık âlemini yüce kudreti altında tutandır. Varlık âlemini “Bütüncül Bilinci” ile sürekli algılayan ve her an yepyeni oluşlar içerisinde tecelli edendir. İşte O harika İlah, muhteşem Rabb’dır. O, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Her şey O’nun için var, Allah için yaratıldı. Bizler O’nun içiniz; evrenler, âlemler O’nun için. Biz iman ederiz ki, O’ndan geldik ve sonunda yine O’na döneceğiz. O’na dönüş ne güzel bir dönüştür.

O, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun…

 

100 Evrensel Değer (100 Universal Values)

Evrensel değerler; çevremizdeki şahıslara, toplumlara, uluslara, tüm yeryüzüne ve hatta bütün uzaya yaygınlaştıkları zaman; varlık âleminde hayırlı gelişmelere yol açacak değerlerdir. Öyleyse evrensel değerlere sahip çıkmak ve onların her tarafa yayılması için gayret göstermek gerekir. “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) “100 Evrensel Değer”i şöyle sıralamaktadır:

  • Adalet
  • Özgürlük
  • Hoşgörü
  • Barış
  • Demokrasi
  • Temel insan ve hayvan hakları
  • Hukukun üstünlüğü
  • Eşitlik
  • Sevgi
  • Saygı
  • Dostluk
  • Kardeşlik
  • Cömertlik
  • Fedakârlık
  • Duyarlılık
  • Hakikat
  • Merhamet
  • Cesaret
  • Doğruluk- dürüstlük
  • Güvenilirlik
  • Nezaket
  • İç güzelliği- iç güzelliğini tamamlayan dış güzelliği, estetik
  • Yumuşak başlılık- ılımlılık-kolay özür dilemek
  • Sorumluluk
  • Yardımseverlik
  • Misafirperverlik
  • Bağışlayıcılık
  • Kişisel bütünlük ve sağlık
  • Hizmet ve bakım (Hizmet verirken devlet ve bütün kurumlar, ayrıca şahıslar; çeşitli din, inanç ve felsefi görüşlere karşı tıpkı bir çemberin merkezi gibi eşit mesafede durmalı, ayrım yapmadan hizmet etmeli)
  • Güvenlik
  • Uyum- esneklik- denge
  • Sabır
  • Sadakat- bağlılık
  • İffet
  • Çalışkanlık- azim
  • Meritokrasi- işi ehline vermek, yapılan işte en iyi eforu ortaya koymak
  • Vefa
  • Disiplin
  • Düzen ve yönetim
  • Dayanışma
  • Tutumluluk
  • Paylaşım
  • İş birliği
  • Özgür iradeye saygı
  • İyi niyet
  • Samimiyet
  • Güleryüz
  • Evrensel yaratım ve işleyiş biçimine inanç; dua, ibadet
  • Özeleştiri
  • Özdenetim
  • Empati
  • Temizlik
  • Alçakgönüllülük- ölçülülük
  • Çevrecilik
  • Zararlı alışkanlıklarla mücadele
  • Başkalarına zarar vermemek-varlıkları incitmemek-öldürmemek
  • Huzur- sessizlik- sakinlik-yoğunlaşma- odaklanma- meditasyon- tefekkür- rahatlık
  • Mutluluk
  • Nefse hakimiyet
  • İyi huyluluk
  • Asil davranış
  • Tedbir
  • Mertlik
  • Onur
  • Sağduyu
  • Edep
  • Kanaatkârlık
  • Şükür ve teşekkür
  • Kadirşinaslık
  • Lüzumsuz konuşmamak
  • Gıybet ve iftira etmemek
  • İlkeli olmak
  • Akıl
  • Zekâ (Tüm çeşitleriyle hayırlı yönde kullanılmalı)
  • İrade (Hayırlı yönde kullanılmalı)
  • Nefsini helal ve etik yoldan tatmin etmek
  • Pozitif düşünce, tavır ve eylem
  • Umut
  • Eğitim (Hayırlı yönde kullanılmalı)
  • Bilim (Hayırlı yönde kullanılmalı)
  • Problemleri diyalog ve anlayış içinde çözmek-bilgelerin peşinden gitmek
  • Güçsüzleri korumak
  • Engellilere destek
  • Çocuklara ve yaşlılara gereken özeni göstermek
  • Bilgece düşünmek ve ayrıca paradan çok daha değerli şeylerin varlığını bilmek
  • İnsan onurunu yüceltmek
  • Toplumların ve fertlerin gelişip ilerlemesi için çalışmak
  • İnternette ve sosyal medya ortamında da en az gerçek hayatta olması gerektiği kadar erdemli ve ahlaklı olmak
  • Genetik çalışmalar başta olmak üzere yapılan tüm bilimsel çalışmalarda etik değerlere bağlı kalmak
  • Uzay çalışmalarını teşvik etmek
  • Robotların ve yapay zekânın da ahlaklı, erdemli olması
  • Robotların ve yapay zekânın da evrensel değerleri benimsemesi
  • Uzaydaki farklı canlılar, diğer yaşam tarzları, kültür ve medeniyetlere de önyargısız yaklaşıp evreni anlamaya çalışmak
  • İlk kez tanışılan varlıkları da sevmeye gayret etmek
  • Hayırlı yönde kullanılan güç, para, sanat eseri, maddi ve manevi her çeşit varlık
  • Hak edilmiş başarı
  • Refahı yaygınlaştırmak
  • Değişik kültür ve yaşam tarzlarını “İyi, Kötü, Nötr” kategorileri içerisinde değerlendirerek evrensel barışa katkıda bulunmak
  • Ölümsüzlüğü isteyene destek olmak
  • Evrensel düşünce tarzını yaygınlaştırmak

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) “İlk 10 Evrensel Değer”i şu şekilde sıralamaktadır:

İLK 10 EVRENSEL DEĞER:

  1. Akıl (İyiye, güzele, doğruya, doğru davranışa, hakikate götürür)
  2. Sevgi
  3. Hakikat
  4. Barış
  5. Adalet
  6. Başkalarına zarar vermemek-varlıkları incitmemek-öldürmemek
  7. Doğruluk- dürüstlük
  8. Özgürlük
  9. Merhamet
  10. Hoşgörü

Allah, evrensel değerleri benimseyip yaygınlaştırarak insanlığın ve tüm varlık âleminin hizmetine sunanları sever. Siz de O’nun sevgisini kazanın.

100 Universal Values (The Hundred Universal Values)

Universal values are such values that when adopted by individuals, our communities, societies, nations, the whole world and even the entire universe, they would give rise to beneficial advancements in the entirety of existence. Therefore, we must embrace universal values and do our best to disseminate them everywhere. THE TEACHING OF YILDIZHAN lists the “100 Universal Values” as follows:

  • Justice
  • Freedom
  • Tolerance
  • Peace
  • Democracy
  • Fundamental human and animal rights
  • Rule of law
  • Equality
  • Love
  • Respect
  • Friendship
  • Fraternity
  • Generosity
  • Self- sacrifice
  • Sensitivity
  • Truth
  • Compassion
  • Courage
  • Righteousness
  • Reliability
  • Kindness
  • Inner beauty – physical beauty that complements inner beauty, aesthetics
  • Amenability – moderation – apologizing readily
  • Responsibleness
  • Helpfulness
  • Hospitality
  • Forgiveness
  • Personal integrity and health
  • Service and care (While serving, the state and all institutions, as well as individuals should keep an equal distance to various religions, faiths and philosophical views just like the center of a circle, and serve without any discrimination)
  • Security
  • Harmony – flexibility – balance
  • Patience
  • Loyalty – commitment
  • Chastity
  • Diligence – determination
  • Meritocracy – competence-based employment – putting one’s best effort forth at work
  • Fidelity
  • Discipline
  • Order and management
  • Solidarity
  • Frugality
  • Sharing
  • Cooperation
  • Respect to free will
  • Good faith
  • Sincerity
  • Smiling
  • Faith in the ways of universal creation and functioning; praying, worshipping
  • Self- criticism
  • Self- control
  • Empathy
  • Cleanliness
  • Humbleness – equanimity
  • Environmentalism
  • Fighting harmful habits
  • Refraining from harm to others, not injuring beings, not killing
  • Tranquility – quietness – calmness – concentration – focusing – meditation – contemplation – comfort
  • Happiness
  • Non-indulgence
  • Good nature
  • Noble behavior
  • Caution
  • Frankness
  • Honor
  • Common sense
  • Decency
  • Being content with what one has
  • Gratitude and thankfulness
  • Appreciation
  • Not speaking unnecessarily
  • Not gossiping and not slandering
  • Living by principles
  • Mind
  • Intelligence (Each type should be used for good)
  • Will (Should be used for good)
  • Satisfying one’s self through legitimate and ethical means
  • Positive thinking, behavior and actions
  • Hope
  • Education (Should be used for good)
  • Science (Should be used for good)
  • Solving problems by way of dialogue and understanding – following wise people
  • Protecting the weak
  • Supporting disabled persons
  • Giving the due care to children and the elderly
  • Thinking wisely and being aware of the fact that there are more important things than money
  • Promoting human dignity
  • Working for the progress and advancement of societies and individuals
  • To act virtuously and ethically on the internet and social media at least as much as one should also do in real life
  • Adhering to ethical values in all scientific endeavors, particularly those involving genetics
  • Promoting space studies
  • Having robots and artificial intelligence adopt morality and virtuousness
  • Having robots and artificial intelligence embrace universal values
  • Being unbiased towards different creatures, other life styles, cultures and civilizations in the universe and trying to understand them
  • Trying to also love the beings whom one has encountered for the first time
  • Power, money, works of art, material and intangible assets that are used for good
  • Deserved success
  • Spreading welfare
  • Contributing to universal peace by evaluating other cultures and life styles within the categories of “Good, Bad, Neutral
  • Supporting those who desire immortality
  • Spreading the way of universal thinking

According to THE THEACHING OF YILDIZHAN the “Top 10 Universal Values” :

TOP 10 UNIVERSAL VALUES :

  1. Mind (Mind leads you to the good, the fine, the correct, the right conduct, the truth)
  2. Love
  3. Truth
  4. Peace
  5. Justice
  6. Refraining from harm to others, not injuring beings, not killing
  7. Integrity
  8. Freedom
  9. Compassion
  10. Tolerance

God loves those who, by embracing and disseminating the universal values, put them into the service of humanity and the entirety of existence. May you also earn His love…

 

Allah’ı Dost Edinin

Yalnızlık mı çekiyorsunuz? Arkadaşınız mı yok? Sıkıntıya mı düştünüz? Siz Allah’ı dost edinin, O’na sarılın.

En sevdiğinizi mi yitirdiniz? Allah’ı dost edinin, O’na sarılın.

Hastalık ve acı mı çekiyorsunuz? İlaçlarınızı kullanın, gerekiyorsa ameliyatınızı olun; ama şifayı Allah’tan bekleyin. “Bu da geçer Yâ Hû!” deyip O’na sarılın.

İşleriniz kötü mü gidiyor? Borca mı düştünüz? Sıkı çalışın ve tasarruf yapın; ekonominin kurallarını uygulayın. Ancak “Alan da O, veren de O’dur.” deyip sonuçta O’ndan isteyin. İstediğinizi şu anda vermiyorsa bu da başka bir güzellik içindir, O’na güvenin. Yine O’na sarılın.

Yaşlılık gelip çattığında; yitirilen gençliğe, gücünüzün azalmasına, akıp giden yıllara, kayıp gibi gördüğünüz zamana, bir türlü gerçekleşmeyen umutlara, elden kaçan fırsatlara, uğradığınız haksızlıklara, peşinden boş yere koştuğunuz aşklara, sessizce içinize attığınız arzulara, geçip giden hayata, içine düştüğünüz yalnızlığa asla sitem etmeyin, üzülmeyin. “Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur.” deyin. Bilin ki Allah hep sizinledir, yanınızdadır. O’na sarılın.

Hayat boyu karşılaşacağınız her türlü çaresizlik, sıkıntı ve zorluk anında sığınılacak güvenli liman yalnızca O’dur. Sizi zaten sımsıkı tutmaktadır. Siz de O’nu dost edinin, O’na sarılın.

Ne mutlu Allah’ın dostlarına…

 

Homo Ethicus Superior

İnsanlık çok yavaş da olsa uzun vadede hep iyiye doğru gitmektedir. Ancak gelinen noktada Homo Sapiens, artık “Homo Ethicus Superior” (ÜSTÜN AHLAKLI İNSAN) düzeyine yükselebilirse işte o zaman gerçekten çağ atlanmış olacaktır.

Tarihe baktığımızda Homo Sapiens’in sicilinin maalesef kötü olduğu görülmektedir. İnsanlık henüz geçen yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşadı. Bu savaşlarda on milyonlarca insan öldü; şehirler, ülkeler yakılıp yıkıldı. Yirmi birinci yüzyılı yaşadığımız şu zaman diliminde dünyanın çeşitli coğrafyalarında savaşlar hâlen devam etmektedir.

Homo Sapiens dünyayı mahvetti. Küresel problemler karşımızda dağlar gibi birikmiş durmaktadır. Tüm dünyayı ilgilendiren en önemli problemler arasında yer alan çevre kirliliği ve küresel ısınmaya çözüm bulmak üzere hazırlanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin devamı olarak Kyoto Protokolü ve Paris İklim Anlaşması iyi gelişmelerdir. Bunlar “Homo Ethicus Superior” olma yolunda atılmış güzel adımlardır. İnşallah uygulamaları da iyi olur ve devamı gelir. Çünkü Homo Sapiens çevreyi kirletme konusunda o kadar akıl dışı davranabiliyor ki; bireylerin çevreyi bilinçsizce kirletmelerine ilaveten, örnek ve öncü olması gereken koskoca devletler Kyoto Protokolü’nün uygulamalarını geciktirip savsaklayabiliyorlar ve de Paris Anlaşması’ndan çekilmek istediklerini belirtebiliyorlar. Hâlbuki bir tane gezegenimiz var ve onu kirletirsek yaklaşık sekiz milyar insanın tamamı bundan zarar görecek. Bilge Kızılderili Reisi Seattle’ın dediği gibi; “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Milyarlarca insan kullanılabilir temiz suya ulaşamazken ve insanların bir kısmı açlıktan ölürken ülkelerin sınırlarına duvarlar örmek, dikenli teller çekmek kurtuluş reçetesi midir? Hâlbuki insanoğlu Homo Sapiens olmayı bir kenara bırakıp “Homo Ethicus Superior” hâline gelmeyi başarabilse ekmeğini, suyunu, diğer dünya nimetlerini hakça ve adaletli bir şekilde paylaşacak; yeryüzünde kardeşçe, barış içinde yaşayacaktır. Böyle bir insan hem dünya yaşantısında daha mutlu olacak hem de ebedî hayatı kazanacaktır.

“Homo Ethicus Superior” mertebesine ulaşmış insan küresel problemleri daha kolay çözecektir. Çünkü kendini tanımış bir insan olarak bütüncül düşünecektir. Zihniyet değişikliği sonucu insanlığı, çevreyi ve evreni bütüncül algılayacaktır. Yeryüzündeki her insanı ve her varlığı bir bütünün parçası olarak görecektir. Onlara sevgiyle, hoşgörüyle, merhametle yaklaşacaktır. Sonuçta problemlerin çözümü için bir irade ortaya koyacaktır. Sonra bu amaçla örgütlenecek ve örgütlü çalışacaktır. Nihayet gereken özveriyi gösterecek ve severek, isteyerek bedel ödeyecektir.

Aslında “Homo Ethicus Superior” bütün bunları başarabilir. Çünkü “Homo Ethicus Superior” öylesine tekâmül etmiş bir insandır ki, “Öğretimiz”de yer alan “50 Erdem”in tamamına sahiptir. Siz de bir “Homo Ethicus Superior” olabilirsiniz ve sonrasında davranışlarınız bütünüyle değişir. Bir eş, anne, baba, evlat, kardeş, akraba, arkadaş, işçi, memur, patron, esnaf, vatandaş, emekli, öğretmen, öğrenci, sanatçı, öğretim üyesi, doktor, hâkim, savcı, avukat, subay, asker, polis, yönetici; kısacası bir insan olarak tüm diğer varlıklara karşı davranışlarınız değişir. “Büyük Oyun” içindeki rolünüzü çok iyi oynarsınız. Doktorsanız ameliyatlarınızı, mühendisseniz inşaatlarınızı, hâkimseniz duruşmalarınızı, öğretmenseniz derslerinizi, kısacası ne iş yapıyorsanız o işi en mükemmel şekilde yapmaya çalışırsınız. Âdeta bambaşka birisi olursunuz. Sabah kalktığınızda “Ben bir Homo Ethicus Superior’um” der ve o günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayabilirsiniz. “50 Erdem”in tamamına uygun davranabilirsiniz. Böylece dünya ve ahiret makamınız çok yükselir. Herkese örnek olursunuz.

Mesela demokrasi gereği bir seçime girdiyseniz; sayımlar sonucunda yanlışlıkla sizin tarafınıza fazla oy yazılmışsa, bunları derhal geri verirsiniz ve bu davranışınızla icabında belediye başkanlığı hatta Devlet Başkanlığı makamını kaybedebilirsiniz; ancak sonuçta “Homo Ethicus Superior Makamı”nı kazanmış olursunuz. Dolayısıyla daha kazançlı çıkarsınız. Çünkü “Homo Ethicus Superior” makamı, Devlet Başkanlığı makamından çok daha yüksektir. Bu nedenle siz de “Homo Ethicus Superior” makamına yükselmeye gayret edin.

Bir gün gelecek, yeryüzündeki tüm Homo Sapiensler tekâmül göstererek “Homo Ethicus Superior” düzeyine yükselecekler. İşte o zaman dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsanlar söz verdikleri zaman mutlaka tutacaklar, asla yalan söylemeyecekler, hırsızlık ve yolsuzluk yapmayacaklar; adalet daima yerini bulacak, savaşlar sona erecek, savunmasız kadınlar öldürülmeyecek, zavallı çocuklar dövülmeyecek, yaşlılar horlanmayacak ve acımasızca terk edilmeyecek, engelliler unutulmayacak, insanlar kıyafetleri nedeniyle aşağılanmayacak, temel hak ve özgürlükler el üstünde tutulacak, hayvanlar zulüm görmeyecek, bitkiler ve çevre insafsızca talan edilmeyecek, insanlar acımasızca sömürülmeyecek, çöpten yiyecek toplayan insanlar görülmeyecek, insan insanı köleleştirmeyecek, fuhuş yapılmayacak, kitleler açlık seviyesinin altında bir gelirle yaşamaya mahkûm edilmeyecek, hastalıklar böylesine tehdit oluşturmayacak, temiz suya her yerde ulaşılabilecek; dolayısıyla yeryüzünde refah, barış, huzur ve mutluluk giderek yaygınlaşacak.

Öyleyse eğitime çok önem verelim ve Homo Sapiensler’i bir an önce “Homo Ethicus Superior”a dönüştürmeye çalışalım.

Zaten Hz. Âdem ve bütün peygamberler birer “Homo Ethicus Superior” idi. Onların her biri “50 Erdem”e sahipti. Buna karşılık Homo Sapiens öncelikle çıkarını düşünen bir varlıktır. Ne zaman ki “çıkarlar, çıkarlar, çıkarlar” diyen Homo Sapiensler; “değerler, değerler, değerler” diyen “Homo Ethicus Superiorlar”a dönüşür, işte o zaman yeryüzünde her şey değişir. Dünya Cennet’e döner.

Siz de bir “Homo Ethicus Superior” olmak için elinizden gelen gayreti gösterin.

Allah “Homo Ethicus Superior” olma yolunda gayret gösterenleri sever ve onları Cennet’in en üst kademesinde nazlı bir misafir gibi ağırlar.

Ne mutlu “Homo Ethicus Superior” olma yolunda gayret gösterenlere…

 

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) ve Diğer Bazı Öğretiler (THE TEACHINGS) Hakkında

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) akla o derecede önem verir ki, “100 Evrensel Değer” (100 UNIVERSAL VALUES) içerisinde “Akıl” (Mind) “İlk Evrensel Değer” (FIRST UNIVERSAL VALUE) olarak birinci sıraya konmuştur. Çünkü akıl şahısları ve toplumları iyiye, güzele, doğruya, doğru davranışa, hakikate götürür. “İkinci Evrensel Değer” (SECOND UNIVERSAL VALUE) olarak “Sevgi” (Love) sıralanmıştır. “Üçüncü Evrensel Değer” (THIRD UNIVERSAL VALUE) sıralamasına ise “Hakikat” (Truth) yerleştirilmiştir. Böylece “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’a göre “İlk 3 Evrensel Değer” (TOP 3 UNIVERSAL VALUES) ortaya çıkmıştır.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’ye göre İLK 3 EVRENSEL DEĞER:

Akıl (İyiye, güzele, doğruya, doğru davranışa, hakikate götürür)

Sevgi

Hakikat

TOP 3 UNIVERSAL VALUES (According to THE TEACHING OF YILDIZHAN):

Mind (Mind leads you to the good, the fine, the correct, the right conduct, the truht)

Love

Truht

“İlk 3 Evrensel Değer” (TOP 3 UNIVERSAL VALUES) üzerine “Barış” (Peace) ve “Adalet” (Justice) ilave edilince “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) tarafından kabul edilen “İlk 5 Evrensel Değer” (TOP 5 UNIVERSAL VALUES) belirlenmiştir.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’ye göre İLK 5 EVRENSEL DEĞER:

Akıl (İyiye, güzele, doğruya, doğru davranışa, hakikate götürür)

Sevgi

Hakikat

Barış

Adalet

TOP 5 UNIVERSAL VALUES (According to THE TEACHING OF YILDIZHAN):

Mind (Mind leads you to the good, the fine, the correct, the right conduct, the truht)

Love

Truht

Peace

Justice

 

“İlk 5 Evrensel Değer” (TOP 5 UNIVERSAL VALUES) tespit edildikten sonra 6. sıraya “Başkalarına zarar vermemek-varlıkları incitmemek-öldürmemek” (Refraining from harm to others-not injuring beings-not killing), 7. sıraya “Doğruluk-dürüstlük” (Integrity), 8. sıraya” Özgürlük” (Freedom), 9. sıraya “Merhamet” (Compassion), 10. sıraya “Hoşgörü” (Tolerance) yerleştirilince “İlk 10 Evrensel Değer” (TOP 10 UNIVERSAL VALUES), “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’ye göre sıralanmıştır.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) tarafından “100 Evrensel Değer” (100 UNIVERSAL VALUES) tespit edildikten sonra “İlk 10 Evrensel Değer”in (TOP 10 UNIVERSAL VALUES) ayrıca sıralanması insanlık tarihi açısından önemlidir. Çünkü bu “Evrensel Değerler” insanlığa yol gösterecek ve “Homo Ethicus Superior” aşamasına geçmiş olan “Homo Sapiens” tarafından uzaya taşınacaktır.

“Homo Sapiens” zaman içerisinde “Homo Ethicus Superior”a doğru evrilirken bu konuda diğer öğretilerden (THE TEACHINGS) ziyade “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) daha yol gösterici olacaktır. Bilinçli varlıklar “Öğreti”ye sarıldıkça “Allah”ın istediği gibi dosdoğru varlıklar olarak kalacaklar ve yollarını asla şaşırmayacaklardır.

Öğretiler (THE TEACHINGS) içerisinde (THE TEACHING OF BUDDHA) belirli bir “Tanrı” anlayışına sahip değilken “Öğretimiz” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) Allah’ın varlığını ve birliğini esas alır.

Bazı kadim öğretiler (THE TEACHINGS) tarafından öne sürülen mutlak yokluk, hiçlik, hiçliği barındıran sonsuz boşluk “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) tarafından asla kabul edilmez. Çünkü Yaratılış (The Creation of the Universe) bölümünde de belirtildiği gibi Allah daima vardı ve hep var olacaktır.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) diğer öğretilere (THE TEACHINGS) nazaran ahlak ve erdeme daha fazla önem vermektedir. Hatta insanlarla birlikte robotların ve yapay zekânın bile ahlaklı, erdemli olması için çalışmaktadır.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN), aklı esas alan, sevgi ile yoğrulan ve gerçeği evrensel değerlerin ilk üç sırasına yerleştiren bir metindir. “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’ye göre “İlk Üç Evrensel Değer” (TOP 3 UNIVERSAL VALUES) “Akıl” (Mind), “Sevgi” (Love) ve “Hakikat” (Truth) olarak sıralanmıştır.

Öğretiler (THE TEACHINGS) anlaşılması kolay, sade ve şeffaf olurlarsa kitleler tarafından daha kolay benimsenirler. “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) anlaşılması kolay ve şeffaflık prensibi ile hareket eden “Evrensel Bir Öğreti”dir.

Herkesin hayatında bazı çok önemli dönüm noktaları vardır. “Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) ile tanışmak sizin için bir dönüm noktası olsun. “50 Erdem”i (THE FIFTY YILDIZHAN VIRTUES) benimseyip “Tekâmül Basamakları”(THE TEN STAGES OF THE DEVELOPMEN OF THE SOUL) içinde yükselin. Diğer insanlara rehber olun.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) insanlığa ışık tutan ve yol gösteren bir rehberdir. Açlığa, yoksulluğa, sefalete, cehalete son verecek; evrene barış, özgürlük, refah, huzur ve mutluluk getirecektir. Peşinden giden kitlelerin hayat kalitesini bariz şekilde yükseltecektir. Öğretiler (THE TEACHINGS) içerisinde “THE TEACHING OF YILDIZHAN” bu özellikleri ile öne çıkacaktır.

“Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN) geleceği, “akıl (mind), sevgi (love)” ve “100 Evrensel Değer”in (100 UNIVERSAL VALUES) tamamı ile inşa edecektir. “Öğreti” tamamlanıp kitleler ve devletler tarafından benimsendikten sonra artık yeryüzünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

Siyanür, Sigara ve Çok Yemek Aynı Şeydir

“Çağdaş ve Evrensel Öğreti” (THE TEACHING OF YILDIZHAN)’ye göre siyanür, sigara ve çok yemek aynı şeydir. Çünkü siyanür insanı kısa sürede öldürürken sigara ve çok yemek uzun vadede öldürmektedir. Bu gibi şeyler sonuçta “Homo Sapiens”i ölüme götürmektedir.

Öğretiler şu soruları sormalı ve cevaplarını da vermelidir: Çok zayıf, kırılgan, acınası ve sevilesi bir varlık olan “Homo Sapiens”in kendine zarar verme özgürlüğü olmalı mıdır? Devlet vatandaşları olan “Homo Sapiensler”in kısa veya uzun vadede kendi kendini öldürmesine izin vermeli midir?

“Öğretiler” içerisinde “Evrensel Öğreti” (THE TEACHİNG OF YILDIZHAN) cevaben diyor ki: Devlet, vatandaşlarını korumak zorundadır. Bunun için gereken her türlü tedbiri almak devletin görevidir. Ancak devlet bu işi yaparken yöntem olarak cebir ve şiddeti değil, eğitim yolunu tercih etmelidir.

 

Sevgi Verdikçe ve Bölündükçe Artar

Sevgi, verdikçe ve bölündükçe artan bir değerdir. İkinci bir evlat veya torununuz olduğunda bunu daha iyi anlarsınız. Aslında sevmek çok kolaydır. İyi düşünürseniz her varlığın sevilecek en az bir özelliği olduğunu görürsünüz. Vermek de bir yönüyle sevgiye benzer; malı mülkü artırır. Siz ihtiyaç sahiplerine verdikçe Allah sizin zenginliğinizi ziyadesiyle artırır, bereketlendirir. Ayrıca erdem sahibi olmak istediğinizde erdemleriniz de giderek çoğalır ve çeşitlenir. Öyleyse sevin, verin ve erdemli olun ki; her yanı refah, huzur, mutluluk kaplasın…

 

Yeni Koronavirüs
ve Cuma Namazı

Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19) bütün dünyayı tehdit eder hâle gelmiştir. Türkiye ise bu hastalığa karşı çok başarılı bir mücadele yürütmüştür. Bu bağlamda maçların seyircisiz oynanması gibi kararlar doğrudur. Ancak camiler kapalı mekânlardır ve kapalı mekânlardaki kalabalıklar COVID-19 gibi hastalıkların yayılmasını kolaylaştırabilir. Sağlık, dünya hayatında bir insanın sahip olabileceği en önemli nimettir. Bilinç ve akıl nimetleri onu takip eder. Çünkü bilinç ve akıl sağlığı için genel vücut sağlığının da (beyin sağlığı dahil) yerinde olması gerekir. Allah bizlerden, verdiği bu nimetini titizlikle korumamızı istiyor. Onun için sağlık konusunda şüpheli şeylerden bile kaçınmak gerekmektedir. Rahman ve Rahim olan Allah bizlerden bu davranışı bekliyor. Biliyoruz ki Cuma namazı, cemaatle kılınması gereken bir namazdır; ancak COVID-19 gibi tehlikeli, salgın hastalıklar geçinceye kadar başka bir mekânda, kalabalıklardan uzak ifa edilmesi uygundur…

 

Koronavirüs Şiiri

İnsanoğlu kendinle şimdi yüzleşme anı,

Doğayı çok sömürdün hesap verme zamanı.

Çevreyi talan edip kirletmeyi artık kes,

Dünyayı çok sömürdün yeter Homo Sapiens!

Pandemik hastalıklar istiyorsan olmasın,

Doğayı ve iklimi iyi korumalısın.

Yeryüzünde canlılar bilimsel beslenmeli,

Yarasa gibi şeyi mecburen yememeli.

Fosil yakıt kalkmalı, bu medeni bir haktır,

Çevreyi kirletmeyen temiz enerji şarttır.

Üretim iyi şeydir onu teşvik edelim,

Fakat kir ve dumanla yurdu pisletmeyelim.

Silaha yatıranlar fena yanılıyorlar;

Sağlığa, eğitime harcanmalı paralar.

Yüzde birin kazancı milyarlarınkine denk,

Tüm yeryüzünde artık hakça paylaşım gerek.

Çok yemek doğru değil israf eden densizler,

Çöpten ekmek topluyor sokaktaki evsizler.

Virüsü yok edecek vücudun direncidir,

Bilimin ışığında beslenmek önemlidir.

İsraf durdurulmalı böyle âdil olmuyor;

Milyarlar yeryüzünde temiz su bulamıyor.

Herkesin vücuduna girmeli yeterli su,

Sıvı alımı mühim, unutulmamalı bu.

Hesapsız tüketimler, bilinçsizlik nedendir?

Afrikalı kardeşim ihtiyaç içindedir.

Yalnız orada değil daha pek çok yerlerde,

Ülkeler geri kaldı insani değerlerde.

Yeryüzünde milyarlar çok sefalet çekiyor;

Açlıktan ölenleri tüm dünya seyrediyor.

Az çok demeden verip paylaşma günü bugün,

İsraftan kaçınarak aç insanları düşün.

Alışveriş ânında ihtiyacınca yeter,

Salgın zamanı panik virüsten daha beter.

İnsanlık bilinçsizce felakete gidiyor,

“100 Evrensel Değer”e sarılmak gerekiyor.

Sıra dışı günlerde önlem zayıf kalmamalı,

Ekonomik kararlar yeterli alınmalı.

En iyisi virüse hiçbir şans tanımamak,

Akıllı davranarak onunla tanışmamak.

Gerektiği zaman hep maskeni takmalısın,

Ellerini sabunla sıkça yıkamalısın.

Eller yıkanıyorken acele etmemeli;

En az yirmi saniye, süre gözetilmeli.

Hijyene çok önem ver, giyme kirli bir hırka;

Temizlik imandandır elbiseni de yıka.

Temizlik konusunda veremezsin ki taviz,

Kapı kolu, lavabo, her şey olmalı temiz.

Öksürmek ve hapşırmak mendille yapılmalı,

Mendil yoksa dirseğin içi kullanılmalı.

Eller sürülmemeli göze, buruna, ağza;

Bunlar uygulanırsa, güzel çıkarız yaza.

Tokalaşmak, sarılmak şimdi terk edilmeli;

İleride bunlar hep tekrar düşünülmeli.

Salgını önlemede yalıtım değerliymiş,

Sosyal mesafe meğer ne kadar önemliymiş.

Güleryüz sadakadır, şimdilik kucaklaşma;

Selamı uzaktan ver pek yakına yaklaşma.

El yıkamak sünnettir, güzel koku da öyle;

Araya mesafe koy sözü uzaktan söyle.

İnsana zarar verme hiç kimseyi incitme,

Salgın geçene kadar kalabalığa girme.

Seyahatleri şimdi yapmayı pek düşünme,

Güzel günler gelecek ileriye ertele.

Pandemi sürecinde el ayak çekilmeli,

Ancak mecbur kalınca seyahat edilmeli.

Şüpheli temaslardan daima uzak durun,

On dört gün kuralına taviz vermeden uyun.

Havasız bırakma hiç binanı ve yapını,

Odan havalanırsa sağlık çalar kapını.

Öyle yatmak yerine adımlar atmalısın,

Egzersizlerini de evinde yapmalısın.

Gece kuşları gibi eve sakın geç gelme,

Uyku çok önemlidir ondan hiç taviz verme.

Yalnız kendinden değil herkesten sorumlusun,

Bulaştırırsan eğer mahşerde sorulursun.

Kurallara uyun ve zayıf halka olmayın,

Bilime sarılmakta sakın geri kalmayın.

Ateş, öksürük gibi şüpheli semptom varsa;

Dışarıya çıkmayın maske takmadan asla.

Evin içinde bile tedbirsiz davranmayın,

Riski bulunanları kanat altına alın.

Havlu gibi şeyleri müşterek kullanmayın,

Böylesi eşyaları titizlikle yıkayın.

Bilim neler diyorsa bire bir yapılmalı,

Sonra Allah’a dönüp kalpten yalvarılmalı.

İzolasyon var diye neden sitem edersin?

Evde sevdiklerinle ne güzel berabersin.

Zaman çok büyük nimet boşa geçirmemeli,

Kitap, iş, hobilerle değerlendirilmeli.

Kitap güzel arkadaş onun kıymetini bil,

Bilgiyle süslendikçe mütevazı ol, eğil.

Kitapların içinde hazineler bulursun,

Sayfalara dalınca zamanı unutursun.

Bu süreçte sabreden sonra kazanacaktır,

Nice güzel yarınlar onların olacaktır.

Dedikoduya kanıp saçmalıklara sapma;

Doktoruna kulak ver, bilim dışı iş yapma.

Tecrübe yüce değer, bazen de bir ilaçtır;

Yaşlı kişiler bizim başımızdaki taçtır.

İnsanlar hep kardeştir yardımlar edilmeli,

Küresel mücadele beraber verilmeli.

Ulus-devletler böyle ayrı baş çekmemeli,

Tüm insanlık el ele mücadele etmeli.

Tedbirler alınmalı, gereken yapılmalı,

Devlet adamları da sınıfta kalmamalı.

Demokrasi güzeldir, aday sorgulanmalı;

Seçilecek kişide “50 Erdem” olmalı.

Yaşamak istiyorsan “Öğreti” en güzel yol,

Kurtuluş formülündür: “Sev, ver ve erdemli ol!..”

 

Meritokrasi

“100 Evrensel Değer”den biri olan meritokrasi; yönetim gücünün tamamen liyakate dayandığı, ehil olanın seçildiği, hak edenin yükseldiği, işlerin ehline verildiği; yandaşlık, torpil, kayırma ve ayrımcılığın bulunmadığı düzendir.

Meritokrasinin her alanda uygulanması gerekir. İnsanlar bir görev için seçilirken ailesinin, anne ve babasının kim olduğuna değil liyakate bakılmalıdır. Görev ve makam daima ehline verilmelidir. Ehil olmayan bir mühendisin hatası binlerce kişiyi öldürebilirken; liyakatsiz devlet adamı milyonlarca insanı canından edebilir, milyarlarca kişiyi zarara sokabilir.

Torpil ve iltimas, toplumları çürüten en önemli etkenlerdendir. Bir seçim yaparken genetik yapısı sizinkine daha çok benziyor diye kendi evladınıza öncelik tanırsanız, bu sefer Yüce Yaratıcı’nın dokusundan gelen ve dolayısıyla sizinle aynı dokuyu taşıyan bir başka kardeşinizi mağdur etmiş olursunuz. Adaletten asla şaşmamak gerekir.

İnsanlığı ileriye taşıyacak; âdil, akılcı, verimli ve faydalı bir sistem olduğu için “Öğreti” meritokrasiye özel bir değer verir. Sadece devletler, toplumlar değil bu sistemle yönetilen kurumlar ve şirketler de avantajlı konumdadırlar.

Gerçek bir meritokrasi ve demokrasinin bulunduğu düzende bir İşçinin veya Köylünün çocuğu bile Devlet Başkanı olabilir. Dileyelim ki meritokrasi ve demokrasi tüm dünya ülkelerini, sistemlerini kaplasın. Çünkü bu uzun vadede herkesin yararınadır.

Demokrasinin bir bacağı seçimle gelip seçimle gitmekse, diğer bacağı da temel hak ve özgürlükler ile evrensel değerlerdir. Olgunlaşmış bir demokrasinin içerisinde meritokrasinin doğal olarak bulunması beklenir.

Meritokratik anlayış öylesine faydalıdır ki bundan monarşik idareler bile istifade edebilir. Tarihte gördüğümüz Moğol İmparatorluğu buna örnektir. Yükselme döneminde Osmanlı İmparatorluğu da bu anlayışla yönetilmiştir. Prusya Krallığı’nın disiplinli ordusunda meritokrasi hâkimdi. Hatta bu anlayış tarihte Antik Yunan, Çin, Japonya ve Oğuz Türklerine kadar götürülebilir. Daha eskilerde hüküm süren başarılı pek çok devlet de muhtemelen bu faydalı sistemi kullanmıştır.

Günümüzde ise Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Kuzey Avrupa Ülkeleri, Almanya, Kanada ve Japonya gibi ülkeler meritokrasiyi uygulama ve yaygınlaştırma konusunda daha öndedirler. Ancak %100 meritokratik devlet henüz yoktur. Buna karşılık %100 meritokrasiye yakın uygulamalar vardır. Mesela Kanada’da hokey takımına sporcu seçilirken uygulanan sistem böyledir.

Herhangi bir ülkedeki eğitim sisteminde bu anlayışla birlikte fırsat eşitliği sunulması o ülkenin kalkınmasını hızlandırır. Meritokrasinin geçerli olduğu toplumlarda hak eden kazanır ve daha iyi olan, daha yüksek makamlara ulaşır. Devleti de liyakat sahibi kişiler yönetirse daha başarılı politikalar uygulanır ve halkın refah seviyesi daha hızlı yükselir. Ancak mesleğinde gerçekten başarılı olmuş bir kişiyi politikaya girmeye ikna etmek zordur. Buna karşılık mecliste ve üst düzey yönetim kademelerinde çok kaliteli insanlar bulunmazsa yönetimin kalitesi düşecek, bunun bedelini ise bütün toplum ödeyecektir. Bu, binlerce yıllık bir paradokstur. Sokrates’in önerdiği gibi; başa en güçlüler değil, en akıllılar geçmelidir. Bu önemli probleme siyaset bilimi mutlaka bir çözüm bulmalıdır.

Yakın geçmişte tüm dünya ülkeleri yeni koronavirüs pandemisi ile uğraştı. Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere, İran gibi ülkelerde virüs çok ciddi tahribata neden oldu. Buna karşılık Almanya, Japonya, Güney Kore, Çek Cumhuriyeti, Finlandiya ve Norveç gibi ülkeler, virüse karşı verdikleri mücadelede daha başarılı göründüler. Türkiye ise bazı aksaklıklara karşın binlerce yıllık köklü devlet geleneğiyle bu süreci genelde iyi yönetti. Başta Doktorlar, Hemşireler olmak üzere tüm Sağlık Çalışanları ve Eczacılarıyla âdeta bir “sağlık ordusu” gibi koronavirüse karşı kahramanca mücadele verildi. Sayın Sağlık Bakanımız ve Bilim Kurulu iyi bir performans gösterdi, üzerlerine düşen görevleri yapmaya çalıştılar. Ancak ekonomik önlemler yetersiz kaldı.

Alınan ekonomik tedbirler karşısında içimden şu ses yükseldi: “Kardeşim! Sen devletsin. Üç ay süreyle tüm vatandaşların kredi kartı ödemeleri, taksitleri ve borç ödemeleri ertelenmiştir diyemiyor musun? Vatandaşları özel bankalarla karşı karşıya getirip neden faiz pazarlığı yaptırıyorsun? Onları neden bankalara ezdiriyorsun? Şimdi olağanüstü bir dönemdeyiz ve böyle dönemlerde olağanüstü tedbirler gerekir. Devlet bu günler için vardır.”

Hz. Muhammed; “Emaneti ehline veriniz.” diyor. Çok değerli öğretmen Mahir İz de tercihlerde önce ehliyet, sonra dürüstlük, daha sonra da dindarlığa işaret ediyor. Yani meritokrasi vurgusu yapılıyor. Siz ehil olmayan bir kişiyi sırf dindar diye devletin en üst kademelerine getirirseniz, bundan bütün toplum zarar görebilir. Hâlbuki dindar olmayan fakat ehliyet sahibi, dürüst bir üst yönetici, geniş kitlelerin menfaati için daha uygundur. Çünkü onun dindar olmamasının zararı daha çok kendisinedir. Bu öylesine önemlidir ki; ehil ellerde olmayan süper bir devlet, diğer kurumları meritokratik olsa bile pandemi anında çok kötü durumlara düşebilmektedir. Kuleli Askerî Lisesindeyken benim çok değerli yüzlerce arkadaşım vardı; ayrıca Harvard Üniversitesi ve Amerika’nın başka yerlerinde çok değerli insanlar tanıdım. Onlardan biri şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin başında olsaydı zamanında gerekli tedbirler alınır ve o süper güç bu duruma düşmezdi. Ayrıca oradaki iyi olmayan sağlık sistemi de çoktan düzeltilirdi. Burada binlerce yıllık paradoks, bir kez daha karşımıza çıkmaktadır: Neden kaliteli insanlar genelde politikadan uzak durmaya çalışıyorlar ve bir süper devletin başına bile ehil olmayan kişi geçebiliyor? Öyleyse seçim sistemi dahil bütün sistem gözden geçirilmeli ve sorgulanmalıdır.

“Öğreti”nin hâkim olduğu düzende %100 meritokrasi bulunacaktır. Her türlü seçimde adaylar akıl, zekâ, yetenek, bilgi birikimi, eğitim ve o işin gerektirdiği vasıflarla birlikte ahlaki değerler açısından da ele alınacaktır. İyi eğitilmiş, problem çözme becerileri çok yüksek kişi ve kadrolar iş başına getirilecektir. Yalan söyleyen veya akılsızca davranan birisi asla başa geçemeyecektir. Çünkü “50 Erdem”in her birisi için insanlara 1’den 10’a kadar puan verilecektir. Buna göre insan her bir erdem için en az 1, en çok 10 puan alabilecektir. Öyleyse erdemler konusunda kişi toplamda en az 50, en fazla 500 puana sahip olabilecektir. Ayrıca “sevmek” ve “vermek” konularında kişiler 1’den 250’ye kadar geniş bir skalada değerlendirilecektir. Yani “sevmek” konusunda en iyi olan kişi 250 puan, en kötü olan kişi 1 puan alacaktır. Aynı şekilde “vermek” konusunda da 1 ile 250 puan aralığında değerlendirme yapılacaktır. Sonuçta o kişi bütün kategorilerden en kötü puanı alsa bile toplamda 52 puanı olur ki bu durum “Öğretimiz”in insana ne kadar çok değer verdiğini gösterir. Zaten şu anda yeryüzündeki en kalitesiz insan bile mutlaka bazı değerlere sahiptir. Ne kadar kötü olursa olsun bize göre nihayetinde kazanılamayacak bir insan yoktur. Hesaplama sonucunda kişi bütün kategorilerden tam puan alırsa toplamda 1000 puan almış olur. Böyle 1000 puanlık insana çok nadir rastlanır. O kişi, içinde bulunduğu topluma Allah’ın bir lütfudur. Böyle 1000’e yakın puana sahip yüce insanlardan, halklar ve uluslar yararlanmalıdırlar. Bunların yöneteceği toplumlar, ülkeler, birleşik ülkeler, gezegenler, yıldız sistemleri, galaksiler, galaksi kümeleri ve süper galaksi kümelerine mensup bireyler çok büyük bir nimet içindedirler.

“Öğreti”de “Sevin, verin ve erdemli olun” tarzındaki üçlü düstur, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer” temeli oluşturmaktadır. Bunlar açık seçiktirler ve tartışma götürmezler. Pandemi sonrasında “Yeni Düzen” kurulurken bu değerleri göz önüne alır, sistemi ona göre inşa ederseniz kurtuluşa erenlerden olursunuz. Zaten bir gün gelecek, bu düzen mutlaka kurulacaktır. O düzende yatırım silaha değil; sağlık, eğitim, bilim ve sanat gibi insanları daha mutlu kılacak diğer alanlara yapılacaktır.

Allah’tan iyi niyetle, hayır için çalışanları daima üstün ve aziz kılmasını niyaz ediyoruz…

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

Allah’tan Ümit Kesmeyiniz

Siz ne kadar büyük bir günah işlemiş olursanız olun “Sonsuz Ötesi” Rahman ve Rahim olan Allah’ın affı ve mağfireti sizin günahınızdan çok daha büyüktür.

Allah tövbe edenleri ve doğru yola dönenleri sever…

 

Allah Paylaşanları Sever

Çok değerli düşünür Epiktetos’un dünya malı olarak sadece asası, kandili ve tası vardı. “Suyu elimle içerim” diyerek tasını da terk etti. Öldüğünde geride sadece asası ve kandili kalmıştı.

Çok değerli kardeşim! Sendeki şu mal, mülk ve para hırsı nedendir? Akıllı ol ve paylaşmayı bil. Adil paylaşılırsa dünyanın kaynakları herkese yeter.

Allah paylaşanları sever…

 

Devletin Dini Olsaydı

Devletin bir dini olsaydı, bu “Adalet” olurdu diyenlerin dikkatine sunulur:

Söyleminiz çok güzeldir; ancak devlet için bir din seçilseydi bu din “Akıl” olurdu. Çünkü “Akıl” kişileri ve toplumları iyiye, güzele, doğruya, doğru davranışa, “hakikat”e götürür.

“İlk Evrensel Değer” olan “Akıl” ayrıca sizi “Sevgi”, “Barış”, “Adalet” ve “100 Evrensel Değer”in tamamına götürür.

“Akıl”, “Adalet”e göre daha kapsayıcıdır. “Akıl”ı rehber edinmiş bir devlet zaten adaletli olacaktır.

İslam da öncelikle bir “akıl” dinidir. En iyisi aklın rehberliğinde, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”in hepsine sarılarak yola devam etmektir. “50 Erdem”in tamamına yakını “ahlak” ile ilgilidir. “Akıl” ahlaklı olmayı da emreder. Öyleyse “Öğreti” ile terbiye edilmiş “akıl” rehber edinilmelidir.

Allah’tan rızası yolunda çalışanları daima üstün ve aziz kılmasını niyaz ediyoruz…

 

Ayasofya Barış Kalesi Olsun

Allah’ın kutsal mabedi Ayasofya bir barış kalesi olsun. Hem de yıkılmaz bir barış kalesi… Buradan yayılan barış mesajı öyle güçlü olsun ki, bütün evreni kaplasın.

Camiler, kiliseler, sinagoglar hep Allah’ındır. Zaten Müslüman’a tüm yeryüzü mescittir. Aslında şu gök kubbe altında bütün insanlar beraberce ibadet etmektedirler. Yapılan dua, ibadet ve ritüellerin tamamı Allah’a gider.

Ayasofya, yüce mabettir. O’nun manevi boyutları öylesine büyüktür ki, orada sekiz milyar insana yer vardır. Yukarıda gök kubbe ve aşağıda Ayasofya kubbesinin altında tüm insanlar neden birlikte ibadet etmesinler? Hilal ve haç orada kardeş olabilir. O mübarek mabette Müslümanlar, Hıristiyanlar ve diğer tüm insanlar huşu içinde ibadet edebilirler. Ayrıca akıllıca bir düzenlemeyle müze olarak da kullanılabilir. Böylece herkes mutlu ve mesut yaşar.

İnsanlık henüz “Ulus-devletler” aşamasında bulunmaktadır ve semalarda dalgalanan bayrak zaten bağımsızlığın, egemenliğin sembolüdür. Lüzumsuz adımlar atmak; ulusal güvenlik, ekonomi ve yurt dışındaki Müslümanlar açısından istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Devletlerin düşmana değil dosta ihtiyaçları vardır. Kişiler ve devletler gönülleri fethederek dost sayısını artırmalıdır.

Herkesi sevgi ile kucaklamak; insanlığa barış, mutluluk ve refah getirir. Hilal-haç kardeşliği buna öncülük edebilir. Kalbimizi ve Ayasofya’yı tüm insanlığa açmak çok güzel olmaz mı?

Allah’tan, rızası doğrultusunda çalışanlara daima doğru yolu göstermesini dilerken; hoşgörülü, sevecen, barışcı insanları da üstün ve aziz kılmasını niyaz ediyoruz…

 

Homo Sapiensler
Ne Yapıyor?

El ele verip ölümsüzlüğü bulmaya çalışmak, “Ölümsüzlük Merkezleri” kurarak ve de hakça paylaşarak refah içinde milyarlarca yıl yaşamak varken; akılsız Homo Sapiensler şu kısacık hayatta hâlâ birbirleriyle kavga ediyorlar.

Allah’tan “akıl” düzeylerini arttırmasını niyaz ediyoruz…

 

O’nu Bul Sen

İçine yolculuk yap. Kendinde O’nu bul sen. O aziz ve tertemizdir, affedicidir. Üzüntü, keder, korku, açlık, susuzluk, zayıflık, cehalet, aldanma, fakirlik, yokluk, ölüm, O’na asla ulaşamaz. Hayatı ve ölümü O yaratmıştır. O’nu bul, ölümsüz ol, her muradına kavuş. Uzaklarda arama; O senin içindedir. Sana senden de yakındır. O “Sonsuz Ötesi”ni de kapsayan “Şanı Yüce Allah”tır…

 

O’nu Bulmak İçin

Allah’ı bulmak için “Öğreti”nin “O’nu Bul Sen” bölümünü defalarca okuyun ve her kelime üzerinde derin bir şekilde tefekkür edin. Sade bir hayat sürün. Asla kul hakkı yemeyin ve her türlü haramdan uzak durun. İbadetlerinizi mümkün mertebe aksatmayın. Allah’ı sıkça zikredin ve günlük yaşam esnasında bile içten “Allah, Allah, Allah…” deyin. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i benimseyerek ahlaklı ve erdemli bir kişi olun. Allah iyilerin yardımcısıdır…

 

Mahabharata

Milat’tan binlerce yıl öncesine ait bir Hint destanı olan Mahabharata’da “on sekiz günlük büyük savaş”tan söz edilir. Orada, savaşın da hukuku, kuralları ve ahlakı olduğu görülür. Buna göre; aynı yaşta olanlar ve aynı tür silahı taşıyanlar birbiriyle savaşacaktır. Altında araba bulunan savaşçılar araba savaşçılarıyla, filli savaşçılar filli savaşçılarla, piyadeler piyadelerle, süvariler süvarilerle eşleştirilir. Hiç kimse, karşısındaki rakip kendisini dövüşe davet etmedikçe dövüşmez. Teslim olmak isteyen, savaşamaz duruma gelen ve kaçanlar asla öldürülmez. Sürücüler, yük hayvanları, silah taşıyıcıları ve müzisyenlerin canlarına kastedilmez. Gece olduğunda savaşa ara verilir, gün doğana kadar beklenir ve gün doğarken yeniden savaşa başlanır.

Bazen çarpışmalar öylesine şiddetlenir ki, her iki taraftan binlerce kişi ölür. Savaşın ilerleyen günlerinden birisinde savaşçılar kendilerini çarpışmalara o derece kaptırırlar ve o kadar hınç içindedirler ki karanlığın yaklaşmasına aldırmadan savaşa devam ederler. Meşaleler ve lambalarla çarpışmalar sürer. Her iki taraf da çok kayıp verir ve âdeta biterler. Bir kısmı sersemlemiş hâlde fillerin, atların ve arabaların üzerinden yere düşer; bir kısmı kör olur, bazıları aklını oynatarak arkadaşlarını bile öldürmeye başlar. Savaşın bu çok yıpratıcı anında bir şekilde geçici barış sağlanıp herkes istirahate çekilse de doğan ayın parlak ışıkları, savaşçıları yeniden uyandırır. Kanlı mücadele şafak sökene kadar devam eder. Güneş doğar ve her iki taraf kısa süren sabah ibadetinin ardından yeniden şiddetle savaşa tutuşur.

Mücadelenin bir döneminde iki savaşçının sopa dövüşü yapması gerekir. Sopa dövüşünün bile kuralları vardır ve “belden aşağı vurmak” yasaktır. Ancak savaşçının biri bu kurala uymaz ve karşısındakinin bacaklarını sopayla kırar. Destanda bunu yapan savaşçı aşağılanır ve dünya durdukça bu kişinin onursuz bir kişi olarak anılacağı belirtilir. Yine savaş kurallarını ihlal eden birisi Tanrı tarafından lanetlenir ve öylesine cezalandırılır ki; o kişi üç bin yıl boyunca tek başına bütün insanlardan uzak, kan kokusu yayarak, cerahat akıtarak ve bütün hastalıkları taşıyarak yeryüzünde gezinecektir.

Şimdi soruyorum sizlere: Milat’tan binlerce yıl önce; savaş kurallarını ihlal edip karşıdaki askere zarar vermenin, öldürmenin hükmü bu ise; milattan sonra üçüncü bin yılı yaşadığımız şu zaman diliminde, bir ülkeden diğerine gece vakti füze atılarak sivil insanların, “bebek ve çocukların” gece yarısı öldürülmesinin hükmü nedir? Bu insanlığın yüz karası davranış, cezasız mı kalacaktır?

Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki savaş devam ederken hukuk tanımaz Ermenistan’ın sivil hedeflere saldırması ve “bebekleri bile öldürmesi” asla kabul edilemez. Ermenistan’ın arkasında durarak onu cesaretlendiren, her türlü desteği veren ve savaş suçlularından hesap sormayan tüm dünya ülkeleri ciddi itibar kaybedecektir.

Savaşta bütün kurallara uyulup hak-hukuk gözetilse bile savaşmak iyi bir şey değildir. En iyisi, akıllıca davranarak âdil bir barış yapmak ve hiç savaşmamaktır. Aslında tüm insanlığın ortak atası aynıdır. Dolayısıyla Azerbaycan Türkleri ile Ermeniler de sonuçta kardeştir. Tüm insanlar Allah’ın birer kuludur. Barış içinde beraber, kardeşçe yaşayabilirler.

İnsanlığın geldiği şu aşamada savaşlar ve kavgalar geride bırakılması gereken ilkel davranışlardır. “Homo Sapiens” bunu anladığı zaman yepyeni bir dünya medeniyeti kurulacaktır. O zaman insanlar daha huzurlu, mutlu ve müreffeh bir şekilde yaşayacaktır. Çünkü sıkılmayan her kurşun, açlıktan ölen insanlara gıda olarak geri dönecektir. Bir tek bunun için bile barış peşinde koşmaya değer.

Rabbim! Sen her şeyin özündesin. Hayatın, huzurun, mutluluğun, zenginliğin ve ölümsüzlüğün tek kaynağısın. Yalnızca sana ibadet ediyoruz, sana sığınıyoruz ve ancak senden yardım diliyoruz. Barış isteyenleri ve bu yolda samimi olarak çalışanları daima üstün ve aziz kılmanı Sen’den niyaz ediyoruz…

 

Kurtuluş “Öğreti”de

“Avrasya mı yoksa Batı mı?” diye tartışıp duruyorlar. Çaresizlik içinde çıkış yolu arıyorlar.

Ne yazık ki insanlık apaçık hüsrandadır. Ancak “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti”ye sarılanlar kurtuluşa erecektir.

Doğu’yu da Batı’yı da “Evrensel Öğreti”ye, yani felaha davet ediyoruz.

Açlık, yoksulluk, yolsuzluk, kölelik, borç, hastalık, mutsuzluk, umutsuzluk, sefalet ve cehaletten kurtuluşun reçetesi “Öğreti” dedir.

Allah Rahman’dır, Rahim’dir ve kalplere huzur verendir.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

Zaman En Değerli Şeydir

Konuşmaya başlamadan önce kendinize mutlaka şu iki soruyu sorun:

Yapacağım bu eylem;

HAYIRLI MI?

GEREKLİ Mİ?

Cevabınız her iki soruya da “evet” ise konuşun değilse susun. Bu bir altın kuraldır.

Yazı yazarken veya “sosyal medyada paylaşım yaparken” de “ÖĞRETİ’NİN ALTIN KURALI”na uyun.

Aldığınız her şeyi geri verebilirsiniz ama zamanı asla…

Allah’tan eylemlerimizi hayırlara vesile kılmasını niyaz ediyoruz…

 

Öğretmen Dev Bir Güneştir

Öğretmenler uzaydaki dev güneşler gibidir; evreni aydınlatırken kendilerini tüketirler.

Hz. Ali, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” diyor. Öyleyse her birimizin en azından bin yüz altmışar yıl öğretmenlerimizin kölesi olması lazım.

Onları sadece 24 Kasımlarda, 5 Ekimlerde hatırlamak yetmez. Öğretmenler toplumun en saygın ve en yüksek maaş alan kesimi de olmalıdır. Ancak bu şekilde insanlık hızla ileri gidecektir.

“Öğreti”yi kaleme alan “Allah’ın Kulu” olarak çeşitli şapkalarım vardır. Bunlar içerisinde “Öğretmen” şapkamı giyerken en büyük hazzı duyarım.

Öğretmenler başımızın tacıdır. Allah’tan öğretmenlerimizi daima aziz kılmasını niyaz ediyoruz…

 

Cennet’teki Nazlı Misafir

Anne, baba, nene, dede, evlat, torun ve eşine gerekli saygıyı, sevgiyi gösterip onların rızasını kazananlar ile yetimlere, yoksullara, açlara kol kanat gerenler; Cennet’in en yüksek makamında nazlı bir misafir gibi ağırlanacaklardır.

Allah’tan bizleri Cennet’teki nazlı misafirlerinden eylemesini niyaz ediyoruz…

 

En Kazançlı İnsan Kimdir?

Tek bir “insanın kalbini” kazanan, 1000 holding sahibinden daha zengindir.

Allah’tan bizleri kalp kazananlardan eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Kozmik Kamera

Doğumumuzdan son nefesimizi verene kadar her anımız “kozmik kamera” ile izlenip kaydediliyor. Bu nedenle hesap gününde inkâr etmek söz konusu olmayacak ve adalet mutlak surette yerini bulacaktır.

Daima iyi ameller işlemeli ve her türlü günahtan titizlikle kaçınmalıyız. Hatta takvaya sarılarak şüpheli şeylerden bile uzak durmalıyız.

Allah’tan bizleri rızası doğrultusunda yaşayanlardan eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Allah’a Güven

Açlıktan, fakirlikten helak olacağım diye asla üzülme. Afrika çöllerinde termitlerin rızkını veren Allah senin mi rızkını vermeyecek?

Sen yeter ki üzerine düşeni hakkıyla yap.

Gerisini Allah’a bırak…

 

İyilik Yap Temizlen

İnsan doğduğunda tertemiz, beyaz bir sayfadır. Günah işleyip kötü işler yaptıkça sayfa giderek kirlenir ve zamanla simsiyah hâle gelir. Ancak kişi tövbe eder, erdemli olur, iyi ameller işlerse; sayfa yeniden tertemiz bir hâl alır.

İnsan öylesine akıllıca bir hayat sürmeli ki, yaşamanın sonunda koskoca sayfada nokta kadar bile kir bulunmamalı.

İyilik yapıp temizlenmek güzeldir. Ancak daha da iyisi, sayfayı hiç kirletmemektir.

Ne yapın edin sayfanızı tertemiz tutun.

Allah temizleri çok sever…

 

Kapına Geleni Boş Çevirme

İnsanlara ve kedi, köpek dahil tüm mahlukata yardım etmek için paran, malın, mülkün yoksa güler yüzün, sevgin, şefkatin de mi yok?

Kapıya gelen asla boş çevrilmemeli.

Aslında ihtiyaç sahipleri tespit edilerek yardım onların ayağına kadar götürülmeli ve kendilerine gizlice takdim edilmelidir.

Daha da iyisi; insanlık “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti”ye sarılarak öyle bir düzen oluşturmalı ki, hiç kimse başkalarına el açmamalı.

Şunu asla unutma; sen verdikçe Allah sana daha çok verir.

Allah, cömertleri çok sever…

 

Hayat Nedir?

“Hayat nedir?” sorusuna bilim dünyası bugüne kadar tatminkâr bir cevap veremedi.

“Öğreti” diyor ki: Hayat, ruhun vücutta kalmasını sağlayan enerjidir. Hayat sona erdiğinde ruh da vücudu terk eder.

Allah’tan hayatın da en hayırlısını vermesini niyaz ediyoruz…

 

Ruh Nedir?

Hayatı “ruhun vücutta kalmasını sağlayan enerji” olarak tanımlamıştık. Ruh ise daha ince ve daha latif bir varlıktır. Enerji ötesidir. Allah’a aittir.

Zigot teşekkül ettikten sonra anne karnında bölünerek insanı oluştururken, gelişiminin bir safhasında ona Allah tarafından ruh üflenir. Yani sonuçta o “Bütüncül Ruh”tan gelir.

Allah’tan ruhlarımızı daima ebedî nuru ile nurlandırmasını niyaz ediyoruz…

 

7/24 Abdestli Olmak

Abdest almak sadece bedenimizi değil ruhumuzu da temizler. Abdestli iken davranışlarımız olumlu yönde değişir.

En iyisi haftanın yedi günü, yirmi dört saat her an abdestli olmaktır.

Gün boyunca abdestli dolaşmak ve iş yerinde abdestli çalışmak mümkündür. Uykudan önce bile abdest alarak uykuya abdestli dalabilirsiniz. Allah bu güzel niyetinizden dolayı sizi uykuda da abdestli sayar. Eğer bir an için abdestiniz konusunda şüpheye düşerseniz derhal abdest tazeleyebilirsiniz.

Allah abdestli insanları çok sever ve onlara yardım eder. Mübarek gezegenimize abdestsiz basmamalıyız.

Allah’tan bizleri daima abdestli olanlardan eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Sanki Hayatımın Son Günü

Ölümü ve hesap gününü unutan kişi her türlü kötülüğü yapabilir, kolayca günah işleyebilir.

Oysa “Bugün hayatımın son günü olsaydı neler yapardım?” diyerek güne başlayan ve o bilinç düzeyinde yaşayan kişinin çevresindeki tüm varlıklara karşı davranışları farklı hâl alır.

Karıncayı bile incitmemek için yere dikkatli basar. Çevresindeki varlıkları daha çok sever. Her şeyin kıymetini daha iyi anlar. Âdeta bir melek gibi yaşar.

Günlük hayatta kararlar alınırken ve davranış kalıpları belirlenirken hesap günü asla unutulmamalıdır.

Allah’tan bizleri hiçbir varlığı incitmeyen, tertemiz, günahsız, huzurlu ve mutlu kişilerden eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Geleceği İnşa Etmek

İnsanları; geleceği tahmin edenler ve geleceği inşa edenler olmak üzere iki büyük kategoriye ayırabiliriz.

Burada şu soru çok önemlidir: “Siz sırtüstü yatarak geleceği sadece tahmin mi edeceksiniz, yoksa titiz bir şekilde çalışıp onu inşa mı edeceksiniz?”

Gelecek, fikir ile inşa edilir. En büyük güç fikirdir. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kaleme alınmaya başlanan “Öğreti” ise öylesine güçlü bir fikirdir ki, tüm dünyaya nizam verecek ve gelecek bin yıllara ışık tutacaktır.

Buda günümüzde yaşasaydı, rahipleri ve müntesipleri ile birlikte “Öğreti”yi benimser, “Öğreti”nin yaygınlaşması için elinden gelen gayreti gösterirdi.

“Evrensel Öğreti” hayatınıza anlam katacak, size hedefler çizecek, kör noktalardan ve çelişkilerden uzak, eksiksiz, mükemmel bir fikirdir.

Önümüzdeki dönemde pek çok yenilikler ortaya çıkacaktır. Gelecek nesiller alışılmışın dışında şaşırtıcı, şoke edici yeni fikirler ve olaylarla karşılaştıklarında “Öğreti” ellerinde olduğu için akli dengelerini ve imanlarını kolayca koruyabileceklerdir.

“Öğreti”ye sahip çıkmak ve her bakımdan desteklemek için öncelikle O’nu öğrenin, içselleştirin ve günlük yaşamınızda uygulayın. Çevreyi değiştirmeden önce kendinizi değiştirin. “50 Erdem”i edinin ve “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselin. Sonra da “Öğreti”yi Kutup bölgeleri ve Afrika çölleri dahil her tarafa yayın.

Bu yüce misyon; yeryüzünün dağında, ovasında, bozkırında, yaylasında, şehrinde, köyünde, mezrasında; ayrıca havada, karada ve sularda ibadet aşkıyla yerine getirilmesi gereken bir görevdir. “Evrensel Öğreti” hiç kuşkusuz uzayda da yerini alacaktır.

“Öğreti” kitap hâline gelip kitleler, uluslar ve devletler tarafından benimsendikten sonra artık yeryüzünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü “Öğreti”, önümüzdeki bin yıllar boyunca barışçı, özgür, sağlıklı, müreffeh ve mutlu bir dünya oluşturabilmemizin formülüdür. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i tüm insanlık olarak benimsemeli, bunlara eğitimde önemle yer vermeli ve bu değerleri genetik kodlarımıza kazımalıyız.

“Öğreti”ye sarılın ve onu yüceltin. Geleceği ellerinizle inşa edin. “İdeal Toplum”u kurarak Allah’ın izni ile yepyeni bir dünya yaratın. Emek vererek ellerinizle inşa ettiğiniz bu düzen tam da istediğiniz gibi olacaktır. Açlığın, yoksulluğun ve cehaletin kalmadığı o dünyada isteyene milyarlarca yıl uzunluğunda yaşam sunan “Ölümsüzlük Merkezleri” de bulunacaktır.

“Üçüncü Bin Yıl”ı yaşadığımız şu zaman diliminde pandemiler, hastalıklar dünyayı kasıp kavuruyor, insanlar hâlâ açlık-susuzluk çekiyor ve birbirlerini sömürüyorlarsa yazıklar olsun bize.

Her yeni yıl umuttur, yeni bir başlangıçtır. “Öğreti” ile tanışmak ise kuşkusuz hayatınızın dönüm noktasıdır. “Öğreti”ye sahip çıkın, onu destekleyin ve “ebedî kazananlardan” olun.

Sevgi, dostluk ve kardeşlik çok önemlidir. “Öğreti Kardeşliği” tüm zamanlarda insanlığın ufkunda çok güçlü bir umut ışığı olarak parlasın.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

Asla Kul Hakkı Yeme

Sen sen ol, asla kul hakkı yeme.

Allah “Benim karşıma kul hakkı ile gelmeyin.” diyor.

Kul hakkı yemeyen, iyi ameller işleyen, Allah’ın ipine sıkı sıkı sarılan “Öğreti Kardeşleri” doğrudan Cennet’e gideceklerdir. Cennet’in en üst makamında ağırlanacaklardır.

Allah’tan bizlere “Öğreti Kardeşliği” makamını nasip etmesini niyaz ediyoruz…

 

Önemli Olan Niyettir

Sen hangi eylemi yaparsan yap Allah önce senin niyetine bakar, ona göre puan verir.

Allah’tan bizleri niyeti halis olanlardan eylemesini niyaz ediyoruz…

 

En Değerli Hazinen

Hayatta, lüzumsuz işlerle uğraşıp zamanını boşa harcama. Çünkü en değerli hazinen zamandır.

İmam Şafii diyor ki: “Zaman bir kılıçtır, sen onu kullanmazsan, o seni keser.” Bu nedenle zaman çok iyi kullanılmalıdır.

En iyisi “Öğreti”yi gaye edinip “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde giderek yükselmek, yükseldikçe daha mutlu olmak ve sonunda bu dünyada iken Allah’a kavuşmaktır.

Allah’tan cümlemizin zamanını bereketli kılmasını niyaz ediyoruz…

 

Haya Sahibi Ol

Eğer “Dinim, imanım var.” diyorsan öncelikle haya sahibi ol ve “50 Erdem”in tamamını edinmeye çalış.

“50 Erdem”e sahip kişiyi görünce şeytan çok üzülür ve “Benim işim ne kadar da zorlaştı…” diyerek oradan kaçar.

Allah’tan bizleri “50 Erdem”e sahip kişilerden eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Asla Kindar Olmayın

Hz. Muhammed, sahabeden Enes bin Malik (r.a.)’e diyor ki: “Oğulcağızım! Kalbinde hiç kimseye karşı bir kin ve düşmanlık olmadan sabahlayıp akşamlamaya güç getirebiliyorsan öyle yap. Oğulcağızım! İşte bu, benim sünnetimdir. Sünnetimi seven gerçekten beni sevmiştir. Beni seven ise benimle beraber Cennet’tedir.”

Bu gerçeği öğrendikten sonra “kin, kindar nesil, intikam” gibi kelimeleri ağzımıza dahi almamalıyız. Hatta beynimizi adeta resetleyerek bu gibi kelimeleri hafıza merkezlerimizden silmeliyiz. Sözlüklerden bile çıkartmalıyız ki gelecek nesillerin böyle kelimelerin varlığından haberleri olmasın.

Allah’tan bizleri kalpleri sevgi ile dolup taşanlardan eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Akıl

“Akıl” ruhun bir fonksiyonudur. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, haklıyı haksızdan ayırmaya yardım eder.

“Akıl” kişileri ve toplumları iyiye, güzele, doğruya, doğru davranışa, sevgiye, hakikate, barışa, adalete, varlıklara zarar vermeme duygusuna, dürüstlüğe, özgürlüğe, merhamete, hoşgörüye götürür. Dolayısıyla kişi ve toplumları yanlış davranıştan da uzaklaştırmış olur.

Biz herkesi, ateistleri bile “Evrensel Öğreti”ye davet ediyoruz. Çünkü yeterince “akıllı” olan insanın ateist olması mümkün değildir. İman, ahlak, erdemler ve haya, aklın peşinden gider.

Aklın çeşitli dereceleri vardır. En alt kademedekiler sadece dünya işleri, para, mal, mülk, makam, mevki ile uğraşırken; üst derecelere doğru çıkıldıkça ahiret düşüncesi, “ebedî hayat” gibi kavramlar devreye girer ve yaşantı ona göre şekillenir.

Kişi hayat yolunda bilgi ve tecrübe edindikçe “aklı” da giderek güçlenir ve olgunlaşır. Mükemmel olan ise “Bütüncül Akıl”dır. İnsan “aklı” mükemmel olana doğru tekâmül etmektedir.

Hoca Ahmed Yesevi ve “Orta Asya Ekolü” için “akıl” çok önemlidir. “Öğretimiz”e göre “akıl” öylesine önemlidir ki “İlk Evrensel Değer”dir.

İnsanlık tarihinde “100 Evrensel Değer” ilk kez “Öğreti” tarafından tanımlanarak bunların içinden “İlk 5 Evrensel Değer”: 1. Akıl, 2. Sevgi, 3. Hakikat, 4. Barış, 5. Adalet olarak sıralanmıştır.

“50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti” sadece günümüzde değil önümüzdeki bin yıllar boyunca da insanlığa yol gösterecektir.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

 

Allah’ta Yok Olmak

Çok Değerli Kardeşim! Gaflet uykusundan uyan! Âleme ibretle bak! Dünyanın bir gölge, hayal ve oyun olduğunu bil.

Dünya zevklerinin tamamı ancak bir rüya hükmündedir; gelip geçicidir. Binlerce yıl yaşasan bile hepsi bir andan ibarettir. Nefsinin peşinde koşma. Asla kalp kırma. Hiçbir varlığı incitme. Hep hayırlı işlerin olsun.

Hangi işe el atarsan at, elinden gelenin en iyisini yap. Allah’ın rızasına giden yol, varlıkların kalbinden geçer. Kalp kazanmaya çalış.

Çalışkanları Allah sever; çalışkan ol. Robotlar devreye girdiğinde işsiz kalacağım diye asla üzülme. Bırak işleri robotlar, algoritmalar ve yapay zekâ yapsın. Sen hobilerinle ve kendini geliştirmekle meşgul ol. Hobilerinde bile elinden gelenin en iyisini ortaya koy.

Bilimden, teknolojiden ve yapay zekâdan korkma. Sen “akıllı” davrandığın sürece yapay zekâ daima senin hizmetçin olarak kalacaktır.

Dünya hayatında arzu ve istekleri geride bırakmak iyidir. Ancak kalbindeki arzu ve istekleri yok edemiyorsan helalden asla sapma. Haram ve helal sınırına çok dikkat et. Kanaatkâr davran ve her an şükür içinde ol.

Varlıklar bir aynadır ve aynada görülen O’dur. O, evrendeki tüm varlıklarda her an tecelli edendir. Bu tecellilerin tekrarı yoktur.

Hayatı ve ölümü yaratan O’dur. Zaten hayat ve ölüm O’nun kendisidir.

Çok doğru bir hayat sür. Allah’ın güzelliği ve nurunun gereği, ahlaklı yaşayıp “50 Erdem”i edin ki O’nun nuru üzerinden eksik olmasın.

“Allah Dostları”nın işaret ettiği yolda yürü. Gözlerini kapa ve “Sonsuz Ötesi”ni düşün.

“Allah, Allah, Allah…” de. Allah aşkıyla tutuş. Gözlerinden aşk yaşı aksın. O’nda yok ol. “Ben de yokum; tek mevcut O!..” diyebilenler için varlık ve yokluk aynı şeydir.

“Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yüksel. “Yokluk Makamı”na ulaş. “Yokluk Makamı”nda Allah’ın sırrını ve kudretini gör.

Allah, evreni “aşk” nedeniyle yaratmıştır. Aşk ile dolan kişi, bütün engelleri aşar. Sevgi “İkinci Evrensel Değer”dir. Aşk ise sevginin en derin ve en yüce şeklidir.

Hakikat “Üçüncü Evrensel Değer”dir ve ona ulaşmış insan yalnızca Allah’a kulluk eder. “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselerek O’nu bul, kendi aslına kavuş.

Allah’tan bizleri O’nda yok olanlardan eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Açgözlülük, Pandemiden Daha Tehlikelidir

Pandemi sürecinde özellikle gıda fiyatlarında anormal artışlar oldu. Bunun en önemli nedeni de ülkelerin gıdaları stoklama yoluna gitmeleridir.

Normal şartlarda dünyanın kaynakları herkese yeter. Ancak bu kaynakları akıllıca ve adil bir şekilde paylaşmak gerekir.

Yoksul insanlar için kaliteli ve uygun fiyatta ürünler piyasaya sürülmelidir. Özellikle temiz su ve sağlıklı gıda temini kritik öneme sahiptir.

Tedbir, ilaç ve aşı derken pandemiye bir şekilde çare bulunabilir ama açgözlülüğü tedavi etmek daha zordur.

Çok değerli kardeşim! Yerkürenin kaynaklarını akıllıca paylaşalım ki; akılsız, açgözlü ve insafsız kişiler yüzünden bütün dünya, varlık içinde yokluk çekmesin.

Allah’tan tüm insanları empati yapabilen ve karşısındakini de en az kendisi kadar düşünen erdemli bireylerden eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Gece Namazı

Allah’a ne kadar ibadet etsek, O’nu ne kadar ululasak, yüceltsek ve zikretsek azdır.

Yoktuk, bizi O var etti. Bir tek bunun için bile “Ne kadar şükretsek azdır”. Ayrıca bize “sağlık”, “bilinç” ve “akıl” gibi paha biçilemez nimetleri de yine O verdi. Bu kadar çok nimet içinde yüzerken hiç değilse farz ibadetler hususunda kusur etmemeliyiz.

Günde beş vakit namaz farzdır. Ancak ilaveten işrak (duha), evvabin ve teheccüd gibi namazlar da kılınırsa, bu davranış Allah’ın çok hoşuna gider. Farz dışındaki ibadetler kişinin sevabını artırır ve manevi mertebesini yükseltir. İbadetlerin mükâfatı hem bu dünyada hem de ahirette verilir.

Teheccüd; gece kılınan, farz olmayan bir namazdır. Yatsı namazından hemen sonra kılınabilirse de gecenin son üçte birlik diliminin sabah namazına yakın kısmında edâ edilmesi daha feyizlidir. Bu zaman dilimi çok özel, nurlu ve bereketlidir. “Nefs”e galip gelerek gecenin bir vaktinde; sakin, sessiz ve huzurlu bir ortamda, zihni meşgul eden şeylerden uzak, huşu içinde kılınan gece namazı çok kıymetlidir. Allah’a yaklaştıran, günahları engelleyen ve örten bir ibadettir.

Teheccüd namazı farz namazlardan sonra en faziletli namazdır. O kadar önemlidir ki, Hz. Muhammed gece namazını sürekli kılmaya gayret etmiştir. “Allah Dostları” da gece namazına özel önem vermiştir.

Namaz Allah’ın huzuruna çıkmak, O’na yakınlaşmak ve O’nunla konuşmaktır. Bu nedenle namazı huşu içinde ve tazim hissiyle kılmak gerekir.

Namazın en önemli ânı secdedir. Secde ânında dil gerekenleri söylerken, zihin “Sonsuz Ötesini ve Allah’ın Akıl Almaz Yüceliği”ni düşünmelidir.

Zekât, malınızı arındırırken namaz, ruhunuzu temizler. Amazon, dünyanın en büyük nehridir. Günde beş vakit namaz kılan kişi adeta bu nehirde yıkanmış gibi tertemiz olur. Namaz kılarak arınmak güzeldir ancak daha da iyisi günaha hiç bulaşmamak ve kirlenmemektir.

Günün belirli vakitlerinde eda edilen bir ibadet olan namaz; insanın hayatına denge, disiplin ve düzen getirir. Kişi namaz kılarken bedeninin, giysilerinin ve namaz mahallinin temiz olması şartı vardır. Dolayısıyla namaz, ruhsal temizliğin yanında maddi temizliğe de sebep olmaktadır.

Ayrıca namazda yapılan hareketler vücut için şahane birer egzersizdir. Bu nedenle ibadetlerini yerine getiren insanlar genelde daha sıhhatli ve aktif yaşadıklarından kendilerine “ibadet dirisi” denir. Böylece namaz kılanlar hem Allah’ın rızasını kazanıyor hem de daha sağlıklı oluyorlar.

Namaz, zikirlerin en büyüğüdür. Müminin miracı olan namaz aynı zamanda kalbin nuru, ruhun kuvveti, imanın alameti ve toplumların selametidir. Bilincine ererek, ihlasla kılınmış namaz, kişi ve toplumları günahlardan, kötü işlerden alıkoyar. Eğer kıldığınız namaz sizi haramlardan ve kötü eylemlerinizden alıkoymuyorsa, o namazda bir eksiklik var demektir.

Namaz kılmayan bir toplum, çölün ortasında susuz kalmış ağaca benzer. Namazsız bir topluluğun damarları kurumuş demektir. Tarihte dinsiz ve ibadetsiz bir toplum asla görülmemiştir.

Nasıl ki “100 Evrensel Değer” içerisinde “Beşinci Evrensel Değer” olan adalet devletin direği ise namaz da dinin direğidir.

Namaz kılmak, kalbin nurunu artırır. Bu öylesine değerli bir ibadettir ki, Allah’a yaklaşmaya ve “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselmeye yardım eder. Ahlaklı olmak, iyi işler yapmak, “50 Erdem”i edinmek; zikir ve ibadetle birlikte sizi “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde daha yükseklere taşır. Sonunda “Allah Dostu” olursunuz.

Namaz konusunda tartışmaya girmeyin. Cebrail bizzat imamlık yaparak Hz. Muhammed’e günde beş vakit namazı uygulamalarla göstermiştir. Cebrail, en yüce meleklerdendir. Melekler, insandan önce yaratılmış nurdan varlıklardır.

Dilinizi zikir ve duaya alıştırın. Namazda veya namaz dışında Âyet-el Kürsî , Âl-i İmrân suresinin 18. ayeti (ŞehidAllahu diye başlar) ve Haşr suresinin son beş ayetini sıkça okumakta fayda vardır.

Her ne isteyecekseniz Allah’tan isteyin. Allah yücelerin yücesi ve cömertlerin cömerdidir. O’ndan az değil, çok isteyin. Her şey “Kef ile Nun” arasındadır ve sonuçta hep O’nun dediği olur. Size dünyaları bağışlasa, “Sonsuz Ötesi” mülkünden bir toz zerresi bile eksilmez.

Zikir konusunda gayretli olun. Allah zikredenleri çok sever ve onlara büyük mükâfatlar verir.

Allah’tan bizleri gece namazı kılan “dostlarından” eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Zulme Seyirci Kalmayın

Çin devletinin Doğu Türkistan’da uyguladığı zulüm ve insan hakkı ihlalleri tüm dünyanın gündemindedir. Bu zulme mutlaka “dur” denmelidir.

Bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruluyor: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle düzeltsin. Şayet buna gücü yetmezse, diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalp ile düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir.” Öyleyse Doğu Türkistan konusunda tüm insanlığı önemli görevler beklemektedir.

Çin, komşusu olan ülkelerin çoğu ile kavgalı bir devlettir. Hatta Güney Yarımküre’de yer alan Avustralya’yı bile tehdit etmektedir. Gelecekte Rusya için dahi en büyük tehlike yine Çin’dir. Çin devleti öylesine büyük bir tehdittir ki, bu yanlış politikalarını değiştirmez ve barışçı yola dönmezse NATO ile Rusya ileride Çin’e karşı güçlerini birleştirmek zorunda kalacaklardır.

Türkiye, Doğu Türkistan Türklerini korumak zorundadır. Türk Dünyası’nı arkasına almış, NATO’nun çok değerli üyesi Türkiye, bu haklı davada tüm dünya ülkelerini yanında görebilmelidir. Hatta bu konuda Rusya ile bile iş birliği yapılmalıdır.

“Bir Kuşak Bir Yol Projesi” Çin için hayati öneme sahiptir. Bu, Çin’in en hassas noktasıdır. Türk Dünyası ile Rusya izin vermezse o proje gerçekleşemez. Çin devletine karşı politikalar geliştirilirken bu gerçekler göz önüne alınırsa, Doğu Türkistan problemi daha kolay çözülecektir.

Çin halkı ve Çin devleti farklı şeylerdir. Çin halkı; içinden Konfüçyüs gibi barışçı, sevecen, yüce bir bilgeyi çıkartmış değerli topluluktur. Çin devleti ise komşularıyla kavgalı, kendi halkına refahı yaygınlaştıramamış, Doğu Türkistan’da zulmeden, gerçek demokrasiye geçememiş bir devlettir. Birkaç yüz milyon zengin Çinli hariç tutulursa aslında Çin’de bir milyarın üstünde fakir insan mevcuttur. Onlara da şefkatle yaklaşmalıyız.

Çin devletine karşı bütün dünya üzerine düşen görevi yerine getirirken Doğu Türkistan Türkleri ile Çin halkı asla karşı karşıya gelmemeli ve çatışmamalıdır. İnsanlar birbirlerini daima sevmelidir. Türk devleti de Çin halkı ile iyi geçinmelidir. Ancak devletin üst kademe yöneticileri ile siyasi parti liderleri, “kalp ile düzeltme” makamında değildir. Daha fazlasını yapmaları gerekir.

En iyisi kavga ve gürültüyü bir kenara bırakıp barış yolunda yürümektir. Homo Sapiens artık aklını başına almalı ve “100 Evrensel Değer” içerisinde “Dördüncü Evrensel Değer” olan “Barış”ı tüm evrene yaymalıdır.

Eğer dünya ülkeleri silahlanmaya yatırdıkları parayı insanlık yolunda harcasalardı, bugün yeryüzünde aç-susuz, çıplak, cahil insan kalmazdı. Tüm insanlar refah içinde yaşardı. Herkes doğduğu topraklarda mutlu olunca kitlesel göçler de dururdu.

Bilinç düzeyi yüksek bir insan, aslında tüm evrenden sorumludur. Diyoruz ki: “Sadece Samanyolu galaksisinde değil, başka herhangi bir galakside de zulüm ve haksızlık yapılmış olsa, ona müdahale edin. Adaleti sağlayın. Hiçbir zaman zulme ve haksızlığa seyirci kalmayın. Zira gün gelir, o haksızlık sizi de bulur.”

Asla zalimleri dost edinmeyin ve zulme göz yummayın. Çünkü zulme göz yummak da bir zulümdür. Mazlumun âhı öylesine güçlü bir ateştir ki dağları eritir.

Allah zulüm ve haksızlığı ortadan kaldıranları çok sever…

 

Homo Sapiens’in
Kurtuluş Reçetesi

Sade bir yaşantıyı benimse. Az ile yetinmeyi öğren. İsraftan kaçın. Şükür ehli, dürüst ve çalışkan ol. Sev, sev ve daima sev. Her varlığın sevilecek en az bir yönü olduğunu bil. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti”yi benimseyerek Allah’ın ipine sıkı sıkıya sarıl.

Başkan seçimlerine önem ver. Hangi kuruma başkan seçersen seç, o kişinin bir “Homo Ethicus Superior” olmasına dikkat et. (Onun nitelikleri “Öğreti”nin “Homo Ethicus Superior” başlıklı bölümünde anlatılmıştır.) Özellikle “Devlet Başkanı”nı ve siyasi parti liderini seçerken bu konuyu çok daha fazla önemse. Hatta futbol takımına bile başkan seçerken o kişinin ahlaklı ve erdemli olmasına özen göster.

Ulus-devlet vatandaşı olarak seçimlerde titiz davran. İleride “Evrensel Devlet” kurulunca da yine “Devlet Başkanı”nı seçerken çok dikkatli ol. Eğer bir “Homo Ethicus Superior” seçemezsen işin çok zordur. Açlık, yoksulluk, yolsuzluk, cahillik, çaresizlik genellikle yanlış tercihler nedeniyledir. Demokratik seçimlerde “akıllı” ol, mutlaka oy kullan ve oyunu bin kez düşündükten sonra ver.

“Yöneticilerimiz kötü!” diye şikâyet etme. Çünkü her toplum lâyık olduğu şekilde yönetilir. Sen ne isen yöneticin de odur. Öyleyse işe kendini düzelterek başla. Zamanla yöneticiler de düzelecektir. Onlar birer “Homo Ethicus Superior” olunca problemler çok daha kolay çözülecektir.

Ey çok değerli genç ve gönlü daima genç kalan sen! Eğer bir gün “Devlet Başkanı” olmak istiyorsan, önce “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselerek bir “Homo Ethicus Superior” ol. Bunu başaracak güç sende mevcuttur. Şunu bilmelisin ki, yeterince istersen ve gereğini yaparsan hiçbir şey imkânsız değildir. Başka bir dünya mümkündür ve bunu sen başarabilirsin.

“Devlet Başkanı” koltuğuna oturduğunda geldiğin yeri asla unutma. “Öğreti”ye sadık kal. Bu yazıyı hatırla. Gülümse. Duanı eksik etme. Bense senin gibi nadide ve yüce bir gülün yetiştiği o şahane bahçeye ancak gübre olabilirim.

Allah’tan O’nun yolunda ihlasla yürüyenleri daima üstün ve aziz kılmasını niyaz ediyoruz…

 

En Büyük Aşk

En büyük aşk, Allah aşkıdır. En yüce eylem, Allah’ı sevmektir. Diğer varlıklara duyulan aşklar da saygıdeğerdir. Ancak o aşklar ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, hatta “çılgınca” şeklinde nitelenseler bile hep birer antrenmandırlar. Allah haricinde kimi veya neyi severseniz sevin hepsi birer antrenmandır. Asıl hedef, Allah aşkıdır.

Sevgi o kadar önemlidir ki “Evrensel Öğreti”yi oluşturan üç temel direkten (THE THREE PILLARS) biridir. “100 Evrensel Değer” içerisinde “İkinci Evrensel Değer”dir (SECOND UNIVERSAL VALUE). Evrendeki en pozitif, en yapıcı, en fazla yara saran ve mutluluk aşılayan duygulardan bir tanesidir.

Sevgi bazen çok ileri düzeyde olabilir. Hatta bir kusurlu ünite diğer bir kusurlu üniteyi aşkın ve sadakatin en ileri şeklini anlattığımız şu şiirdeki gibi “çok derin bir aşkla” sevebilir:

“Git dese giderdi çok uzaklara,

Hicranla dolardı koyu mu koyu.

Kal dese kalırdı onun yanında,

Köpeği olurdu bir ömür boyu…”

Bir kul diğer bir kulu bu derece sevebiliyorsa, siz bir de Allah aşkının büyüklüğünü düşünün. Aşk işte böylesine yüce bir duygudur. Aşka saygı duyulur. Ancak Allah aşkı çok farklıdır. “Akıllı” insan tüm varlıkları sever, fakat kuşkusuz Allah’ı en çok sever.

Hayatta bazen çok enteresan şeyler olur. İnsan diğer bir insanı çok sevdiği hâlde aşkını içine atmak ve gizlemek zorunda kalabilir. Mesela sevdiği kişi bir başkasıyla evlidir ve çoluk çocuğuyla çok mutlu bir hayat sürmektedir. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan kişinin aşkını gizlemesi ve sessizce içine atması “çoklu erdem içeren” yüce bir davranıştır. İslam inancına göre böyle davranan kişiye şehit sevabına yakın bir sevap yazılır. Bu hareketin içerisinde nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, sevecen olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, namuslu olmak, sır saklamayı bilmek, onurlu olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak, saygılı ve edepli olmak, sabırlı olmak, sorumluluk sahibi olmak, zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, çocuklar üzerine titremek, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 21 erdem vardır.

Böylesine özverili, asil ve yüce bir davranış Allah’ın çok hoşuna gider. Fakat ondan daha da üstünü, bir kişinin önceden nefsini “aklının” emrine vererek bu gibi durumlara hiç düşmemesidir.

Sevgi o kadar önemlidir ki, tüm varlık âlemi sevgi hamurundan yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı varlıklar O’nu bulmalı, bilmeli, tanımalı ve hayranlıkla sevmeli. Sevgisiz bir evrenin, muhabbetsiz bir varlık âleminin anlamı bile yoktur. Her şeyi anlamlı kılan sevgidir. Sevgisiz bir dünya ne kadar zavallı ve ne kadar kupkurudur. Oysa tüm güzellikleri yeşerten, sevgidir.

Gerçek fakirlik; bir kişinin malının, mülkünün ve parasının olmaması değil, Allah’ın sevgisinden mahrum kalmasıdır. O’nu bulanlar ise gerçek zenginliği yakalamış, mutlu kişilerdir.

Sevgi yüce bir duygudur. Tüm mahlukat sevilmelidir. Fakat en çok da Allah’ı sevmek gerekir. Siz Allah’ı sevdikçe ve O’na yaklaştıkça, kalbinizi O’nun sımsıcak sevgisiyle doldurdukça mal, mülk, para, şan, şöhret gibi başka şeylere olan sevginiz azalır. Kalbinizde dünya sevgisi azaldıkça Allah sevgisi çoğalır.

Sevin. Sevmek zor değildir. “Nesini seveyim?” diye sormayın, çünkü her varlığın sevilecek en az bir yönü vardır.

Dr. Covey’in verdiği seminerlerden birinde şu diyalog geçer:

– Evliliğime bir baksanıza. Gerçekten kaygılıyım. Eşimle birbirimize karşı o eski duygularımız hiç kalmadı. Galiba artık onu sevmiyorum. Eşim de beni sevmiyor. Ne yapabilirim?

– O duygu öldü mü artık?

– Evet öyle. Bizi gerçekten kaygılandıran üç çocuğumuz da var. Ne önerirsiniz?

– Sevin onu.

– Söyledim ya, o duygu öldü artık.

– Sevin onu.

– Anlamıyorsunuz. Sevgi duygusu kalmadı artık.

– O hâlde sevin onu. Mademki o duygu öldü, karınızı sevmeniz için iyi bir neden bu.

– Ama insan sevmediği birini nasıl sever?

– Dostum; sevmek bir fiil, bir eylemdir. Sevgi, yani duygu, sevmek eyleminin bir ürünüdür. Onun için karınızı sevin. Ona hizmet edin. Özveride bulunun. Ona kulak verin. Anlayış gösterin. Onu takdir edin. Onaylayın. Bunu yapmaya razı mısınız?

Yukarıdaki diyalog, bize sevmenin bir eylem olduğunu ve sevginin kendimiz tarafından nasıl inşa edilebileceğini çok iyi göstermektedir. Sevgi inşa edilirken özveri de gerekmektedir. Sonuçta sevgi, sevme eylemiyle inşa edilen bir “değer”dir.

Sevgi ayrıca evrende bir boyuttur. En, boy, yükseklik ve zaman evrende yaygın bilinen dört boyuttur. İlaveten “ilim”, “irade”, “kudret” ve “sevgi” gibi pek çok sıfat da evrenin içine Allah tarafından yerleştirilmiş boyutlardır. Allah’ın bu sıfatlarından her biri boyut oluşturur ve evreni ayakta tutarlar. “Sevgi” çok önemli bir boyuttur ve evreni ayakta tutan direklerdendir. Sevgi var olduğu sürece evren de varlığını sürdürecektir.

Sevgi aynı zamanda Allah’tan gelen ve varlık âleminin her köşesine süzülen sihirli bir enerjidir. Kişileri ve toplumları birbirine bağlar. Barışı, refahı ve mutluluğu getirir. Sevgi olduğu müddetçe insanlık varlığını devam ettirecektir. Sevmeye çalışın ve sevin. Bebekler gibi sevin. Bebeklerin sevgisi çok saf ve temizdir. Çünkü bir bebek karşılık beklemeden sever. Anne ve babanın evladına olan sevgisi de çok yücedir. Çünkü hem sever hem de orantısız olarak verirler.

Aşk, ilahî bir duygudur. Allah ile varlıklar arasındaki en güçlü bağdır. O, gönülden coşkuyla sızarak “Sonsuz Ötesi”ne uzanan pınardır. “Sonsuz Ötesi”nde ebediyet nidalarıyla yankılanan tatlı bir şiirdir, melodidir. Arayan Leyla’sını da bulur, Mevlâ’sını da. Leyla’nın aşkı seni Mevlâ’nın aşkına götürmelidir. Aşk, “Mevlâ Okyanusu”nda çınlayan ve ilahî dalgalarla dans eden “ölümsüzlük” şarkısıdır.

Unutmayın ki Allah’ın güzel isimlerinden biri de “aşk kaynağı” anlamına gelen “Vedud”dur. “Ya Vedud” dedikçe her yanı sevgi kaplar. Karşılıklı sevdikçe sevgi çoğalır. Sevmek Allah’a, nefret etmek şeytana yaklaştırır.

Sevgi dolu bir kalbi Allah çok sever ve orada tecelli eder. Sevdikçe seni kendine “Dost” yapar. Cennet’te cemâlini gösterir.

Şu dünya hayatında kalpsizin biri, aşkına cevap vermeyip kalbini mi kırdı? Vefasız sevgilin seni bir bahar akşamı habersizce terk mi etti? Hiç üzülme. Çünkü “En Büyük Aşk” burada seni bekliyor. Allah’ın ipine sarıl. O’nu “dost” edin. Allah’a sevgili ol.

Seni terk eden vefasıza da hiç kızma, beddua etme. Artık onu kardeş bil.

Allah aşkı çok farklıdır, ebedî mutluluktur. “Ölümsüzlük”tür.

“Allah Dostu” olmak mutlulukların ve unvanların en yücesidir.

Allah’tan bizleri kendisine “dost” eylemesini niyaz ediyoruz…

 

“Öğreti” ve Devlet

Devlet, milletin teşkilatlanmış hâlidir. Bir yandan topluma hizmet ederken diğer yandan onu yönetir, iyiye doğru yönlendirir ve özgürlüklere zarar vermeden, hissettirmeden kontrol altında tutar.

Devlet, milletin efendisi değil, hizmetçisidir. Problemleri çözmek için var edilmiş güçlü bir enstrümandır. İnsanların ve kurumların bir araya gelerek oluşturdukları, toplumsal teşkilatlanmanın en üst şeklidir.

İnsanlara ve diğer varlıklara hizmet için kurulmuş olan devlet; ihtiyaçları karşılamalı, bireyler ve kurumlar arası ilişkileri düzenlemeli, problemleri çözmelidir. Sonuçta insanları daha iyi şartlarda yaşatmalı ve mutlu etmelidir.

İnsan topluluklarının teşkilatlanarak devlet hâline gelebilmeleri, insanlık tarihinde önemli bir aşamadır. İhtiyaçlar, değerler ve kurumlar çerçevesinde teşkilatlanıp devletleşen insan toplulukları birlikte yaşama şartlarını giderek iyileştirmeye çalışmalıdır. Gelinen aşamada “Evrensel Öğreti” insanlığın devlet anlayışını daha ileri bir düzeye götürecek, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer” ile insanlık çağ atlayacaktır. Çünkü küresel problemleri de çözecek olan o devlet; ahlak, erdem, adalet, hakkaniyet ve evrensel değerler üzerine oturacaktır.

Tarihte insanlar zorunlu olarak birleşerek avcı-toplayıcı grupları ve kabileleri meydana getirmişlerdir. İnsanlığın avcı- toplayıcılık dönemi çok uzun sürmüştür. Sonrasında tarım ve hayvancılık dönemine geçildiğinde sosyo-ekonomik şartlar tamamen değişmiştir. Kabileler arasında problemler görülmeye başlamıştır. Değişen şartlara güvenlik problemi de eklenince, askerî ve siyasî otorite bir ihtiyaç neticesi ortaya çıkmış, sonuçta devletler kurulmuştur. Yani tarım ve hayvancılık dönemine geçiş belirleyici olmuştur. Zaten tarihteki ilk devletler de tarım yapılan coğrafyada ortaya çıkmıştır.

Devletin kurulması, toplumsal düzeni sağlarken beraberinde geçici de olsa barışı getirmiştir. Ordu, hukuk, ekonomi, din ve yönetim devletin temel unsurları olmuştur. İdeoloji ise devleti yöneten kesime meşruiyet sağlamıştır. Hizmet için var olacak “Teknik Devlet” ideolojiye gerek duymayacak, “Öğreti”nin değerleri yeterli gelecek, en kuvvetli meşruiyeti sağlayacaktır.

Devlet sahip olduğu büyük gücü insana ve diğer varlıklara “mükemmel hizmet” anlayışıyla harcamalıdır. Bunun için ideolojik devlet değil “Teknik Devlet” olmalıdır.

Türkiye’deki E-Devlet uygulamalarına baktığımız zaman “Teknik Devlet” olma yolunda hızla ilerlendiği görülmektedir. Zamanla dünyadaki tüm Ulus-devletler hizmeti esas alan “Teknik Devlet” hâline geleceklerdir. Bunu da “Global Teknik Devlet” aşaması izleyecektir.

“Global Teknik Devlet”te demokrasi ve meritokrasi çok önemli olacaktır. “Teknik Devlet”in kendi “Yerel Meclis”i yanında ayrıca “Global Teknik Devlet”in tüm dünyayı ilgilendiren “Dünya Birleşik Meclisi” ile “50 Erdem”e sahip bilgelerden oluşan “Yüceler Meclisi” bulunacaktır. “Global Teknik Devlet”i yönetecek Devlet Başkanı, küresel çapta yapılacak demokratik bir seçimle “50 Erdem”e sahip kişiler arasından seçilecektir. Devlet Başkanı’nın siyasi bir kişilik olması şartı bulunmayacaktır. Şayet “Anayasa”da belirtilen koşullar teşekkül ederse “Yüceler Meclisi” Devlet Başkanını görevden alabilecektir. Gerektiğinde Devlet Başkanı da yargılanabilecektir.

“Global Teknik Devlet” kurulurken siyasi, hukuki, mali yapı ve ordu “Öğreti” ışığında şekillendirilecektir. Ulus-devletler aşamalı olarak “Teknik Devlet” ve sonrasında “Global Teknik Devlet”e dönüşürken de, “Anayasa” yazılırken de hep “Öğreti”nin ışığında hareket edilecektir. Dönüşümler “Akılcı” yaklaşımlarla tedrici olarak sağlanacaktır. “Global Teknik Devlet” bu aşamada Ulus-devletler ve “Teknik Devletler”e ekonomik yardım dahil her türlü yardımı yapacak ve onlarla koordinasyon içinde bulunacaktır. Bu bağlamda fakir ülkelere ve yoksul halklara ciddi anlamda yardım edilecek, o ülkelerde kalkınma hamleleri başlatılacaktır. Bu süreçte zengin kişilerin ve gelişmiş ülkelerin yaptığı fedakârlıklar asla unutulmayacak, isimleri tarihe altın harflerle kazınacaktır. Allah onları ebedî hayatta da ödüllendirecektir.

Güvenlik zaafı olmaması için Dünya Birleşik Ordusu (Dünya Birleşik Savunma Gücü) hazır bekletilecektir. Meritokrasi esasına göre seçilmiş profesyonel askerlerden kurulu, hızlı müdahale edebilen, ateş gücü yüksek, ileri teknolojiye sahip ordu hem sistemi ve barışı koruyacak hem de gerektiğinde hızla müdahale edebilecektir.

“Global Teknik Devlet”te adalete ve hukukun üstünlüğüne ileri derecede önem verilecektir. Yerel mahkemeler çok iyi çalışacaktır. Buna rağmen kararlara itiraz edilebilecek ve gerektiğinde üst mahkemeye gidilebilecektir. “50 Erdem”e sahip “bilge hâkimler”den kurulu “Yüce Mahkeme” davalarda son karar mercii olacaktır.

Devlet hizmet etmek için vardır. “Global Teknik Devlet” hukuk, güvenlik, ekonomi, denetleme ve diğer alanlardaki görevlerini sürdürürken amacının “insanı ve tüm varlıkları mutlu etmek” olduğunu asla unutmayacaktır.

Küresel problemleri “Global Teknik Devlet” daha kolay çözecektir. Bu devlet insanları siyasi ve ekonomik birlik içinde toplayacak; herkesin harfiyen riayet edeceği bir “Dünya Anayasası” olacaktır. Anayasa, “Öğreti” esas alınarak herkesi mutlu edecek tarzda, adaletli bir şekilde yazılacak ve uygulamalar sonucunda yeryüzünde hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. Ulus-devletlerin bir araya gelerek “Dünya Anayasası” üzerinde anlaşmaları en önemli aşamadır. Sonrasında “Öğreti” rehberliğinde işler daha kolay yürüyecektir.

Şu anda insanlık Ulus-devletler aşamasındadır. Devletlerde her şeyin iyi gittiği söylenemez. Tüm dünyada ayırımcılık ve eşitsizlik önemli bir problemdir. Halkın büyük bir kısmının yaşama şartları maalesef kötüdür.

İdeolojik olmayan ve hizmeti esas alan “Teknik Devlet” toplumsal barış için daha iyidir. “Anayasalar” yazılırken öncelikle toplumsal gerçeklik, haklar ve temel ihtiyaçlar göz önüne alınmalıdır. İdeolojiler, kurumları ve değerleri yıpratırlar. Bazen de kimlikler arası gerginliklere ve iç savaşa kadar uzanan çatışmalara neden olurlar. İdeolojik saplantılardan kaçınılmalı ve devletin teknik bir devlet olmasına özen gösterilmelidir.

Baş olmak, başa geçmek ve yönetmek arzusu insanların çoğunun yapısında maalesef doğuştan vardır. Ancak devletin başına daima ehil olan geçmeli ve seçimle gelip seçimle gitmelidir. Devletin zirvesi tek bir aileye ait olmamalıdır. Siyaset, aile mesleğine dönüşmemelidir. Meritokrasi ve gerçek demokrasi zaten bunu önleyecektir.

Devleti yönetenler toplumun geri kalanı ile hukuk önünde eşit olmalı ve paylaşım adil yapılmalıdır. İktidardakiler rakiplerini etkisizleştirmemeli, temel hak ve özgürlükler konusunda hassas davranılmalı, evrensel değerlere önem verilmelidir. Yöneticilerin hak ve sorumlulukları yasalarla net bir şekilde belirlenmelidir.

Devletteki bozulmalar önemli bir problemdir. Yöneticilerin “50 Erdem”e sahip kişiler olması ve yönetim kurumlarının birbirlerini dengeleyecek şekilde oluşturulması devletteki bozulmaları engeller. Denge ve denetim önemlidir.

Tarihe baktığımızda, Moğol İmparatorluğu dahil, devletler çoğunlukla askerî güç kullanılarak kurulmuşlardır. Devletler kurulduktan sonra da ordu hep önemli konumda kalmıştır. Ordu tabi ki çok önemlidir. Bizim anlayışımıza göre ordu çok güçlü olmalı ve sivil yönetimin emrinde bulunmalıdır. Başkomutan da Devlet Başkanı olmalıdır. Orduyu sevk ve idare eden üst rütbeli askerlerin “Öğreti”yi çok iyi bilmeleri ve yüksek bilinç düzeyinde bulunmaları gerekmektedir. İyi eğitim almış olan bu askerler hem çok güçlü hem de demokrat olmalıdırlar.

Barışı sürekli kılmak önemlidir. Ancak zorunlu olarak savaşmak ihtimali doğarsa müdahale veya savaş kararı “Yüce Meclis”in onayıyla hayata geçebilecektir. Sistemin en tepesinde “Öğreti”den süzülüp gelen “Anayasa”, onun altında “Yüce Meclis” ve Devlet Başkanı olacaktır. Başkanlık ihtiyaca göre şekillendirilecektir.

Tarihî tecrübe göstermiştir ki, aile ve kabileler arasında maalesef yağma kültürü vardır. Devletleşme süreci bir yandan toplumsal düzen ve barışa hizmet ederken diğer yandan komşu toprakları yağmalamak daha da kolaylaşmıştır. Henüz geçen yüzyılda yaşanan iki adet dünya savaşında devletler birbirlerinin topraklarını zapt etmiş, on milyonlarca insan öldürülmüştür. Yani devlet gibi muazzam bir güç hayra da kullanılabiliyor, şerre de. Bu nedenle “50 Erdem” benimsenmeli ve insanlar ahlaklı, erdemli olmalıdırlar.

Saldırganlık maalesef insanların büyük çoğunluğunun yapısında doğuştan vardır. Aile ve okulda verilen terbiye, eğitim, inanç, hukuk, polis, ordu ve yöneticilere rağmen saldırganlık tamamen önlenememektedir. Ne zaman ki insanlar “Öğreti”yi benimser ve nefret, korku, oburluk, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, saldırganlık gibi huylarından vazgeçerlerse şiddet de giderek azalır, zamanla ortadan kalkar. Yani çözüm yine ahlaklı ve erdemli olmaktadır.

Devlet Başkanı, “Anayasa”nın kendisinin de üzerinde olduğunu asla unutmamalıdır. “Anayasa” ve yasalar Devlet Başkanı’nı da bağlar. İmza konmuş Uluslararası Sözleşmeler ise “Ulusal Anayasa”nın üzerindedir. Bütün bunların üzerinde de “Dünya Anayasası” yer alacaktır.

“50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti”den köken alan “Dünya Anayasası” yeryüzündeki tüm kurumları bağlayacaktır. Anayasa sonuçta belirli “değerler” üzerine oturan bir hukuk metnidir. Bu değerler ise “Öğreti”de mevcuttur.

Hükümet, devleti yasalara göre yönetmelidir. Devlet yasalara göre yönetilmemeye başlarsa, böyle bir gelişme o devlet için sonun başlangıcı demektir. Buna acilen çözüm bulunmalıdır. Yöneticilerin hukuka uyması, toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanması ve ahlaklı davranışların yaygınlaşması ise devletin ömrünü uzatır.

Devletteki bozulmalara karşılık tarihte pek çok isyan ve ihtilal görülmüştür. Halkın isyan etmesi iyi bir şey değildir. Çünkü isyanlar genellikle iç savaşa dönüştüğünden sonuçta faturayı yine halk öder. Hâlbuki yönetimin gücü “kuvvetler ayrılığı prensibi” ile önceden dengelenebilse ve yöneticiler gerektiğinde yaptıklarından dolayı yargılanabilseler, tarihteki isyan ve ihtilallerin çoğu gerçekleşmezdi. En iyisi demokratik rejimdir ve başarısız yönetimin isyan ve darbe ile değil, zamanı gelince seçimle gitmesidir.

İktidarlar ülkeyi “Anayasa”yı esas alarak yönetirler. Ordu, iktidarın emrindedir. İktidar ise “Anayasa”nın emrindedir. “Anayasa”nın işaret ettiği durumlar ortaya çıkarsa “Yüce Meclis” Devlet Başkanını görevden alabilir. Demokrasilerde seçim zamanı geldiğinde iktidarın seçime gitmemesi, seçimi engellemesi, savsaklaması düşünülemez. Eğer iktidara doymaz yöneticiler böyle bir duruma yol açarlarsa, ülke yönetimini anayasadaki ilgili maddeler gereği Yüksek Seçim Kurulu ile ordu (emir-komuta zinciri içinde) beraberce ele alarak altı ay içinde seçimleri gerçekleştirir ve demokrasiyi yeniden tesis ederler. Eğer yönetimi ele alan Yüksek Seçim Kurulu ile ordu altı ay içerisinde seçim yapmaz ve seçimleri daha ileri bir tarihe sarkıtırsa, zamanı geldiğinde Yüksek Seçim Kurulu üyeleri ile ordunun üst komuta kademesi, “Yüce Divan”da yargılanır.

Demokrasi “100 Evrensel Değer”den bir tanesidir. Demokrasi ile yönetilen devletler sadece kendi iç politikalarında değil tüm dünyada demokrat olmalıdırlar. Çifte standart doğru değildir. Fakirlerin hakkını en iyi koruyan rejim demokrasidir. Gerçek demokrasilerde devletin başındaki kişiler seçimle gelip seçimle gittiklerinden halka tepeden bakmaları ve zulmetmeleri düşünülemez. Çünkü iktidara gelirken halkın ayağına kadar gidip oy için adeta yalvarmışlardır ve gelecek seçimlerde de yine halkın ayağına kadar gideceklerdir. İktidar sahipleri halkı iyi yaşatmak ve mutlu etmek için çalışmalıdırlar.

Çok partili demokrasi iyidir, ancak partizanlık kötüdür. Meritokrasinin önündeki en büyük engel partizanlıktır. Partizanlık, problemleri çözmek yerine daha da derinleştirir. Partiler amaç değil problemleri çözen birer araçtırlar. Partiler amaç hâline getirilmemelidir.

Çok partili sistemde, seçilen milletvekilleri partinin değil milletin temsilcisi olmalıdırlar. O zaman toplum daha hızlı kalkınır ve ileriye gider.

Siyaset bir araçtır. “Öğreti”nin tamamında öngörülen yüce hedeflere eğitim ve siyaset enstrümanı kullanılarak, demokratik yollardan ulaşılacaktır. “Öğreti” yeni bir toplum inşa edecektir. Zaten insanlık uzun vadede yavaşça da olsa iyiye doğru gitmektedir. “Öğreti” bu iyiye gidişi hızlandıracak ve insanlığa çağ atlatacaktır.

Yöneticilerde görülen sahiplenme duygusu, sorumluluklarını idrak etme şeklinde olursa iyidir. Ancak devleti kendilerinin mülkü olarak görmek problemlidir. Böyle yöneticilerin bizzat kendileri problemdir. Hele yasaları çiğnemeleri asla kabul edilemez. Monarşi döneminde bile devleti “tek kişi” yönetmemiş; vezirler, ulema ve ordu komutanları yönetimin bir parçası olmuştur.

Sağlıklı bir devlet yönetimi, toplumdaki farklılıkları ortadan kaldırmak için aşırı çaba sarf etmek yerine, onları bir arada barış ve huzur içinde yaşatmaya gayret göstermelidir. Toplumsal yaşamda özgürlükler esas alınmalı; isteyen herkes dilini, dinini, inancını, felsefi görüşünü, kimliğini serbestçe yaşamalı, farklı yaşam tarzlarına hem gezegenimizde hem de uzayda saygı duyulmalıdır. “Öğreti”ye sarılan insanlık bunu kolayca başaracaktır.

Halk sefalet içinde yaşarken devletin üst yönetimi lüks ve israf içinde olmamalıdır. Hele bunun için borçlanmak çok yanlıştır. Öncelikle halkın refahı düşünülmelidir. Devlet görkemli olabilir; ancak halkın da refah içinde bulunması şartıyla. Görkem ve sefaletin aynı yerde olması, adaletsizliktir.

Güce sahip olan devlet yöneticileri “akıllı” davranmalı ve asla kibirli olmamalıdırlar. Aksi hâlde bürokrasi de bundan olumsuz etkilenebilir.

Düşman icat etmek ve birilerini ötekileştirmek doğru değildir. En iyisi barış içinde kardeşçe yaşayarak zamanı geldiğinde demokratik seçimler ile halkın hakemliğine müracaat etmektir. Günü geldiğinde iktidar koltuğunu muhalefete kardeşçe devretmek, “Çoklu Erdem İçeren Eylemler”dendir.

Darbeler ve isyanlar devleti zayıflatırken halkı da fakirleştirmektedir. Herhangi bir kötülük ortadan kaldırılırken bile seçilen yöntem meşru ve iyi olmalıdır.

İktidar partisi her yaptığının doğru, muhalefet ise her yapılanın yanlış olduğunu iddia etmemelidir. Doğruya doğru, yanlışa yanlış denmelidir. Tek amaç gelecek seçimi kazanmak olmamalıdır.

İktidarlar bilmelidir ki; yasalar doğrultusunda alınan kararların meşruluğu onların hepsinin doğru olduğu anlamına gelmez. Alınan kararlar toplumun bir kesiminde problemleri çözerken diğer kesiminde ilave sorun yaratmamalıdır. Toplumlar dinamik ve değişken yapılardır. Onun için bugün alınan kararların gelecekte ortaya çıkarabileceği problemler de hesaba katılarak kararlar çok dikkatli alınmalıdır.

Devletin hukuk devleti olması çok önemlidir. Hukuk; hakların, yetkilerin ve ilişkilerin sınırlarını çizer ve onları tanımlar. Bu sınırlara riayet edilmelidir. “Öğreti” evrensel ahlak temeline dayalı bir hukuk sistemi önermektedir. Bu sistemde adalet karşısında herkes eşittir ve paylaşım hakçadır. Bu düzende sömürü, despotizm ve korku olmayacaktır. Hizmet herkese ulaşacaktır. İyi bir devlet, halkın ihtiyaçlarını karşılamalı ve problemleri çözmelidir. Devlet, hakça paylaşımın yanında güvenliği de sağlamalı ve adaleti, refahı devamlı kılmalıdır. Güvenlik politikaları içerisinde siber güvenlik de çok önemlidir. Bunlara dikkat eden devletler “Öğreti”ye bağlı kaldıkları sürece ilelebet yaşayacaktır.

Yöneticiler âdil olmalıdır. Eğer adaletsiz davranırlarsa demokratik sistemde halk onları seçimde cezalandıracaktır. Gerektiği zaman yöneticiler bağımsız yargı önüne de çıkmalıdırlar. Haksızlık yapanlar bu dünyada cezalarını çekmezlerse Allah onları ebedî hayatta cezalandıracaktır. Adalet er veya geç yerini bulacaktır.

“Akıl”dan süzülüp gelen evrensel adalet duygusunu insanların içine Allah yerleştirmiştir. Devletin temel direği olan adaletin kaynağı Allah’tır.

Bir devlet, temel hak ve özgürlükleri mutlaka sağlamalıdır. Can ve mal güvenliğinin yanında sosyal güvenlik de önemlidir. Kişi hastalandığında, emekli olduğunda, işsiz veya yalnız kaldığında kendisini güvende hissetmelidir.

Hak ihlalleri, adaletsizliklerin ve çatışmaların en önemli nedenlerindendir. Kişi bu konuda da empati yaparak karşısındaki bireyin haklarını en az kendininki kadar savunmalıdır.

Devlette istişare ve karar alma mekanizmaları çok iyi çalıştırılmalıdır. Aksi hâlde devlet de yanlış adım atabilir. Yanlışı fark ederek bundan dönmek ise önemli bir meziyettir.

İnsanların ihtiyaçları ve bu ihtiyaçlar karşısındaki tepkileri sürekli değişebildiğinden toplumlar da giderek değişmektedirler. Bu doğal değişimler esnasında “Öğreti” esas alınmalı ve değişimin sağlıklı olması sağlanmalıdır. Yeni düzende de adalet hâkim olmalıdır. Bir sınıf diğer bir sınıfı, bir grup diğer bir grubu ezmemelidir.

“Anayasa” hazırlanırken devletlerin, şirketlerin, şahısların birbirleriyle çatışmalarını ortadan kaldıracak ve sömürüyü önleyecek şekilde kaleme alınmasına dikkat edilmelidir. Şahısların özgürlüğü önemli olduğu gibi devletler ve şirketlerin de iç işlerinde mümkün mertebe özgür olmaları sağlanmalıdır. Şahıslar ve şirketler kâr etmeli ancak sömürü olmamalıdır.

Devlet her türlü din, inanç ve felsefi görüşe karşı tıpkı bir dairenin merkezi gibi eşit uzaklıkta durmalıdır. Din, inanç ve fikir hürriyeti esastır. Bununla birlikte okuma, yazma, eğitim, bilim, kültür, sanat ve edebiyata önem veren “Kentli İslam” anlayışı teşvik edilmelidir. “Kentli İslam” bir anlayıştır. Yerleşim yeri ile ilgisi yoktur. Sadece kentte değil aynı zamanda ilçede, kasabada, köyde, mezrada ve hatta dağ başında bile yaşanabilir. “Kentli İslam” anlayışı “Öğreti” öncülüğünde tüm dünyaya yayılmalıdır.

Yirminci yüzyılın önemli Müslüman düşünürü ve devlet adamlarından birisi olan Aliya İzzetbegoviç’in de işaret ettiği gibi; İslam’ın siyasi, sosyal, ekonomik, ahlaki ve evrensel boyutları dengeli bir şekilde, beraberce ele alınmalıdır. İslam’ın ruhu iyi anlaşılmalıdır.

Evrensel düşünen bir Müslüman, Sistine Şapeli’nin tavan freskleri ile Sultan Ahmet Camii’nin şahane çinilerini “Büyük İnsanlık Ailesi”nin ortak değerleri olarak görür.

İnsanların farklı inançlara sahip olmaları maalesef onları düşmanlaştırmaktadır. Bu noktada “Öğreti Kardeşliği” insanlığa bir ilaç gibi gelecek, yeryüzünde sevgi ve barışı yaygınlaştıracaktır.

“Bilinç”, “akıl”, “zekâ”, “nefis” ve “irade” ruhun fonksiyonlarıdır. Duygular ruhun fonksiyonlarından olan “nefis” ile ilgilidir. Bilim ve teknolojinin sonucunda ortaya çıkacak olan “yeni insan”ın duyguları da helal ve etik yollardan usulünce tatmin edilmelidir. Ruhun diğer bir fonksiyonu olan “irade”, insanı insan yapan en önemli özelliklerden birisi olarak kalacaktır. Robot, yapay zekâ ve algoritmalara ruhun fonksiyonları yüklenirken “ucu açık bir irade” asla verilmemelidir ki onlar hep insanın hizmetçisi olarak kalsınlar. Aksi hâlde insanlığın varlığını tehdit eder hâle gelebilirler.

En iyisi; robot, yapay zekâ ve algoritmaların da daima “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”e sahip olmalarıdır.

Bir kez daha uyarıyoruz: Laboratuvar şartlarında üretilen varlıklara ruhun fonksiyonları olan “bilinç”, “akıl”, “zekâ”, “nefis” ve “irade”den ilk dördü verilebilir. Ancak “sınırları çizilmemiş, ucu açık bir irade” asla verilmemelidir. Çünkü böyle bir hata, insanlığın sonunu getirebilir. İradesi bulunmayan o varlık asla bir insan olamayacaktır. Ne kadar zeki olursa olsun daima insana hizmet edecektir.

Robot, yapay zekâ ve algoritmalar yaygınlaştığında ekonomideki anlayış da değişecektir. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için gece gündüz çalışmayacaklardır. İşleri robotlar üstlendikçe insanlar hobilerine ve kendilerini geliştirmeye daha fazla zaman ayıracaklardır.

İnsanın avcı-toplayıcı konumdan tarım ve hayvancılığa geçmesi bir devrimdir. Bunun gibi sanayi toplumuna geçiş de bir devrimdir. Coğrafi keşifler ve sömürgecilik sonuçta sermaye birikimine yol açmış, ekonomik yapı canlanmış, yeni pazarlar bulunmuş, üretim makinelerle yapılmaya başlanmış ve Sanayi Devrimi ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi ve kapitalist anlayış bir yandan üretimi artırırken diğer yandan gelir dağılımını bozmuş, fakirliği derinleştirmiştir. Halk köylerden şehirlere göç etmiştir. Şehirlerde fakirlik yaygınlaşırken zenginler daha zengin olmuştur. Modern devlet buna köklü bir çözüm getirememiştir.

Oysaki “Mülk Allah’ındır.” Kişiler onu geçici olarak kullanmakta ve devletler de aslında “insanlığın malı”nı yönetmektedirler. “İnsanlığın malı” anlayışı tüm yeryüzünde yaygınlaşırsa toplumlara barış, refah, huzur ve mutluluk daha kolay gelecektir. Doğal kaynakları “insanlığın malı” olarak gördüğümüz zaman dünyada çok şey değişecektir. Bireyler, aileler, toplumlar, devletler doğal kaynakların sahibi değil, geçici olarak kullanıcısıdırlar. Su, petrol, gaz gibi doğal kaynaklar üzerinde her insanın hatta her canlının hakkı vardır. Bundan sonra doğal kaynakları bu anlayışla değerlendirilmeliyiz. Norveç’in petrolleri üzerinde Afrikalının da hakkı vardır. Çünkü yerküre tüm canlıların ortak malıdır. Bu anlayış fakir ülkelerdeki pek çok problemi çözecektir. Böyle bir ekonomik anlayışta amaç insanların ihtiyaçlarını karşılamak ve onları mutlu etmek olacaktır. Ülkelerinde mutlu yaşayan insanlar ise kitleler hâlinde göç etmeyeceklerdir. Böylece hem Güney hem de Kuzey mutlu olacaktır. Bu fikir şu anda Norveç’in aleyhine gibi görünse de uzun vadede kesinlikle lehinedir.

“Global Teknik Devlet” yeryüzündeki kaynakları rantabl bir şekilde değerlendirecek ve hakça paylaştıracaktır. Tarım alanları, doğal kaynaklar ve denizlerdeki zenginlikler yeryüzündeki tüm canlıların yararlanmasına açık olacak; bunu “Global Teknik Devlet” çok adaletli bir şekilde paylaştıracaktır. Mesela Güney Kutup bölgesinde bulunacak yeni bir zenginlik “Global Teknik Devlet” tarafından insanlığın ortak malıymış gibi değerlendirilip adil bir şekilde tüm dünyanın hizmetine sunulacaktır. Esas olan tüm varlık âleminin mutluluğudur. Bu şekilde davranarak aç-susuz, çıplak, fakir, sefil ve cahil bir tek kişi kalmayıncaya kadar mücadele yürütülmelidir. Allah öyle yaratmıştır ki, evrenin kaynakları herkese yeter. Özel mülkiyeti kabul ediyoruz ancak sömürüyü asla.

Gelir dağılımındaki dengesizliğe ilaveten çevre kirliliği ve iklim değişikliği, tüm dünyayı bekleyen önemli tehlikelerdir. Doğanın zarar görmesi sadece insanı değil bütün canlı türlerini tehdit etmektedir. Her yıl milyonlarca insan iklim değişikliğiyle ilişkili olarak yaşadığı yeri terk etmektedir. Kuraklık ve kıtlık çatışmalara neden olmaktadır. Afrika’da yetersiz beslenme ve temiz su bulunamaması nedeniyle milyonlarca insan ölmektedir. Göçler tüm dünyayı etkilemektedir. Tüm bunlara acil çözümler gerekmektedir.

Gezegenimizi sevmeli ve onu çok iyi korumalıyız. Doğayı kirleten ve istismar eden, gezegenimize zarar veren devletler “Global Teknik Devlet” tarafından adaletli bir şekilde cezalandırılmalıdır. Cezaya rağmen bu eylemini devam ettiriyorsa, güç kullanarak o devletin zararlı uygulamasına mutlaka son verilmelidir. Bu uğurda gerekirse “Dünya Birleşik Ordusu” da kullanılmalıdır.

İşsizlik önemli bir problemdir. Bireylerin günlük normal yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan asgari ücret, bir işte çalışmasalar bile sırf insan oldukları için “insanlık maaşı” (HUMANITY WAGE) şeklinde kendilerine takdim edilmelidir. Tüm dünyada barış ve huzurun devamı için bu gereklidir. Ulus-devletler, uluslararası örgütler, uluslarüstü kurumlar, dünyanın en zengin kişi ve aileleri fikir birliği yaparak bu problemi çözmelidirler.

“İnsanlık maaşı” (HUMANITY WAGE) ile muhtemel bir kıyamet önlenecektir. Marx’ın sözünü ettiği, “Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan” insanları daha fazla ezmemek gerekir. Bütün insanlığı kuşatacak çözüm önerileri ile kıyameti önleyecek olan fikir sistemi “Öğreti”de mevcuttur.

Bugün acilen hayata geçirilmesi gereken “insanlık maaşı” (HUMANITY WAGE) ileride “Global Teknik Devlet” kurulduktan sonra da o günün koşullarına göre devam ettirilmelidir. İnsanlar bulundukları ülkelerde güvende olur ve yaşam kaliteleri de yükselirse, “tüm dünyayı tehdit eden göçler” sona erer.

Artık paradigma değiştirme zamanı gelmiştir. Bütün bu problemleri çözmek için evrensel bir irade gerekmektedir. Bu irade “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti iklimi”nde ortaya çıkacaktır. Evrensel yönetici ve liderler bu iklimde yetişecektir. Kant’ın “İnsanın yapılmış olduğu bu eğri odundan dümdüz çıkacak hiçbir şey yontulamaz.” görüşünün aksine “Öğreti” ikliminde dümdüz insanlar yetişecektir.

Bu aşamada çok zengin kişilere ve güçlü devletlere önemli görevler düşmektedir. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”e uygun davranırlarsa “Global Teknik Devlet”in kuruluşu daha kolay gerçekleşecektir. Dünya tarihi göz önüne alındığında bin yıl bile kısa bir zamandır. Zenginler ve güçlü devletler “Öğreti”ye sarılır “Global Teknik Devlet”i barışçı yollardan kurarlarsa isimleri dünya tarihine altın harflerle yazılacak, binlerce yıl sonra bile minnet, şükran ve dualarla anılacaktır. Tarihin bu kritik dönemecinde egemenlerin dayanışması hayırlı yönde olmalıdır.

Ulus-devletlerden “Global Teknik Devlet”e geçiş aşamasında insanlığın bir zihniyet değişimi yaşaması şarttır. İnsanın bilinçlenmesi, kendini tanıması, evrene bakış açısının değişmesi “Öğreti” rehberliğinde olacaktır. Zihniyet değişimi sonrasında “Global Teknik Devlet”e geçiş kibar bir şekilde, yavaşça ve sıkıntısız gerçekleştirilmelidir. Yetkiler “Global Teknik Devlet”e aşama aşama devredilmelidir. Milli ordular da uzunca bir süre varlıklarını korumalı ve güvenlikten asla taviz verilmemelidir. Dünya Birleşik Ordusu zaman içinde güçlenecek ve müdahalelerini “Dünya Anayasası” çerçevesinde yapacaktır. Savaşları önlemek için veya örgütlerin, çetelerin ciddi tehdit oluşturduğu durumlarda “Global Teknik Devlet”e ait Dünya Birleşik Ordusu müdahale edecek ve barışı sağlayacaktır. Zamanla Ulus-devletlerdeki asker sayısı azaldıkça, ekonomik kaynaklar insanlığın refahı için harcanacaktır. “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında ise ordusuz, polissiz ve adliyesiz bir düzene geçmek hedef alınacaktır.

Küresel problemler -maalesef- Homo Sapiens’in kendisi tarafından üretilmektedir. “Global Teknik Devlet”in kurulması ile insanlığı tehdit eden gelir dağılımındaki adaletsizlik, çevre-iklim sorunları, terör, savaşlar, hastalıklar, işsizlik, fakirlik, milyarlarca insanın açlık sınırında yaşaması, temiz suya ulaşamama, doğanın acımasızca sömürülmesi, teknolojik gelişmelerin yarattığı sıkıntılar gibi küresel problemler daha kolay çözülecek ve insanlar daha iyi şartlarda yaşayacaktır. Pandemide bile gelişmiş ülkeler kendi tedavilerini yapar, aşılarını olurken Afrika’yı ihmal ederlerse, sonradan hastalık gelir onları kendi ülkelerinde daha kötü bir şekilde bulur. İnsan türünün geleceğini küresel çapta tehdit eden bu tür problemlerin çözümü için Ulus-devletlerin birlikte çalışmaları önemlidir. Yapılacak olan siyasi, ekonomik ve hukuki reformların amacı tüm insanları fakirlikte eşitlemek değil, refah içinde yaşatmaktır. Yapısal reformlar ile üretim ekonomisine ağırlık verilecektir. Siyasi ve ahlaki bir birlik olan “Global Teknik Devlet” yeryüzündeki her insanın daha iyi şartlarda, barış ve huzur içinde yaşaması için çalışacaktır.

Şu anda yaklaşık sekiz milyar nüfus ve iki yüz civarında devletle birlikte ortada duran küresel problemler “Global Teknik Devlet” çatısı altında çok iyi bir teşkilatlanma ile çözülebilir. Bunun için tüm Ulus-devletler bir araya gelerek “Dünya Anayasası”nı oluşturmalı ve gerekli örgütlenmeye gitmelidirler. Bu aşamada süreç bazı değerler üzerine oturmak zorundadır. Bu değerler “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”dir. Bu değerleri yani “Öğreti”yi öncelikle benimseyen ülkeler bu süreçte başı çekecek, lider konumuna geleceklerdir.

“Dünya Birleşik Devletleri” yani “Global Teknik Devlet” önce, ülkeler kendi otonom yapılarından taviz vermeden federal bir birlik şeklinde kurulabilir. “Dünya Devleti”ne geçiş yavaşça olurken ilk aşamada Ulus-devletler bayraklarını, sembollerini, paralarını, sınırlarını, dillerini, dinlerini, ülke yönetim şekillerini koruyacaklardır. “Dünya Anayasası”nın yazılımı ve kabulü sonrasında geçiş hiç kimseyi incitmeden, aşama aşama, barışçı bir şekilde gerçekleşmelidir. Sınırların bulunmadığı, tek para ve tek bayrağın olduğu “Dünya Vatandaşlığı”na giden yol barışçı bir şekilde yürünmelidir.

“Öğreti”nin sembolü olan sonsuzluk işareti (∞) “Global Teknik Devlet”in de sembolü olacaktır. “Global Teknik Devlet”in bayrağında bulunacaktır. Ulus-devletler zamanla isterlerse bu bayrağı benimseyeceklerdir. Mesela Türkiye, ay yıldızlı şanlı bayrağını istediği sürece hep kullanacaktır. Ancak ne zaman isterse onun yanına üzerinde sonsuzluk işareti bulunan “Global Teknik Devlet”in bayrağını da koyacaktır. İleride kurulacak olan “Evrensel Devlet”in bayrağında da sonsuzluk işareti bulunacaktır. Sonsuzluk işareti ilerlemenin, gelişmenin, evrenselliğin, özgürlüğün ve ölümsüzlüğün sembolüdür. Düz bir zemin üzerine uygun tarzda ve uygun renklerle yerleştirilmiş sonsuzluk işareti “Global Teknik Devlet”in bayrağı olacaktır. İleride “Evrensel Devlet” kurulduğunda bu sembol, onun bayrağında da yer alacaktır.

“Global Teknik Devlet”in başkenti, Napolyon’un “Dünya tek bir devlet olsa idi, başkenti hiç kuşkusuz İstanbul olurdu” fikrine uygun bir şekilde kabul edilebilir. Bu fikre itibar edilmezse başka ihtimaller üzerinde de durulabilir. Ancak Roma, Bizans, Latin ve Osmanlı gibi dört farklı imparatorluğa başkentlik etmiş İstanbul’a “Global Teknik Devlet’in Başkenti” ünvanı çok yakışır.

Şu anda yeryüzünde en yaygın olarak kullanılan diller Çince ve İngilizcedir. Çince, alfabesi nedeniyle zor öğrenilen bir yabancı dil olduğundan “Global Teknik Devlet”in resmî dili İngilizce olabilir. Ancak zaman içinde diller karma hâle gelebilir. Mesela, kelimeler İngilizce iken rakamlar başka bir ülkeden alınabilir. Bu tercih tüm dünyada bilimin daha hızlı gelişmesine hizmet edebilir. Zamanla bunlara emojiler ve yazı dilindeki farklı gelişmeler de eklenebilir.

“Global Teknik Devlet” kurulduktan sonra sağlıklı bir şekilde çalışabilmesi için meclisler, konseyler, başkanlık, ordu, polis, yargı, maliye ve “Küresel Problemler Birimi” gibi kurumlarını bir an önce oluşturmalıdır.

“Akıllı” bir varlık olan insan evrendeki tüm olumsuzluklara karşılık kendi geleceğini güvence altına almak ve varlığını sürdürmek ister. “Öğreti”nin önerdiği sistemde kişilerin hem temel ihtiyaçları karşılanmalı hem de hayatları boyunca kendilerini güvende hissedecekleri bir ekonomik desteğe sahip olmalıdırlar. Yani herkesin yeterli ve sürekli bir geliri olmalıdır. Devlet, insanların güveneceği hukuk sistemini kurarken iyi yaşatacak ekonomik şartları da temin etmelidir.

Ekonomik hayatta en yüce değer emektir. Asgari ücret ve en düşük emekli maaşı “Devlet Başkanı maaşının üçte birinden az olamaz”. Milletin karnı tok, sırtı pek olmalıdır. Milletin olmadığı yerde devlet de olmaz. Şeyh Edebali’nin dediği gibi “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” Devlet bir yandan israftan kaçınırken diğer yandan yatırım, üretim, istihdam ve ihracatı teşvik etmelidir. Tarıma ve sağlıklı gıda üretimine çok önem vermelidir. Su ve çevrecilik konularında gelecek yüzyılları da kapsayan uzun vadeli planlamalar yapmalıdır.

Devlet ayırımcılıktan kaçınmalıdır. Ahlakın temel ilkelerinin başında her insanın eşit değere sahip olduğunu kabul etmek gelir. Öncelikle insanlara ve tüm varlıklara zarar vermemek, onlara yardım etmeye çalışmak önemlidir. Sorumluluklar mutlaka yerine getirilmelidir. Hatta lüzumu hâlinde başkalarına ait sorumluluk bile yüklenilmelidir. Bu, erdemlerle desteklenen bilinçli bir sorumluluk olmalıdır. Başkalarına yardım ederken onlardan bir karşılık veya çıkar beklenmemelidir. Ahlaklı davranışlar sevgi, dostluk, iyilik ve güven gibi olumlu duyguları güçlendirirken düşmanlığı azaltır. Böylece toplumsal problemler daha kolay çözülür. Sorumluluk sahibi kişi yabancıları da insan olarak değerli görür ve sömürmez.

Kültür ve medeniyetler birbirlerini etkilerler. Sahip olunan kültür ve kimlik aslında yabancılarla birlikte, karşılıklı etkileşim şeklinde üretilmektedir. Onun için diğer toplumları ve kimlikleri düşman olarak görmemek, onlarla sağlıklı ilişkiler kurmak önemlidir.

Devlet Başkanı ve üst düzey yöneticiler hukuka herkesten daha fazla uymalıdırlar. Çünkü onların yapacağı yolsuzluklar diğer insanları ahlaksızlık ve yolsuzluk konusunda cesaretlendirir. Aslında Devlet Başkanı bir efendi değil, milletin en üst seviyedeki memurudur. Üstelik geçici olarak görev yapmaktadır ve kendisinden yasalar çerçevesinde hesap sorulabilir. Yusuf Has Hacip, Devlet Başkanının acelecilik, cimrilik, hiddet, inatçılık, yalancılık ve içki içmek gibi özelliklerden uzak durması gerektiğini belirtmiş; bunları devlet yönetimini çökerten olumsuzluklar olarak görmüştür.

Eğitim öylesine önemli bir enstrümandır ki “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer” insanlara onunla kazandırılabilir. Aslında bunlar insanın doğasında potansiyel olarak mevcuttur. Eğitim, insanlarda gizli olan ve yardımsız keşfedemedikleri bu potansiyeli açığa çıkartmaktadır. Ahlaklı davranışlar eğitim süreci de dahil toplum tarafından desteklenmeli ve ödüllendirilmelidir. Bu konuda aileye ve devlete önemli görevler düşmektedir. Öğretmenler ve yasa koyucular acilen harekete geçmelidirler.

Herkesin ahlaklı ve erdemli olması için devlet öncülük etmelidir. Ahlaklı ve erdemli davranmayanlar şunu bilmelidirler ki, en büyük yaptırım Allah’ın sevgisini kaybetmektir. Çünkü Allah, erdemli kişileri çok sever.

İyi bir yaşam isteyenler öncelikle kendileri iyi ve ahlaklı davranmalıdırlar. Ahlaklı ve erdemli olmak insanın yararınadır. Tam tersi bir davranışla küresel çapta ahlaksızca doğayı sömürmek ve çevreyi kirletmek Homo Sapiens’in sonunu bile getirebilir. Yani ahlaklı olup olmamak aslında bir varlık-yokluk meselesidir. Bu konuda devletlere önemli görevler düşmektedir. Doğanın ne kadar kıymetli olduğu anaokulundan itibaren insanlara öğretilmeli ve doğaya karşı yapılan haksızlıklar suç kapsamına alınmalıdır. Cansız varlıklara bile saygı duymak ve onları ibadetleri esnasında rahatsız etmemek gerekir.

İnsan “E Evreni” içinde yaşamaktadır. “E Evreni” insanın vatanı, dünya ise evidir. Ruh bedende kaldığı sürece insan evrenin bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle evrene, dünyaya ve doğaya çok iyi davranmalıyız. Evimizi daha fazla kirletmemeli ve onu tehlikeye atmamalıyız. Ayrıca doğa sadece insanın değil tüm canlıların ortak malıdır. Yani insan dışındaki diğer canlılar da doğada hak sahibidirler. Homo Sapiens’in doğayı sömürme hakkı yoktur. Doğayı tüm canlılar dostça paylaşmalıdırlar.

“Devlet İnsanı” olabilmek önemli bir özelliktir. “Gerçek Devlet İnsanı” gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünür. Siyasetle uğraşanlar “Gerçek Devlet İnsanı” olmalıdırlar. Ayrıca yerel anlayışı aşarak problemlere tüm insanlık seviyesinden yaklaşmalı, küresel çözümler geliştirmelidirler. Siyasetin amacı toplumu kamplara ayırmak, tutkuları tatmin etmek değil; tam tersine insanları birleştirerek barış, huzur ve refah içinde yaşatmaktır. Siyaset, sorunları bilgece çözmek sanatıdır. Hizmeti amaç edinecek “Global Teknik Devlet”e giden yolda bilgelik çok önemli rol oynayacaktır.

Platon, Farabi ve İbn-i Haldun’a göre filozof tabiatlı, bilgili, ahlaklı yöneticiler problemleri daha kolay çözecek; devleti adil, dürüst, başarılı bir şekilde yöneteceklerdir. Farabi, İbn-i Sina, Yusuf Has Hacip ve Hoca Ahmed Yesevî gibi yüce şahsiyetler “Orta Asya Ekolü” içinde yetişmişlerdir. Hun Türklerinden çok daha önce yaşamış olan Saka Türklerinde “Demokrasi”nin izine rastlanması bir tesadüf değildir. Ayrıca İslam öncesi dönemde Arapların bir kısmı puta taparken Hun Türklerinde “tek Tanrı” inancı (monoteizm) mevcuttu. Bu nedenle Türklerin İslam’ı benimsemeleri psikolojik açıdan kolay olmuştur.

Hoca Ahmed Yesevî anlayışı; İslam’ın bilim, sanat, çalışma, üretme ve hoşgörüye önem veren, tüm varlıklara şefkatle yaklaşmayı öneren, barışçı, sevecen, “akılcı”, evrensel yönünü temsil etmektedir. Bu anlayış içerisinde özellikle başka din mensuplarına karşı derin bir hoşgörü mevcuttur. Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi yüce şahsiyetler de sonuçta “Orta Asya Ekolü” ile irtibatlıdır. Çok değerli şeyh, yüce insan, büyük devlet adamı Dr. Emin Acar da bizlere hem sözleri hem de yaşantısıyla “orta yolu benimsemek”, sevmek, hoşgörülü olmak ve ahlaklı bir yaşam sürmek noktasında hep yol göstermiştir. Yirmi birinci yüzyılı yaşadığımız şu zaman diliminde “Evrensel Öğreti” de benzer yolu izlemektedir. Mevlâna’nın “pergel” metaforunda olduğu gibi, bir medeniyet tasavvurumuz olmalıdır. Bugün ortaya çıkan pek çok sorun aslında bir sistem sorunu değil medeniyet ve zihniyet sorunudur. Geçmişte Orhun’dan Tuna’ya kadar yayılan Hoca Ahmed Yesevî ışığı “Öğreti” ile evrensel hâle gelecek, tüm insanlığı kucaklayacaktır. İnsanlık küresel sorunlara da çözüm getiren böyle bir söylemi hasretle beklemektedir. “Öğreti” tüm evrene yayılmalıdır.

Yunus Emre bir şiirinde şöyle sesleniyor:

“Yunus der ki: Ey Hoca,

Gerekse var bin Hacca,

Hepisinden iyice,

Bir gönüle girmektir.”

Burada bir “gönül”e girmenin ve insanı mutlu etmenin önemi çok şahane anlatılıyor. “Orta Asya Ekolü” ve medeniyetler beşiği “Anadolu” sentezinde insana verilen değere bir bakar mısınız?

Tarihte Türkler, mazlumları hep korudukları gibi bugün de milyonlarca mazluma kol kanat germektedirler. Hoca Ahmed Yesevî Divan-ı Hikmet adlı eserinde diyor ki:

“Zalimlerni şikve kılma zalim özüng

Huyung riya tesir kılmas halka sözüng

Dünya malın tolaberdim toymas közüng

Harislerni Siccin içre saldım mena”

Yani:

“Zalimleri şikâyet etme zalim kendin

Huyun riya etki etmez halka sözün

Dünya malını dolu verdim doymaz gözün

Harisleri Siccin içine saldım ben işte”

Burada Hoca Ahmed Yesevî, zalimler ve harislerin cehennemin en aşağı tabakası olan “Siccin”e gireceklerini açıkça söylüyor. Gerisini zalimler ve açgözlüler ile mazlumlara acımasızca zulmeden kişiler, devletler düşünsün. Bu bağlamda Myanmar’ın Arakan eyaletinde, Müslümanların Myanmar ordusu tarafından topraklarından sürülmesi ve soykırıma uğratılması ile Doğu Türkistan’daki zulüm dünyanın gündemindedir.

Türkler, Ermeniler ve Yunanlılar bu coğrafyanın insanlarıdır. Dostça ve kardeşçe bir arada yaşar, birlikte iş yaparlarsa; ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan çok kazançlı çıkacaklardır. Sonu gelmeyen üzüntü ve kırgınlıklar artık son bulmalıdır. Tarihte olan olmuş biten bitmiştir. Tarihi tarihçiler araştırsınlar. Artık ileriye bakmalıyız ki gelecek nesiller mutlu ve müreffeh bir şekilde yaşasınlar. Güçlü Türkiye ile dost olup beraberce çalışan, “akıllıca” iş birliği yapan ülkeler güvenlik dahil her açıdan kazançlı çıkacaklardır. Bu söylediklerimiz silahlarını kesin bir şekilde bırakacak olan terör örgütleri için de geçerlidir. Düşman sayısı azaltılırken dost sayısı artırılmalıdır. “Evrensel Öğreti”ye sıkıca sarılan ülkelerin düşmanlarının sayısı süratle azalırken dostlarının sayısı giderek artacaktır. “Öğreti” herkesi kurtaracaktır. En akıllı devlet başkanı, dost sayısını artırandır.

İbn-i Haldun “Coğrafya kaderdir.” diyor. Türkiye; Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Doğu Akdeniz dörtgeninin orta yerinde çok kritik bir coğrafyada yer almaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya’nın oluşturduğu üç kutuplu dünyada Türkiye adımlarını çok dikkatli atmak zorundadır. Bu hassas bölgenin istikrarlı olabilmesi için Türkiye’nin güçlü ve istikrarlı olması şarttır. Dünya barışı için bu gereklidir.

En büyük gücü genç ve dinamik nüfusu olan Türkiye’nin geleceği çok parlaktır. Onun kaderinde büyümek ve gelişmek vardır. Doğu Akdeniz dahil, bu coğrafyada Türkiye’nin onay vermediği bir gelişmenin olması mümkün değildir. Binlerce yıllık köklü devlet geleneği olan, güçlü ve mazlumlara kucak açmış insancıl Türkiye ile birlikte hareket eden, onun yanında yer alan, güçlerini onunla birleştiren ülke ve topluluklar çok kazançlı çıkacaklardır.

“Orta Asya Ekolü” tüm dünya fikir hayatını etkilemiştir. İngiliz düşüncesine damgasını vuran Roger Bacon “büyük düşünür” olarak kabul ettiği İbn-i Sina’nın etkisi altında kalmıştır. İngilizlerin genelde bir İslam tutumu olan “orta yolu benimsemelerinde” bu etkili olmuştur. “Cambridge Ekolü” de teolojide “Orta Asya Ekolü” gibi “akılcı” yolu izler.

Protestanlık ile İslam, “akılcılık” dahil pek çok noktada birbirine benzer. Marksizm’in Protestan ve Müslüman ülkelerdeki başarısızlığı bir rastlantı değildir.

Hegel din sınıflandırmasında İslam’ı Museviliğin doğrudan devamı olarak görse de aslında İslam hem Museviliğin hem de Hıristiyanlığın arıtılmış, tekâmül etmiş bir devamıdır. Bunun da kanıtı “Evrensel Öğreti”dir. İslam kökenli “Öğreti” tüm insanlığı kucaklayacak ve gelecek bin yıllara ışık tutacaktır.

İslam bilim ve bilgiye çok önem verir. Kur’an’a göre Melekler “Bütün şeylerin isimleri kendisine öğretilen” Hz. Âdem’e yani insana secde etmişlerdir. Burada bilgiye ve öğrenmeye verilen değer muhteşem bir şekilde anlatılmaktadır. “Öğreti” eğitim, bilim, araştırma, icat, keşif ve bilgiye çok önem vermektedir. Buna uzayın keşfi de dahildir.

Bir fert veya toplumun din anlayışı çok önemlidir. Çünkü demokrasi anlayışı bile ona göre şekillenir. “Öğreti”nin demokrasi anlayışı en ileri düzeydedir. Bunun bir yanını seçimle gelip seçimle gitmek oluştururken diğer yanında temel hak ve özgürlükler ile “100 Evrensel Değer” vardır. Demokrasilerde yöneticileri halkın iradesi tayin eder ve yönetime belirli bir süre için getirir. Sürenin sonunda halk istemezse yöneticileri iktidardan uzaklaştırır. Bunun olabilmesi insanlık tarihinde bir aşamadır. Gerçek demokrasilerde en düşük gelirli bir işçinin çocuğu bile devlet başkanı olabilir. Bu da ayrı bir güzelliktir.

Düşünürler para ve maldan daha üstün değerler olduğunu bildikleri için sorumluluk aldıklarında devleti çok daha iyi yönetirler. Onlar akıl ve erdem zengini olduklarından asla yolsuzluk yapmaz ve çıkar peşinde koşmazlar. Ancak ahlaksızlığın yaygın olduğu bir toplumda “düşünür”ün işi çok zordur. Buna rağmen “düşünür” içinde yaşadığı toplumu yavaşça da olsa iyiye doğru götürür. Çünkü O “İlahî Frekanslar” ile desteklenir.

Kant’a göre “ahlakçı siyasetçiler” devletin içinde veya devletler arası ilişkilerde problem çıktığında, kişisel çıkarlarını feda ederek sorunları çözmeye çalışırlar. “Siyasetçi ahlakçılar” ise ahlakı amaçlarına araç ederek hukuk ihlalleri yapar ve iyiye doğru gidişi zorlaştırırlar. Bu ikinci tip yöneticiler çıkar için tüm dünyayı feda edebilirler. Kant, ahlaklı kişilerin siyasetçi olmalarını tavsiye ediyor ve “Politika, ahlak önünde diz çökmedikçe politika iyi bir seviyeye ulaşamaz.” diyor.

Yine Kant, “Gerçek siyaset, her şeyden önce ahlaka gerekli saygıyı göstermeden hiçbir adım atamaz. Ahlak ve siyasetin çatıştığı durumlarda, ahlak diğerinin çözemediği düğümleri çözer ve atar.” diyor. “Öğreti”nin anlayışına göre de “aklın” bir gereği olan ahlak daima liderlik etmelidir.

Devlet çok önemli bir kurumdur. Devlette görev alacak kişiler ahlaklı olmalıdırlar. Devlet Başkanı mutlak surette “50 Erdem”e sahip bulunmalıdır. Yalan söyleyen birisi değil Devlet Başkanı, memur bile olamamalıdır.

Devlet, “Başkanlık Sistemi” ile de gayet güzel yönetilebilir. Ancak “kuvvetler ayrılığı prensibi” çok iyi uygulanmalıdır. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden ayrılmalı, yürütmenin her türlü eylemi denetlenebilmelidir. Yargı da bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Halkı temsil eden meclisler yasama ve denetim görevini eksiksiz yerine getirmelidir. “Başkanlık Sistemi”ndeki aşırı yetkilerin Devlet Başkanını ahlaken bozabileceği fikri herkes için geçerli değildir. Siz “50 Erdem”e sahip bir “Allah Dostu”nu devletin başına geçmeye razı edebilirseniz; değil bir tek devletin, tüm “Dünya Devletlerinin Genel Başkanı” olsa ve kendisini “Anayasa”da mevcut olan yetkilerin bin kat fazlasıyla donatsanız, O kişi yine bozulmaz. Çünkü, “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde “Altıncı Mertebe”ye ulaşan kişi “Allah Dostu” makamına erişmiştir. O öylesine yüce bir makamdır ki, tabiatı gereği oradan geriye dönüş, aşağıya düşüş yoktur. Seçimlerde en azından “50 Erdem”e sahip bir kişiyi Devlet Başkanı yapın.

Sokrates binlerce yıl öncesinden sanki “Öğreti”yi işaret edercesine “Devlet siyasetle değil ahlak ile yönetilir.” diyor. Siyasi, ekonomik ve dini alanlarda yaşanan hak ihlallerine karşı gelebilen en güçlü değer ahlaktır. Bu nedenle Devlet Başkanı mutlaka “50 Erdem”e sahip bulunmalıdır. Ayrıca Devlet Başkanı kendisini ülkenin sahibi olarak ve de yargılanamaz konumda görmemeli, bir süre sonra gideceğini bilmelidir.

Halk da Devlet Başkanı ve devlet görevlilerine saygı göstermeli, onların işlerini kolaylaştırmalıdır. Ancak sadece devlet yöneticileri değil her meslekten insan saygıyı hak eder. İşlerini iyi yapanlara büyük saygı gösterilmelidir.

Devletin üst düzey yöneticileri hata yaparsa ulusal bir kuruluş olan “Yüceler Meclisi” tarafından yargılanırlar. Burada adalet yerini bulmazsa olay “Global Teknik Devlet”in “Yüceler Meclisi”ne götürülür. Nizamü’l-Mülk; yöneticiler uygunsuz davranırlarsa gerektiğinde hükümdarın bile kendi isteğiyle yargı önüne çıkmasını; Hâkimin, halkın hükümdar hakkındaki yakınmalarını dinleyerek karara bağlamasını teklif etmektedir.

Tarihte, dünya devletlerinin birleşmesi yönündeki fikirlerin izine Augustinus, Farabi, Kant, Marx gibi düşünürlerde rastlamaktayız. Özellikle Farabi ve Kant’ın bu konudaki fikirleri çok dikkat çekicidir. Farabi’ye göre bütün insanlar ve milletler bir araya gelerek birbirlerine yardım eden erdemli ve mükemmel bir siyasi yapı oluşturabilirler. Böylece birbirlerine yardım eden milletler beraberce daha mutlu olacaklardır. Günümüzde ise Prof. Dr. Ayhan Bıçak’ın bu konuya bilgece yaklaşımları ve katkıları çok önemlidir.

Gezegenimizde bir “Global Teknik Devlet” kurulması fikri sadece zevkli bir entelektüel uğraş değil aynı zamanda insanlığın zorunlu olarak gitmekte olduğu ve gideceği bir hedeftir. Çünkü küresel problemler giderek büyümekte ve insanlığı tehdit eder hâle gelmektedir. Buna karşılık Ulus-devletler bu sorunların çözümünde yetersiz kalmaktadırlar. El ele verilirse problemler daha kolay çözülecektir.

“Global Teknik Devlet” faal duruma geçtiğinde insanların yaşam şartları iyileşecek, huzur ve refah artacaktır. Daha yaşanabilir hale gelen dünyada sisteme olan güven yükselirken, muhaliflerin sayısı giderek azalacaktır. Bu geçiş döneminde varlığını sürdüren bazı Ulus-devletler de halklarını mutlu etmek için ellerinden geleni yapmalıdırlar. Güçlü “Global Teknik Devlet” bunlara da yardımcı olacaktır.

“Global Teknik Devlet”i oluşturabilmek için öncelikle Ulus-devletler “Anayasalarını”, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer” çizgisine getirmelidirler. Buna göre siyasi, ekonomik ve hukuki reformlarını yapmalıdırlar. Sonraki aşamada Ulus-devletler bir araya gelerek yine “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i esas alarak hizmeti amaç edinen ve herkesi bağlayan “akılcı” bir “Dünya Anayasası” yazmalıdırlar. Böylece insanlık küresel çaptaki felaketlere karşı daha güçlü duracak ve problemleri çözmek için “akıllıca” bir adım atmış olacaktır. Bu aşamada uluslararası örgütler sürece olumlu katkı yapacaktır.

Süreç devam ederken Ulus-devletler’in bağımsızlık hassasiyetlerini geri planda tutmaları çok büyük fedakârlık olacaktır. “50 Erdem”in içerisinde “Hizmet ehli-yardımsever ve fedakâr olmak” da vardır. Dünyayı muhtemel bir felaketten kurtarmak ve insanlık ailesini daha iyi şartlarda yaşatmak için bunu yapacaklardır.

Bu aşamada güvenlik en önemli problem olacaktır. Ancak el ele vermiş olan insanlık ailesi bunu da aşacaktır. Oluşturulan Dünya Birleşik Ordusu gerektiğinde yeryüzünün çeşitli yerlerine müdahale ederek barışı sağlayacaktır.

Kant’ın ebediyete intikalinin üzerinden iki asırdan daha fazla bir zaman geçmesine rağmen evrensel anlamda kalıcı bir barış hâlâ sağlanamamıştır. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”e samimiyetle sarılan insanlık Kant’ın hayallerini süsleyen “ebedî barış”ı mutlaka sağlayacaktır. Zaten Kant günümüzde yaşasaydı şüphesiz “Öğreti”yi benimserdi.

Gelecekte “Dünya Anayasası” yazıldığında savaş yasaklanacaktır. Problemler görüşülerek, konuşularak çözülecektir. İki veya daha fazla ülke arasında anlaşmazlık çıktığında problem diplomatik yollardan çözülemezse konu uluslararası ve uluslar üstü, gerçekten bağımsız, tarafsız, adil “Yüce Mahkeme”ye götürülerek sonuç alınacaktır. Savaşı çözüm yolu olarak görenlere karşılık Dünya Birleşik Ordusu barışın teminatı olacaktır.

Ey savaş açmaktan çekinmeyen dünya liderleri! Savaş; kan, açlık, yoksulluk ve yıkım demektir. Sıkılan her mermi açlıktan ölen bebeklerin mama parası demektir. Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Savaşa hâlâ devam mı edeceksiniz? “Biz barışı sağlamak için silahlanıyoruz” diyorsunuz. Bu çok pahalı bir yöntemdir. Eğer “Öğreti”ye sarılırsanız barışı bedavaya sağlarsınız. Bebekler de açlıktan ölmez.

Zengin kişiler ve güçlü devletler uzun vadeli ve bütüncül düşündükleri zaman fakirlere acilen yardım etmenin sonuçta kendileri için de iyi olduğunu göreceklerdir. Ayrıcalıklı olma durumları hukuk ve güvenlik güçleriyle korunan kesim “50 Erdem”i benimsediklerinde tüm yeryüzünde çok şey değişecektir. Dünyanın şu düzeni kabul edilemez ve sürdürülemez. Küresel çapta insanların çoğu giderek fakirleşmekte ve açlık sınırının altında yaşayanların oranı sürekli artmaktadır. Böylesine acil problemler “akılcı” yöntemlerle süratle çözülmeli ve toplumların refah seviyesi yükseltilmelidir. İnsanlar doğdukları topraklarda mutlu olunca “kitlesel göçler” de duracaktır. Her insanın iyi yaşamaya hakkı vardır ve bu mümkündür. İnsanları kardeş bilen ve kardeş yapan “Öğreti” ile bu gerçekleşecektir. Uzun vadede insanlık hep iyiye doğru gidecektir.

Bu aşamada yeryüzünde otokrat rejimlerin sayısı azalırken demokrat rejimlerin sayısı giderek artacaktır. Çünkü demokrasi, “100 Evrensel Değer”den bir tanesidir. Ülkemizde ve tüm dünyada demokrasinin daha da geliştirilerek olgunlaştırılması gerekir. Otokratik rejimler, despotizm ve ırkçılık insanlığın aşılması gereken ortak problemleridir.

“Akılcı” ve adil bir şekilde paylaşılırsa dünyanın kaynakları herkese yeter. Kıtlık olmaması için insanların sayısını bilerek, isteyerek azaltmaya çalışmak insanlık dışı bir yaklaşımdır.

Dünya şu anda Ulus-devletler aşamasında bulunmakta ve maalesef doğal olarak ulusal çıkarlar ön planda tutulmaktadır. Ulusal menfaat denen şey sonuçta yine kişisel bir menfaattir. Bunlar bencil davranışlardır ve ahlak dışıdır. Ulusal menfaat politikası izleyen devletler emperyalistçe davranarak başka bir toplum veya milleti köleleştirmemeli, sömürmemeli ve yok etmemelidir. Bu tarz davranışlar ulusal menfaatin hastalıklı şeklidir. Tüm insanlar artık evrensel düşünmeli, dünya ırkçılık ve ulusal çıkarcılık hastalığından kurtulmalıdır. Ahlaklı ve erdemli davranarak “Çıkarlar, çıkarlar, çıkarlar” demek yerine “Değerler, değerler, değerler” denmelidir.

Devlet kendi vatandaşlarını iyi yaşatmak için diğer kişileri, halkları, toplumları veya devletleri sömürmemelidir. Bir grup insanı mutlu etmek için başka bir grup insan mutsuz olacaksa bunun hiçbir kıymeti yoktur. Farklı kimlikler de iyi yaşamalıdırlar, mutlu olmalıdırlar. Homo Sapiens artık başkalarını sömürme hastalığından kurtulmalıdır.

Şu anda çeşitli coğrafyalarda Ulus-devletler birbirlerine karşı mücadele yürütmektedirler. Doğu Akdeniz ve Pasifik’teki mücadele bunlar arasındadır. Diyelim ki bu coğrafyalardan birisinde bir devlet diğerine karşı büyük başarılar elde etti. Bu başarının Afrika’da açlıktan ölen bebeklere ne faydası olacak? Artık insanlık bu kısır ve anlamsız çekişmeleri geride bırakmak zorundadır. Bunu başaramazsak yazıklar olsun bize.

Devlet yönetiminde aileci veya kabileci davranış ne kadar yanlışsa, bunu genişletip ulusçuluk yapmak da o kadar yanlıştır. İnsan evrensel düşünerek kendisine benzemeyenlere karşı da ahlaklı ve erdemli davranmalı, adaletten ödün vermemelidir. Ulusçuluk düşüncesi ve ideolojik yaklaşımlar artık aşılmalı, evrensel düşünce yaygınlaşmalıdır. Afrikalı bebeğin de artık Avrupalı bebek gibi karnı tok, altı temiz olmalıdır. Kardeşçe paylaşarak bir arada yaşayabiliriz.

Nâzım Hikmet bir şiirinde diyor ki:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine,

Bu hasret bizim.”

Farklı kimliklerin bir arada, özgürce, kardeşçe yaşayabilmesi her şeyden önce insanlığın bir gereğidir. Uzunca bir sürecin sonunda bile olsa ortak dünya kimliğine, “Öğreti Kardeşliği”ne ulaşmak insan onuruna yakışan bir davranış olacaktır. “Öğreti Kardeşliği” kimliği çok daha güçlü, sevecen, barışçı, yardımsever ve mutluluk aşılayıcı olacaktır. Tıpkı bir ağaç gibi tek ve hür olarak yaşarken aynı zamanda bir orman gibi kardeşçesine barış ve dayanışma içinde bulunmayı öğrenmeliyiz. O zaman problemler daha kolay çözülecektir. Aslında çözülemeyecek hiçbir problem yoktur. Ancak zihniyet değişimi şarttır. Önce insana ve evrene bakışımızı değiştirmeliyiz. Bütüncül düşünmeli ve tüm evreni bütüncül algılamalıyız. Yeryüzündeki her insanı ve her varlığı bir bütünün parçaları olarak görmeli ve ayrılmaz kabul etmeliyiz. Sevgiyle, hoşgörüyle, merhametle yaklaşmalıyız. Ondan sonra yapılacak iş örgütlenmek ve örgütlü çalışmaktır. Gerekirse her Ulus-devlet bünyesinde Küresel Problemler Bakanlığı ve uygun ülkelerde Küresel Problemler Üniversitesi kurulabilir. Şüphesiz ki “Global Teknik Devlet” bütün bunları daha iyi başaracaktır.

Ulus-devletler ve insanlar “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i benimsedikçe giderek daha çok birbirine benzeyecek, “Evrensel İnsan” sayısı sürekli artacak, ırkçılık hastalığı da kaybolup gidecektir. Böylesine yüce değerlere sarılmış Ulus-devletler insanların temel ihtiyaçlarını daha kolay karşılayacak; tüm dünyada refah seviyesi giderek yükselecektir. Bu durum “Global Teknik Devlet”e geçişi kolaylaştıracaktır. Reformlar hayata geçtikçe toplumların birbirine olan güveni de artacak, insanlar daha iyi yaşayacaklardır.

Dünyayı korumak yetmez, aynı zamanda onu geliştirmek de gerekir. Mesela yeryüzündeki temiz su kaynakları, ormanlar ve tarım arazileri artırılmalı, zenginleştirilmelidir. Bu “Global Teknik Devlet”in önemli bir görevidir.

Günümüzde uzay çalışmaları çeşitli devletler ve kuruluşlar tarafından yürütülmektedir. “Global Teknik Devlet” bu alanda da öncülük ederek uzay çalışmalarını hızlandıracaktır. Böylece insanlık uzaya beraberce daha kolay açılacaktır. Uzayda hayat kuracaktır.

Dünya Devleti’nin kuruluş aşamasında bazı aksaklıklara karşı sabırla mücadele edilmelidir. Çünkü zamanla her şey yoluna girecektir. Bu süreci istismar etmek isteyenlere karşı gerektiğinde Dünya Birleşik Ordusu hiç çekinilmeden kullanılmalıdır. Güvenlik çok önemlidir. Tek bir kişinin bile burnu kanamamalıdır.

“Öğreti”nin anlayışına göre devletin beslenme, barınma, güvenlik, sağlık, eğitim, iş gibi klasik görevlerinin yanında; isteyen insanlara âdeta “ölümsüzlük” denebilecek ve milyarlarca yıl sürebilecek uzun bir hayat sunma çalışmalarını yürütmek de vardır. Bizim anlayışımıza göre devlet sadece bu görevleri yerine getirmekle kalmamalı, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti”yi evrene yaymak gibi “yüce bir gayeye” de hizmet etmelidir. İşte yeryüzündeki yaklaşık sekiz milyar insan için “yüce bir gaye”. Artık “İşsiz, güçsüz, gayesiz ne yapacağım?” sorusu sizi üzmesin.

Nihilizme göre insan bu dünyada yolunu umutsuzca kaybetmiş bir yabancıdır ve sonsuza kadar var olmamak üzere öleceği için bu dünyada her şey boşunadır, anlamsızdır. Oysaki “Öğreti”ye göre ebedî hayatın varlığı garantidir ve ahiret hayatı bir yana bu dünyada bile ölümsüzlüğü aramak mümkündür. Bize göre hayatın gayesi “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde giderek yükselmek, yükseldikçe daha mutlu olmak ve sonunda O’na kavuşmaktır. Manevi olarak Allah’a kavuşmanın yanında dileyen kişi bilimsel verilerin ışığında milyarlarca yıl sürecek bir hayatı da talep edebilir. Bu ne büyük bir nimet ne büyük mutluluktur.

Gelinen aşamada bilim ve teknoloji ileri düzeye ulaşmıştır. Tıp, genetik, nano-teknoloji, kuantum mekaniği, robotbilim, yapay zekâ ve bilgisayar teknolojileri belirli bir seviyeye ulaşmış olup hâlen gelişmeye devam etmektedirler. “Bilinç”, “akıl”, “zekâ”, “nefis” ve “irade” ruhun fonksiyonlarıdır. Çeşitli arzu ve duygular “nefis” ile ilgilidir. Sevgi ve vicdan “akıl”ın şubeleri iken, gönül “nefsin” bir şubesidir. Zihin ise beynin çoklu bir fonksiyonudur. Gerçek patron ruh olduğundan zihin dolayısıyla ruhun da çoklu bir fonksiyonudur. Ruh, beyin denen muhteşem enstrümanı kullanarak organizmanın varlığını devam ettirir. Teknolojik olarak gelinen aşamada insanlar artık kendi teknolojileriyle bütünleşeceklerdir. İnsanın tüm kişiliğini, hafızasını, becerilerini ve geçmişini nakletmek mümkün olabilecektir. Böylece insanlar ölümlü vücutlar dışında da varlıklarını sürdürebileceklerdir. Yani sadece organik değil, “inorganik yaşam” da söz konusudur. Bu noktada devlet insanlara her türlü desteği vermelidir.

İnsan, “akıl” nimetini kullanarak tüm ihtiyaçlarını karşılamak ve dünyadaki varlığını güvence altına almak ister. Yaklaşık beş bin yıl öncesine ait “Gılgamış Destanı”nda bile Homo Sapiens var oluşun, hatta ölümsüzlüğün peşindedir.

Nihilistler, ateistler, teistler, deistler ve tüm insanlık “Öğreti”ye koşarak hayatlarına anlam katabilir, ebedî kurtuluşa erebilirler. Çok uzun bir hayatı isteyenlerin yanında tek varlıkları olan evlatlarını kaybeden anne-babayı da, aç-çıplak insanları da, istemeden suça batanları da “Öğreti” teselli ve mutlu edecektir.

“Öğreti”de din ve bilim el ele gider. Bu nedenle “Evrensel Öğreti” gericiliğin, ateizmin ve her türlü akıl dışı düşüncenin en iyi ilacıdır.

Yerel yönetimler ile merkezi idare “akıllıca” iş birliği yapmalı, sinerji oluşturmalıdırlar. Bu önemli görevler yürütülürken sivil toplum örgütleri de daima devletin yanında olmalıdır. Böyle davranmak devletin işini kolaylaştırır ve vatandaşa refah olarak geri döner. Çalışkan olmak burada da önemlidir.

“Global Teknik Devlet”in zaman içinde “Öğreti”nin işaret ettiği şekilde, hiç kimseyi incitmeden, barışçı yöntemlerle “akıllıca” kurulması insanlığı kurtaracaktır. İnsanlığı kurtaracak olan diğer bir yol da tarihteki Roma, Moğol veya Osmanlı İmparatorluğu gibi muazzam bir güç ile “Öğreti”nin fikrî gücünün bir araya gelmesidir. Her iki usulle de insanlığın kurtuluşu mümkündür. “Öğreti” kaleme alınarak ilk adım atılmıştır. Gerisi zaman ve yöntem meselesidir.

İnsanlık, yerelden evrensele doğru yol almaktadır. Bunun bilincine varan kişi ve toplumlar öne çıkacak, “Evrensel Öğreti”yi rehber edinenler lider olacaklardır.

Zamanla Devlet Başkanı ve “Yüceler Meclisi”nin de içinden çıkamadığı teorik veya pratik, karmaşık bir konu gündeme gelirse, çözümün “Öğreti”de olduğu hafızalara kazınmalıdır.

Devlet çok değerlidir, kıymeti bilinmelidir. Düzenin olmadığı, anarşinin hüküm sürdüğü bir toplumda huzur ve mutluluğu yakalamak çok zordur. Şu anda “Ulus-devletler” döneminde yaşamaktayız. Günümüzde internet öylesine yaygınlaşmış, devlet yönetimine girmiş ve her türlü bilgi küresel çapta öylesine paylaşılır olmuştur ki “Ulus-devletler” ideolojilerinden arınarak zamanla hizmet için var olan “Teknik Devlet” hâline gelmektedirler. “Ulusal Teknik Devletler” zamanla “Global Teknik Devlet”e dönüşecektir. Bunu da “Galaktik Devlet” ve “Evrensel Devlet” aşamaları takip edecektir. Önemli olan iktidar ve muhalefetiyle, zengini ve fakiriyle hiç kimseyi incitmeden, kırmadan bu değişimleri gerçekleştirebilmektir.

İnsanlığın nihaî hedefi, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Evrensel Öğreti”nin işaret ettiği gayeleri gerçekleştirmektir. “İdeal Toplum” er ya da geç inşa edilecek ve insanlık kurtuluşa erecektir. Bu hedefe ulaşmak için “Öğreti” dersleri anaokulundan üniversiteye kadar pedagojiye uygun olarak güzel bir şekilde insanlara verilecek ve doktora çalışmalarının da konusu olacaktır. “Akılcı”, sağlam, temiz ve özgür bir düşünce sistemi olarak “Öğreti” insanlığa ebediyen hizmet edecektir. Ahirette Cennet’i kazanmak çok ama çok önemlidir. Ancak insanlar “akılcı” bir şekilde el ele verirse bu dünyada da adeta Cennet’i yaşamak mümkündür.

Şu dünya hayatında herkesin mutlaka “yüce bir gayesi”, “yüce bir davası” olmalıdır. Diyelim ki iş hayatındasınız ve trilyonlar tutarında nakit para kazandınız. Eğer “yüce bir gayeniz” yoksa o para sırtınızda yüktür. Farz edelim ki bir parti kurdunuz ve ilk seçimde iktidara gelerek Devlet Başkanı oldunuz. Eğer “yüce bir davanız” yoksa o makam sizin için sadece geçici bir oyalanma ve tatmin olma yeridir. Davasız ve yüce gayesiz hayatlar boşuna tüketilmiş yıllardır. Siz dünyanın en zengin veya en güçlü kişisi olabilirsiniz. Ancak “yüce bir davanız” yoksa sizinki de ot gibi yaşanmış ömürdür. Asla ot gibi yaşamayın. Bu işin para ile de ilgisi yoktur. Cebinde bir lirası bulunmayan bile “yüce bir dava” sahibi olabilir ve davasına destek verebilir. “Yüce bir dava” arıyorsanız işte size “Öğreti”. Onu evrene yayın. Yeryüzünde aç-susuz, çıplak, cahil, köle bir tek kişi kalmasın. Özgürlük, barış, refah ve mutluluk her yanı kaplasın. Allah’ın adı ve muradı tüm evrene yayılsın. Savaş arıyorsanız işte size nefsiniz. Onunla savaşın, onu yenin ve “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselmek için ömür boyu mücadele edin.

Bütün “Bilgeler”e ve “Allah dostları”na selam olsun.

Allah’tan, O’nun yolunda ihlasla çalışanları daima üstün ve aziz kılmasını diliyoruz.

Allah’a ve O’nun planına inanın.

Her şeyin en iyisini Allah bilir.

Allah’ın dediği olur…

Siz yalnızca üzerinize düşeni hakkıyla yapın. Dünyayı kurtaracak olan nefret değil sevgidir. Sevin, verin ve erdemli olun. Sonunda ebedî kurtuluşu yakalayın.

Rabbimize ne kadar şükretsek azdır.

Ya Rabbi! Kapsayıcı, süsleyici, derman olucu ve çözüm üretici o şahane sevgini içimizde çoğalt. Tüm varlık âlemine yay. Seven, veren ve erdemli olan kullarının sayısını ve gücünü artır. Onları daima üstün ve aziz kıl. Ebedî saadetler ver. “E Zamanı” sonrasında bile bizleri var eyle.

Bunları Sen’den niyaz ediyoruz…

Rabbimize şükürler olsun.

Şükürler olsun Rabbimize.

Elif-Lâm-Mim, Tâ-Hâ ve Yâ-Sîn. Ve’lhamdu Lillahi Rabbi’l Âlemîn…

 

Ekonomik Sistem

Ekonomik sistem temelde insanın refahını, huzurunu ve mutluluğunu esas alan; akılcı, adaletli ve özgürlükçü yepyeni bir sistemdir. Eski ekonomik sistemler ve ideolojiler artık tarihteki yerlerine çekilebilirler.

Ekonomide en yüce değer, emektir. Geri kalan her şey, bu temel kabule göre şekillendirilir. Emek kutsaldır.

Ekonomide ve günlük yaşamda sadelik, yalınlık, paylaşım esas alınmalıdır. Hayatımızdan fazlalıkları çıkarmalıyız. Sade bir yaşantı, hayat kalitesini artırır.

Ekonomik sistem içerisinde insanın rolü ve davranışları çok önemlidir. İnsan yetinebilmeyi, dayanışmayı ve adil paylaşmayı öğrendiği zaman pek çok problem geride kalmış olacaktır. “Öğreti” insanların hem vicdanlarında hem de ekonomik durumlarında çok önemli etkiler ve değişiklikler oluşturarak yepyeni bir dünya düzeni kuracaktır. İnsanlar işlerini zenginleşme dürtüsü olmadan yapacaklardır. İyi ve kaliteli iş çıkaranlar öncelikle Allah’ın rızasını kazandıklarını bileceklerdir. Böyle kişiler toplumun saygısını da elde edeceklerdir. İnsanın, içinde yaşadığı topluma karşı da bazı görevleri vardır. İnsan bu görevleri yerine getirdikçe daha huzurlu ve mutlu olur.

Bu ekonomik sistem içinde yoklukta değil, bollukta; hakça ve âdil bir paylaşım olacaktır. Bir yandan fakirler zenginleşirken diğer yandan zenginler mağdur edilmeyecektir. Bütün insanlar gibi zenginlerin de hakları korunacaktır. Özellikle yeni “Evrensel Para Sistemi”ne geçilirken buna çok dikkat edilecek, fakirlerle birlikte dünyanın en zengin devletleri ve insanları da hep mutlu kılınacaktır. Hiçbir kişi, kurum veya devlet mevcut kazanımlarını yitirmeyecektir. İnsanlık tarihinin en büyük ekonomik değişim ve dönüşümü gerçekleştirilirken, dünyanın en zengin insanı da en fakir insanı da asla mağdur edilmeyecektir.

Kutsal kabul ettiğimiz emek, kas gücüne dayalı olabileceği gibi beyin gücüne dayalı bir şekilde yani fikir ve bilgi emekçiliği tarzında da olabilir. Ayrıca bir hastanın ameliyatında olduğu gibi hem kas hem de beyin gücünü neredeyse eşit oranda kullanmayı gerektiren durumlar vardır. Hangi emek türünde olursa olsun bir üretim yapılırken veya hizmet verilirken emekle birlikte ayrıca vakit sarf edilmektedir. Emek+vakit, paha biçilemez bir değerdir. Kaldı ki birisi için hiçbir şey yapmadan sadece vakit harcansa, bu tek başına bile çok yüce bir değerdir. Bedeli mutlaka ödenmelidir. Emeğin sömürülmesine asla izin verilmemelidir.

Einstein, yirminci yüzyılda maddenin üç boyutuna dördüncü boyut olarak “zaman”ı ekledi. Böylece uzaydan bahsederken “uzay zaman” diye bahsetmeye başladık. Emekten bahsederken de sadece “emek” demek, eksik bir tanımlama olur. “Emek zaman” dememiz gerekir. Çünkü emek, ancak zaman varsa vardır ve daima zamanla birliktedir. Zamandan bağımsız bir emek düşünülemez. Mal ve hizmet üretimi, “emek zaman” harcanarak gerçekleşir. Öyleyse bundan sonra emekten söz ederken mutlaka “emek zaman” denmeli ve değeri de ona göre takdir edilmelidir. İşverenler işçinin hakkını verirlerken ve sendikalar işverenle görüşürlerken bu gerçeği unutmamalıdırlar.

Mal veya hizmet üreten kişi o anda özgürlüğünden de fedakârlık yapmaktadır. Çünkü gidip istediği şeyi yapabilecekken özgür iradesi ile kendisini frenlemekte ve o esnada başkasının iradesi ve gözetimi altında mal veya hizmet üretmektedir. Bu yönüyle de emek çok değerlidir.

Bütün bu gerçekler göz önüne alınarak ekonomik alanda en yüce değerin emek olduğu kabul edilmeli ve ekonomik sistemin tamamı buna göre dizayn edilmelidir.

Her emek çok değerlidir. Emeğin ucuz olması kabul edilemez. Ancak bazı emekler vardır ki onlara paha biçilemez. Mesela doktorların yaptığı ameliyatlar bu gruba girer. Ameliyat anında doktor, dağlar kadar büyük bir sorumluluğun altına girmektedir. Yaptığı iş, paha biçilemez değerdeki sağlıkla ilgilidir. Cerrah hem kas hem de beyni ile hizmet vermektedir. Aynı zamanda bir Sanatçı titizliğiyle, her saniye çok hassas ve dikkatli davranmak zorundadır. Bu arada pırlanta değerindeki vaktinden kullanmaktadır. İşte böyle bir emeğe paha biçemezsiniz. Diyelim ki yaptığı ameliyat için kendisine liste fiyatı olan A lira ödenmesi gerekiyor; siz onun yerine A x 1000 lira ödeseniz yani 1000 katını ödeseniz yine o doktora borçlu kalırsınız ve kendisiyle helalleşmeniz gerekir. Çünkü yaptığı işe paha biçilemez ve emeğinin karşılığını dünya malıyla ödeyemezsiniz.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i kitapçıdan satın alırken kitapçıya “Bedeli ne kadar?” diye soramayız. Onun yerine “Hediyesi ne kadar?” diye sorabiliriz. Çünkü kutsal kitaplar, Allah’tan bize gönderilen kutsal metinlerdir. Dolayısıyla o kadar değerlidirler ki, onlara paha biçilemez. Kitapçıdan onları alırken ne kadar para ödersek ödeyelim tam karşılığını ödemiş olmuyoruz ve sonuçta kitapçı bize onu bir bakıma hediye ediyor. Bu nedenle edeben Kitapçıya “Hediyesi ne kadar?” diye soruyoruz. Bir cerraha da ameliyat ücreti sorulacaksa, aynı şekilde sorulmalıdır. Çünkü emeği o kadar değerlidir ki, kaç lira öderseniz ödeyin sonuçta size paha biçilemez emeğini hediye etmiş oluyor.

Emek, ekonomik hayatın kralıdır. Emeğin kadar konuşur ve emeğin kadar haklı çıkarsın. Emek verdiğinde yücelirsin. Emekçinin hakkı da en geç işini bitirdiği anda ve tam olarak verilmelidir. Hiç kimsenin teriyle beslenmemek gerekir.

Üretimin ve yoksullukla mücadelenin bir unsuru olan emek, aynı zamanda kişiyi meşgul ederek kötü düşüncelerden de uzak tutar.

Ekonomide her sektör önemlidir. Ancak öncelik reel sektöre verilmeli ve finans sektörü, reel sektörü desteklemelidir. Zaman içinde ise finans sektörü bütünüyle reel sektöre dönüştürülmelidir. Bu dönüşüm esnasında finans sektöründe bulunanlar da korunmalı ve zarar etmemeleri sağlanmalıdır.

Toprağa ancak onu ekip biçecek, işleyecek, değerlendirecek kişiler sahip olabilir. Bunların haricindekilerin arsaya, araziye sahip olmaları doğru değildir.

Çok sayıda ev edinmek doğru değildir. Meşhur Psikiyatri Profesörü rahmetli Ayhan Songar gelir düzeyi iyi olan bir doktordu. Fakat ömür boyu kira evinde yaşadı. Kendisine neden bir gayrimenkul satın almadığı sorulduğunda; “Ben kendim menkulüm, gayrimenkulü ne yapayım?” derdi. Bu ne kadar bilgece, ne kadar güzel bir cevaptır. Eski Başbakanlarımızdan rahmetli Şükrü Saracoğlu da Ankara’da bir apartman dairesinde kiracı olarak yaşamıştır. Borçlanarak ev üstüne ev, arsa üstüne arsa alanları anlamak mümkün değildir. Kendisinin ve ailesinin yaşam kalitesini düşüren bu kişilere acımak gerekir.

Devlet her yeni evlenen çifte yardım etmek ve evleri yoksa bir ev vermek zorundadır. Ayrıca onlara iş bulmak ve temel ihtiyaçlarını temin etmek de devletin görevidir. Bir çekirdek ailenin yazlık ve kışlık olmak üzere en fazla iki evi olabilir. Fazlası ekonominin dinamikleri açısından da doğru değildir. İkiden fazla olan evler adaletli bir şekilde, ücret karşılığı sahiplerinden alınarak evsizlere verilmelidir. Hiçbir beldede işsiz, aç, sefil, yoksul ve barınaksız kişi kalmamalıdır. “Öğreti’nin Mimarları” çok güzel evler, köyler, kentler ve yerleşim yerleri tasarlayacaklardır.

“İdeal devlet” vatandaşlarını yedirip içirmek, giydirmek, barındırmak, güven içinde yaşatmak, adaleti sağlamak, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlandırmak zorunda olduğu gibi; şayet vatandaş istiyorsa ona ölümsüzlük gibi uzun bir ömür şansını bile sunmak zorundadır. Bu nedenle bir insanın gayrimenkul edinmek için kendini parçalarcasına çalışmasına gerek yoktur. Zaten “ideal toplum düzeni” kurulduğunda iş yükü tamamen robotların sırtında olacaktır. İnsanlar ise içinde yaşadıkları topluma ve evrene yaptıkları katkı oranında daha iyi şartlarda yaşayacaklardır. Toplum için mal, hizmet, fikir veya bir eser üretenler ise manevi ödüllerin yanında ayrıca “Emek Puan” kazanacaklardır. Gelecekte işlerin tamamını robotlar yapsa bile emek yine en yüce değer olarak kalacaktır.

Yapay zekâ ve robotlar işleri üstlenince işsizlik problemi ortaya çıkmaz. Çünkü işsizliği önlemenin çeşitli yolları vardır. Bunlardan biri de çalışma saatlerinin azaltılmasıdır. O zaman insanlar mesela haftada 2 gün çalışıp 5 gün tatil yapabilirler. Böylece hobilerine ve kendilerini geliştirmeye daha fazla vakit ayırabilirler. Robotlar işleri üzerlerine aldıkça insanları özgür kılacaklardır. Zamanla insanlar sadece hobileri olan işleri yapacaklardır.

Nüfus arttığında bile dünyanın kaynakları herkese yeter. Ancak o kaynakları akılcı ve adil bir şekilde kullanmayı, paylaşmayı bilmeliyiz. Bir şeyi para ile satın alarak ona sahip olma takıntısından kurtulmak gerekir. Paranız yoksa bile sahip olduklarınızı, yeteneklerinizi ve zamanınızı ortaya koyarak mal ve hizmet üretebilirsiniz. Kaynakları sınırlı olan bir dünyada “paylaşım ekonomisi” insanları daha çok mutlu edecektir.

Bir kişinin günde ne kadar para ile geçinebileceği bellidir. Çalışanlara, emeklilere veya devletten sosyal yardım alanlara bu miktarın altında ödeme yapılamaz. Ailedeki fert sayısı arttıkça ödenecek miktar da o oranda artar.

Günümüzde çalışan insanların bir kısmı maalesef tüm dünyada açlık ve yoksulluk seviyesinin altında maaş almaktadırlar. Bu, zulmün ta kendisidir. Maaş ve ücretler arasında da uçurum olamaz. Mesela bir milletvekilinin aldığı maaş, öğretmenin aldığı maaştan çok fazla olamaz. “Asgari ücret ve en düşük emekli maaşı Devlet Başkanı maaşının üçte birinden az olamaz.” Devlet Başkanlığı gibi yüce makamlar salt hizmet yerleridir. O makamlarda bulunanlar için maaş gibi şeyler ikinci planda kalmalıdır. Gerçek Devlet İnsanı, elinin altındaki parayı, yani milletin parasını en doğru kullanan kişidir.

Bir kişi çalışarak çok para kazanabilir. Tasarruf yapabilir. Bu birikimi ile seyahat etmesi, dünyayı tanıması, bilgi ve görgüsünü artırması, kültürel ve sanatsal faaliyetlerde bulunması teşvik edilir. Bütün bu faaliyetler aynı zamanda eğitimin de bir parçası olarak kabul edilir ve kişinin elindeki birikimi yetersiz kalırsa devlet kendisini destekler.

Özgürlük, evrensel bir değerdir. Ancak açlık çeken ve temiz suya ulaşamayan insanların özgürlüğünden bahsetmek ne kadar gerçekçidir? Yeterli parası olmayan insanın seyahat etme özgürlüğü bile yoktur. Bir beldede aç, susuz, çıplak ve evsiz insan kesinlikle bulunmamalıdır. Böyle bir tek kişi bile olsa o beldeden sorumlu kişi hesaba çekilmeli ve kendisine yaptırım uygulanmalıdır.

Hayvanlar da aç, susuz, barınaksız ve bakımsız bırakılamaz. Aksi hâlde o beldeden sorumlu kişi bunun hesabını vermelidir.

Faiz ortadan kaldırılmalıdır. Faiz haramdır. İş alanı açmak isteyen kişilere faizsiz para ve her türlü destek hızlıca verilmelidir. Şu fıkra, üzerinde faiz yükü olmayan bir paranın sıkışmış ekonomiyi nasıl çevirebileceğini enteresan bir şekilde anlatmaktadır: Yunanistan’da küçük bir sahil kasabasına zengin bir turist gelir. Bir otele girer ve resepsiyona 300 Euro bırakır. Yukarı çıkıp odalara bakmak istediğini söyler. Turist yukarı çıkınca otel sahibi 300 Euro’yu alarak aceleyle kasaba koşar ve ona olan borcunu öder. Kasap otelciden aldığı parayla çiftçiye gider, ondan aldığı etin parasını öder. Cebine 300 Euro’yu koyan çiftçi doğrudan benzin istasyonuna gider, ödeme yaparak traktörünü çalıştırmak için açtığı borcu kapatır. Benzin istasyonu sahibi çiftçiden aldığı bu para ile doğrudan otelin yolunu tutar, Otel Sahibine olan borcunu resepsiyona bırakır. Otel sahibi daha resepsiyondan parayı almadan turist aşağı iner; odaları beğenmemiştir; parasını alır ve gider. Kimse bir sent bile kazanmamıştır ama tüm kasaba borcunu ödemiş, geleceğe güvenle bakmaktadır. Görüyoruz ki, insanlara faizsiz borç para vermek ekonominin dinamikleri açısından çok önemlidir. Faizin bulunmadığı sistemde üretim ve istihdam giderek artacaktır. Üretim, istihdam ve adil paylaşım teşvik edilmelidir.

Altın veya nakit parayı elde tutarak onların değer kazanmasını beklemek doğru bir tutum değildir. Tasarruf edilen birikimler üretim ve istihdama yönlendirilmelidir. Böylece belki de çok fakir bir ailenin işsiz babası veya bir yetimin yakını iş bulacak, aç insanların karınları doyacaktır. Bu ne kadar hayırlı bir iş, ne büyük bir sevaptır.

Emek kutsaldır. Emek yüceltilip karşılığı verilirken girişimci de takdir edilmeli ve desteklenmelidir. Çünkü yanında bir işçi bile çalıştırarak onun emeğinin hakkını adaletli bir şekilde veren kişi, benim gözümde kahramandır. Hele on binlerce İşçi istihdam eden iş insanları ve şirketler yine işçinin hakkını adaletli bir şekilde vermek şartıyla süper birer kahramandırlar.

İster parayla ölçülsün isterse “Evrensel Emek Puanı”yla, emeğin hakkı hemen verilmelidir. Ödemeyi geciktirmek kul hakkına girer. Yapılan bir iş veya hizmet karşılığında “Emek Puan” tespit edilirken bilim insanı, sanatçı, fikir insanı, şair, yazar, sağlık ve adalet personeli ile öğretmenlere yüksek puanlar verilmelidir. Özellikle uzay bilimleri alanında çalışanlar ile yeni buluş yapanlar ve yeni fikir üretenler yüksek puanlarla ödüllendirilmelidir.

Borç esarettir. Borçtan kaçının. Ne kadar çok borçluysan o kadar çok kölesin. Lüzumsuz ve hesapsız borçlanarak kendi kendinize kazdığınız finans kuyusunun içine düşmeyin. Gelir ve giderinizi iyi düzenler, nakit akışınızı denetim altına alırsanız ekonomik sıkıntıya düşme ihtimaliniz çok azalır. Borç tüm dünyada kanayan bir yaradır. Hem şahıslar hem de kurumlar borçludurlar. Hatta devletlerin bile borcu vardır. Bu borçlar acilen tasfiye edilmeli, kişiler ve kurumlar özgürlüklerini kazanmalıdırlar. Bunun için tüm dünyada somut adımlar atılmalı ve her ülkede birer “Borç Tasfiye Bakanlığı” kurulmalıdır. Bu bakanlık diğer bakanlıklar ile koordinasyon hâlinde çalışarak kişi ve kurumların borçlarını adaletli bir şekilde, en kısa zamanda ortadan kaldırmalıdır. Sonunda, “Öğreti”nin ışığı altında, borçlanmaya kapı açmayacak ve hiç gerek bırakmayacak adaletli bir ekonomik sistem mutlaka kurulmalıdır.

Gerçek mutluluk, içinde bulunulan anda doya doya yaşanır. Hâlbuki borçlu insanın zihni anda değil, gelecektedir. Borçlu kişi sırtındaki borç yüküyle anı yaşayamaz. O, gelecekte borcunu nasıl ödeyeceğini düşündüğünden hep gelecek zamanın içerisinde ve huzursuz bir konumdadır. Dolayısıyla borçlu kişi anı yaşayamaz ve gerçekten mutlu olamaz. Bir kişiyi borcundan kurtaran kimse, Cennet’te en yüksek makama adaydır. İnsanları borçtan uzak tutacak bir ekonomik sistem acilen kurulmalıdır. Hatta bu sistem içinde insanlar öylesine zenginleşmelidir ki, zekât verilecek kişiyi bulabilmek bile zor olmalıdır.

Robot teknolojileri giderek ilerlemekte ve yaygınlaşmaktadır. Gelecekte mal ve hizmet üretiminin tamamına yakınını robotlar yapacaktır. İnsanlar ise sadece kendi hobileri doğrultusunda, isterlerse çalışacaklardır. Yani çalışıp çalışmama konusunda tamamen özgür olacaklardır. İnsanoğlu bu gelişmişlik aşamasına ulaşıncaya kadar onları ezmemek ve mutluluklarına destek vermek için yukarıda sıraladığımız öğütlere harfiyen riayet edilmelidir.

Günümüzde halklar ve uluslar çok yönlü ilişkiler içinde birbirlerine karşılıklı bağımlıdırlar. Hızlanan küreselleşme sonucunda yalnızca maddi üretim alanında değil aynı zamanda zihinsel alanda da birlikte üretim ve paylaşım yaygınlaşıyor. Evrensel düşünce öne çıkıyor. Adil paylaşım önemli hâle geliyor. Irkçılık, sömürü ve dar ufuklu akıl dışı görüşler giderek geriliyor. İnsan, üretmeyi öğrendiği gibi kardeşçe paylaşmayı da öğrenecektir. Halklar ve uluslar barış içinde yaşarlarsa, sonunda barışın getirdiği refahı da paylaşırlar. Ayrıca gerçek demokrasiyi benimsemiş ülkeler çok daha kolay ve sağlıklı kalkınırlar.

Eğer insanlık, “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i de içeren “Öğreti”yi benimserse; yapay zekâ, robotlar ve algoritmalar da ahlaklı, erdemli olacaktır. Blok zincir uygulamalarının yaygınlaşması, siborgların ve inorganik yaşam formlarının hayatın içinde görünür hâle gelmesi, genetik mühendisliğinin harikaları “Öğreti” rehberliğinde insanlığa daha sağlıklı ve güvenilir şekilde hizmet edecektir. Demokrasi de bundan yararlanacaktır. Ahlaklı ve erdemli bir ortamda gerçekleştirilecek seçimler, demokratik oylamalar dakikalar hatta saniyeler içinde sonuçlanacaktır.

Ekonomik faaliyetlerde bulunulurken çevre kirletilmemeli ve çevreye zarar verilmemelidir. Bunun için çevreyi kirletmeyen ve canlılara zarar vermeyen enerji türleri teşvik edilmelidir. Ulaşım araçları da tamamen elektrik, güneş veya benzer tarzda temiz enerjilerle çalışır hâle getirilmelidir. Bisiklete binmek çok önemli bir eylemdir. Bu hayırlı eylemin hem o kişi hem de içinde yaşanılan toplum için sayısız yararları vardır. Devlet Başkanı bile sıkça bisiklete binerek bu konuda insanlara öncülük etmelidir.

İnsanlık, “Öğreti”yi rehber edinerek küresel düzeyde el ele verip akıllıca çalışırsa; ekolojik kötüye gidiş duracak, nükleer savaş tehlikesi de ortadan kalkacaktır. Seven, veren ve erdemli olan insanlar birbirlerinin tepesine bomba fırlatmayacaktır, dünyayı çöplüğe çevirmeyecektir.

Son pandemi sürecinde gördük ki hastalık geldiğinde zengin veya fakir ayırmamakta, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı da olsa herkesi tehdit edebilmektedir. O hâlde dünyadaki yaklaşık 8 milyar insanı bir zincir gibi düşünürsek, tüm bireylerin tek tek sağlığı, en zayıf halkayı oluşturan en fakir ve bakımsız insanın sağlığı kadardır. Öyleyse bütüncül ve küresel düşünmek hepimizin yararınadır.

İnsanoğlu sevilesi ve acınası, kırılgan bir varlıktır. “Öğreti”nin ışığı altında öyle bir ekonomik sistem kurulmalıdır ki, kişi ve kurumlar borçlanmaya yani köle olmaya gerek duymamalıdır. Hatta borçlanma kelimesinin anlamı zamanla unutulmalı ve insanı köleleştiren bu kelime sözlüklerden çıkartılmalıdır.

Yeni “Evrensel Para Sistemi” tüm yeryüzünde devreye girdiğinde bir tek aç, çıplak ve yoksul insan kalmayacaktır. Ancak o zamana kadar işçi, memur, emekli ve diğer insanlara en azından yoksulluk seviyesinin üstünde maaş verilmelidir. Bir insanın temel ihtiyaçları hesaplanarak aylık asgari ne kadar miktar gerekiyorsa, bu para yeryüzündeki tüm insanlara her ay takdim edilmelidir. Bu en azından şimdilik dünyadaki açlığa çözüm olurken kitleler hâlindeki “düzensiz göçü” de tedrici olarak durduracaktır. Yeryüzünde aç, çıplak, barınaksız ve korumasız bir tek kişi kalmamalıdır. Eğitim ve sağlık hizmetleri de ekonomik durumu iyi olmayan insanlar için tüm dünyada ücretsiz sağlanmalıdır. Bütün bunları yapabilmek için yeterince kaynak bugün bile mevcuttur. İnsanlar “Öğreti”ye sarılarak sevmeli, vermeli ve erdemli olmalıdırlar. Dünyanın kaynaklarını akıllıca ve adil bir şekilde paylaşmalıdırlar. Yeryüzündeki tüm toprakların her bir karışı en rantabl şekilde değerlendirilmelidir. Hiç kimse elindeki toprağı ekmeyip boş tutma hakkına sahip değildir. Doğadaki kaynaklar ve okyanuslardaki zenginlikler saymakla bitmez. Uzaydaki kaynaklar da hakça paylaşılmalıdır. Devletler ve sivil toplum örgütleri akıllıca işler yapmalı ve doğru adımlar atmalı. Böylece önümüzdeki dönemde işler bir yandan robotlara devredilirken diğer yandan huzur, mutluluk ve refah bütün dünyada yaygınlaşmalıdır.

“Düzensiz göç” konusu insanlık için kanayan bir yaradır. Bu ekonomik sistemin tüm yeryüzüne yaygınlaştırılması “düzensiz göç”ün önlenmesi açısından da büyük önem taşımaktadır. İnsanlar kendi topraklarında mutlu oldukları zaman göç etmeyeceklerdir.

“Evrensel Para Sistemi”nde para biriminin adı “Universo” veya kısaca “Uni”dir. Bu para, zamanla Dolar, Euro, Yen, Ruble gibi tüm paraların yerini akılcı ve barışçı bir şekilde alacaktır. Sadece dünyada değil uzayda da geçerli olacaktır. Ekonomide en yüce değer, emektir. Emek, altından bile daha kıymetlidir. Gerçek para; değerli bir varlığa, değere veya değerler sistemine dayanmalıdır. Dayandığı değer emek olan bu ekonominin parasal kısmının toplam büyüklüğü 800 000 000 000 000 000 Universo (Sekiz yüz katrilyon Universo) tutarındadır. Her türlü mal ve hizmet alımı ile her türlü takas, bu sabit rakam içerisinden yapılacaktır. Para basmak gibi bir kavram bulunmayacaktır. Bir Universo = 1000 Emek Puan (Bin Emek Puan) değerinde olacaktır. Bir Universo öylesine kıymetli bir paradır ki, 3 (üç) Universo ile orta sınıf bir otomobil satın alınabilecektir. Bu hesaba göre 1 Universo yaklaşık 15 000 Amerikan Doları değerindedir. Bir Universo’nun binde biri olan bir Emek Puan da çok değerlidir. Çünkü bir Emek Puan’ın yaklaşık yüzde biri ile bir kilogram portakal satın alınabilecektir. Sistem böylesine bereketli olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nin 2023 yılı bütçesi 1,7 trilyon Dolar’dır. Sözünü ettiğimiz sekiz yüz katrilyon Universo öylesine büyük bir rakamdır ki, bir Universo’nun yaklaşık 15 000 Dolar olduğu da hesaba katıldığında, Amerika Birleşik Devletleri bütçesinin yaklaşık yedi milyar katı kıymetindedir. Bu, çok süper bir değerdir; akıllıca ve adaletli bir şekilde paylaştırdığımızda, yeryüzünde bir tek yoksul kişi kalmayacaktır. Her yanı barış, huzur, mutluluk, zenginlik ve refah kaplayacaktır. Yeryüzü adeta Cennet’e dönecektir. Paranın geçmediği “İdeal Toplum”da geçer akçe, Emek Puan olacaktır. Herkesin anasının ak sütü gibi helal yoldan kazandığı Emek Puan’ı bulunacaktır. Zaten ahiret hayatındaki gerçek Cennet’te de para denen şey olmayacaktır. Dünyayı adeta Cennet’e çevirecek bu büyük değişim, dönüşüm ve takas sürecinde dünyanın en zengin insanı da en fakir insanı da asla mağdur edilmeyecektir. Ulusal para birimlerini ellerinde bulunduranlar ile hisse senedi sahipleri; altın, gümüş gibi değerli metallere sahip olanlar ve de legal faaliyet göstermekte olan kripto para sahipleri bu sistemde asla zarar görmeyeceklerdir. Sisteme adil bir şekilde adapte olacaklardır. Bu sözü “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti” vermektedir. Değişim mümkün olan en kısa süre içinde gerçekleştirilecektir. Universo aynı zamanda “block chain” ortamında da kullanılacak ve bu alandaki kişiler de asla mağdur edilmeyecektir. Uzayda bulunacak bazı madenler ve değerler de tüm varlıkların ortak malı olup adil bir şekilde paylaştırılacaktır. Para denen şey arkasında devlet gibi bir güç olduğu sürece varlığını sürdürebilir. Paranın arkasındaki muazzam devlet gücü geri çekilirse paranın diğer kâğıtlardan veya rakamlardan bir farkı kalmaz. Bu nedenle “Evrensel Para Sistemi”nin arkasında önce Milli Ordular güçlü bir şekilde duracak, daha sonra “Birleşik Dünya Ordusu” kurulunca iş ona devredilecektir. Universo; değer saklama aracı, mübadele aracı ve ölçü birimi olarak tam bir paradır. Özünde belirsizlik bulunmayacaktır. Haksız, sebepsiz ve emeksiz zenginleşmelere yol açmayacaktır. Para sadece bir araçtır. Onu amaç haline getirmemek gerekir. İhtiyaçlar için sekiz yüz katrilyon Universo’nun çok az bir kısmı yeterliyken miktar bilerek ve isteyerek yüksek tutuldu. İhtiyaçtan binlerce kat yüksek olan bu rezerv, dünyada oluşabilecek doğal afetler ve öngörülemeyecek her türlü gelişmeler için kenarda tutulacaktır. Uzaydan gelebilecek her türlü tehdide karşı da hazırlıklı olunmalıdır. “Evrensel Para Sistemi” özünde özgürlükçüdür. Ancak özgürlükler alanında en ufak bir kısıtlama veya olumsuz gelişme görülürse, derhal gereği yapılacak ve özgürlüklerin önü açılacaktır. Tarihte madeni parayı ilk bulan ve kullananlar, Anadolu’da yaşamış olan Lidyalılardır. Çinliler ise hem günümüz anlamındaki kâğıdı bulmuşlar hem de ilk kâğıt paraları basarak kullanmışlardır. “Evrensel Para Sistemi”nin de bir bakıma Anadolu kökenli olması, kaderin enteresan bir tecellisidir. Roma; yol, ordu ve paraya çok önem veren bir imparatorluktu. Parayı çok etkin bir şekilde kullandı. Thomas Jefferson, 1782 yılında kaleme aldığı Birleşik Devletler Para Birimi Üzerine Notlar isimli eserinde şöyle yazmıştır: “Para birimi ya da Dolar, bilinen bir paradır ve insanların zihnine en tanıdık gelen şeydir. Güneyden kuzeye her yerde hâlihazırda benimsenmiştir.” Buna karşılık günümüzde “Öğreti” diyor ki: “Universo ve onun uzantısı olan Emek Puan bir kurtuluş güneşi olarak tüm dünyanın ufkunda doğmaktadır. Gelecekte uzaya da yayılacaktır.” Platon, ahlaki konularda hep katı bir tutum içindeydi. Ünlü Düşünür yabancı paranın yanı sıra altın ve gümüşü de yasaklamak istiyordu. Yazdığı Yasalar Kitabı’nda gerçek paranın yerine tüccarlar arasında kayıtları tutmak üzere bir nevi jeton olarak değersiz madeni paraları veya hükümet senetlerini öneriyordu. Öyleyse Platon günümüzde yaşasaydı “Öğreti”yi benimseyecek ve önerdiğimiz “Evrensel Para Sistemi”ni destekleyecekti. Bu sistem yaygınlaştığında Emirgan Sahili’ndeki simitçi veya mısırcıdan kartla alışveriş yapılabilecektir. Nakit paraya artık gerek kalmayacaktır. Emek Puan, özgürlük demektir. Sizin kartınızı alışverişe kapatarak özgürlüğünüzü hiç kimse engelleyemez. Özgürlük öylesine önemlidir ki, bir kartı alışverişe kapatma kararı yapay zekâya bırakılamaz. Bu kararı ancak bir insan verebilir. Eğer o insan bir kişinin kartını haksız yere kullanıma kapatırsa müebbet hapis istemiyle yargılanır. İşte özgürlük böylesine önemli bir şeydir. Fiili olarak birinin özgürlüğünü engelleyen kişi veya kişiler de aynı ceza istemiyle yargılanır. Yapay zekâ ne kadar zeki olursa olsun ona insanın özgürlüğünü kısıtlama yetkisi asla verilmeyecektir. O, ‘kısıtlanmış irade’siyle hep insanın hizmetçisi olarak kalacaktır. Çok gelişmiş bir küresel sistemde Universo bir yerden diğer yere anında transfer edilebilecektir. Bir Amerikalı bu para birimiyle Alman veya Japon otomobilini rahatlıkla satın alabilecektir. Sağlam paraları olmayan toplumların sağlam ekonomileri olmaz. Bütün insanlık üzerinde mutabık kalır, tam bir konsensüs sağlanırsa Universo dünyanın en sağlam ve en geçerli parası olacaktır. Risk iştahı yerine akıl iştahını ön planda tutanlar Universo’yu öncelikli olarak tercih edeceklerdir. Doğal kaynaklar Allah’ın bütün insanlığa armağanı olup dünyanın tüm kaynakları adil bir şekilde paylaşılmalıdır. Bunun gibi “Evrensel Para Sistemi” de tüm insanlığın ortak para sistemi olup hakça paylaşılmalıdır.

“Öğreti’nin Ekonomik Sistemi”nde faiz de enflasyon da bulunmayacaktır.

İnsanlığın ortak refahı çok önemli bir kavramdır. Ulus-devletler ve şirketler birbirleriyle yarışmak yerine beraberce hareket ederek üretim yaparlarsa verim artar. Ekonomik politikalar oluşturulurken bu hedef daima göz önünde bulundurulmalıdır. Hem kişisel hem de uluslararası ticarette kazan-kazan prensibiyle hareket edilmelidir.

İnsanlar eğitim görmeli, okumalı, araştırmalı, öğrenmeli ve evrensel çapta nitelikli bireyler haline gelmelidirler. Çalışarak üretmeli ve paylaşmalıdırlar. Tembellik, bencillik ve yalancılık şeytanın istediği şeylerdir. Para kaybetmemek için yalan beyanda bulunanlar veya yanlış konuşanlar aslında paradan çok daha değerli şeyler kaybetmektedirler. Ahlak değerleri ve ilkeler çok önemlidir. Bir toplum inşa edilirken bunlardan ödün verilmemelidir. Öyle bir sistem kurmalıyız ki, o sistemde kötülükler kendilerine asla yol bulamasınlar, iyilikler ve ahlaki değerler ise kolayca yeşerip boy vererek hızlıca yaygınlaşsınlar. “Öğreti”nin işaret ettiği akıl, bilim ve vicdanın rehberliğinde tüm dünyada israf, verimsizlik ve yolsuzluk ekonomisinden erdemli-ahlaklı “üretim ekonomisi”ne geçilmelidir. “Üretim ekonomisi”ni benimsemek çok önemlidir. Üretim iyi olacak ki, paylaşım da güzel ve tatminkâr olsun. Herkes refah içinde onurlu bir yaşam sürsün. Bu yüzden “Üretim, üretim, üretim” diyoruz.

Nobel Ödüllü Ekonomist Milton Friedman “Negatif Vergi”den söz eder. Buna göre maliye daireleri yetersiz kazancı olan kişilere “Negatif Vergi” ödemelidir. Friedman’a göre “Sosyal maddi kaynaklar pahalı ve verimsiz sosyal hizmetler yerine gerçekten ihtiyaç sahiplerine dağıtılsaydı, Amerika’da fakirlik çoktan ortadan kalkardı.” Biz de diyoruz ki: “Önerdiğimiz Evrensel Para Sistemi tüm ülkeler tarafından kabul edildiği takdirde, dünyada fakirlik tamamen ortadan kalkar.”

Helal kazanç peşinde koşmak ibadettir. Çalışıp çabalayarak alın teriyle helal yoldan kazanmak veya entelektüel bir uğraşta zaman harcayarak meşru şekilde rızık temin etmek çok erdemli davranışlardır. Böyle bir kişiye saygı duyulmalı ve o insan el üstünde tutulmalıdır. Helal yoldan kazanırsanız ve her türlü haramdan uzak durursanız kazancınız bereketli olur. Bereket ise gerçek zenginliği getirir. Helal rızık peşinde koşarken hayatını yitirenler şehittir ve doğrudan Cennet’e girerler.

Akıllı insan yetinmesini bilir. Yetinebilmek ise gerçek zenginliktir. Kendisine sunulan ile yetinmeyi bilen ve böylece mutlu olan kişi hakiki zengindir. Gerçek servetin içinde sevgi de vardır. Halkın gösterdiği sevgi sizi ayrıca zengin ve mutlu kılar. İnsanlara kanaatkâr olmayı, yetinebilmeyi, hep “daha fazla, daha fazla” dememeyi mutlaka öğretmeliyiz.

“Öğreti” özünde mala, mülke ve paraya karşı değildir. Ancak bunların helal yoldan kazanılmasını ister. Paranın kasada veya yastık altında bekletilmesini uygun bulmaz; üretime, istihdama, hayra yönlendirilmesini arzu eder. Yanı başında aç ve muhtaçlar varken insanların sofraya öylece oturmalarını istemez. Yemeği paylaşmayı önerir. Şems-i Tebrizî, Mevlâna’ya diyor ki: “Yeryüzünde bir tek üşüyen kişi varsa sen burada ısınamazsın.”

İşçiler çok küçük oranda bile olsa işletmeye ortak edilmelidir. Maaşları dışında ayrıca kârdan pay verilmelidir. Bu tutum, verimi ve genel memnuniyeti artıracaktır. Hem patron hem de işçi çalışkan olmalıdır. Allah çalışkanları, adilleri ve temizleri çok sever.

Kazanılan parayla yenilmeli, içilmeli, bütün ihtiyaçlar karşılanmalı ama asla israf edilmemelidir. Alışveriş yapacağımız zaman kendimize önce şu soruyu sormalıyız: “Gerekli mi?” Cevap ‘evet’se o mal veya hizmeti almalıyız. Paramızı gereksiz yere harcamamalıyız. Çünkü para, emek karşılığı kazanılır. Emek kutsaldır ve israf haramdır. İnsanlara ve diğer varlıklara yardım ettikten sonra elde para kalırsa; seyahat, gezme ve para gerektiren eğlence gibi şeyler o zaman düşünülmelidir.

İsraftan mutlaka kaçınmak gerekir. Herkes daha çok üretir ve ancak yeteri kadar tüketirse dünya çok daha iyi bir yer olacaktır.

Diyoruz ki: Kaynakları hep verimli olarak değerlendirin. Savurganlıktan kaçının. Fakirleri, güçsüzleri koruyun. Bu dünyanın sınırlı ve geçici nimetlerine kapılarak ebedî hayatın sınırsız nimetlerini elden kaçırmayın.

İki kişi iyi niyetle bir araya gelip insanlığın veya diğer mahlukatın yararına işler yapacak bir şirket kurarlarsa, onların üçüncü ortağı Allah’tır. Vakıf ve hayırlı işler yapan toplum kuruluşları için de aynı şey geçerlidir.

Düzenler ve sistemler insan içindir. İnsanı mutlu etmek için elden gelen her şey yapılmalıdır. Allah insana ve yarattığı mahlukata hizmet edenleri, helal lokma yiyenleri, zekâtını hakkıyla verenleri, fakirleri koruyup gözetenleri çok sever.

Allah’tan hayırlı iş yapanları daima üstün ve aziz kılmasını; iyilerin yardımcısı olmasını niyaz ediyoruz…

Ya Rabbi! Sen’den “Öğreti”yi ve “Evrensel Para Sistemi”ni kolayca yaygınlaştırmanı, “İdeal Toplum”u inşa etmemize yardım etmeni diliyoruz.  Sen’in her şeye gücün yeter. Sen âlemlerin Rabbisin.

Hamd, sana mahsustur…

 

Askerî Doktrin

Cervantes, “Don Kişot” adlı eserinde kahramanına “Oğlum, aynı gayeye hizmet ettikleri müddetçe kitap kılıca kuvvet vermiştir. Eğer kılıç kullanan kişi, kitapsızın biri ise; yaptığına savaş değil çapulculuk denir” cümlesini söyleterek kılıcın iyi bir gayeye, bilinçli şekilde hizmet etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Gerçekten de güçlü ve şerefli ordu “Öğreti”yi rehber edinip haklı bir şekilde kahramanca savaştığı zaman, tüm insanlığın kârlı çıkacağı kutsal bir gayeye hizmet etmiş olacaktır. Mecburiyet yokken başlatılan ve kutsal bir gayeye hizmet etmeyen savaş, çapulculuk ile eşdeğerdir. Savaş, kabul edilemez. Ancak mecbur kalındığında da kahramanca mücadele etmek gerekir. Mümkün mertebe savaşı ilk ilan eden taraf siz olmayın.

Yüce bir hedefe ulaşılırken kullanılan metotlar da helal ve meşru olmalıdır. Hedefe doğru ilerlerken kullandığımız yöntemler ve ortaya koyduğumuz davranışların tamamı “Öğreti”ye uygun olmalıdır.

Dünyanın, başta “Demokrasi” olmak üzere tüm evrensel değerlere bağlı, akıllıca kurulmuş birleşik bir “Dünya Ordusu” olmalı ve bu ordunun gerektiğinde, net çizgilerle belirtilmiş, çerçevesi çizilmiş müdahale etme yetkisi bulunmalıdır. Bu ordu öylesine titiz, o kadar hassas bir şekilde dizayn edilmelidir ki, ileride oluşturulacak “Galaktik Ordu” ve “Evrensel Ordu”ya örnek teşkil etmelidir. Bu ordu, barışın ve “Öğreti”den neşet eden uygarlığın bekçisi olacaktır.

İyiler zengin ve güçlü olmalıdırlar. İnsanların temel ihtiyaçları karşılanmalı ve bireyler, hiç kimseye muhtaç olmadan yaşamalıdırlar. Özellikle asker, polis ve tüm güvenlik bürokrasisinin ekonomik açıdan tam bir rahatlık içinde bulunmaları sağlanmalıdır. Gerçek zenginlik yetinebilmektir. Ayrıca halkın sevgisi de ayrı bir zenginliktir. Afiyet ise en büyük zenginliktir. Çünkü afiyetin içinde sağlık, huzur ve mutluluk vardır. Devlet de güçlü olmalıdır. Sağlıklı ve mutlu bireylerden oluşan devlet daha güçlüdür.

Devlet, bilgi ve enformasyona önem vermelidir. Siber alanların yanında ekonomik ve politik alanlarda da güçlü olmalıdır. Güçlü devletin ordusu ayrıca bilim ve teknoloji ile de çok ciddi şekilde desteklenmelidir.

Bir toplum varlığını ancak güçlü olursa devam ettirebilir. Entelektüel, kültürel ve ekonomik gücün yanında askerî güç de çok önemlidir. İyilerin ordusu kötülerin ordusundan daha güçlü olmalıdır ki iyiler varlıklarını devam ettirebilsinler. “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında zaten orduya, polise ve adliyeye gerek kalmayacaktır. Ancak o zamana kadar ordu çok güçlü olmak zorundadır. Klasik ordunun yanında özellikle “Uzay Gücü” çok kuvvetli olmalıdır. İyilerin en önemli silahı olan “Öğreti” ancak bu şekilde evrene yayılacaktır.

Devletler ve toplumlar “50 Erdem”e sahip ehliyetli kişiler tarafından yönetilecektir. Demokrasi esas alınacaktır. Demokrasinin bir ayağı seçimle gelip seçimle gitmekse, diğer ayağı da temel hak ve özgürlükler ile evrensel değerlerdir. Temel hak ve özgürlüklerden ödün verilmeyecektir. Herhangi bir toplumda yönetici “50 Erdem”e aykırı harekette bulunursa o kişi istifaya davet edilecektir. İstifa etmez ise zorla görevinden alınacak ve yerine “50 Erdem”e sahip bir kişi göreve getirilecektir. Ordunun subay kademesi “50 Erdem”e sahip bireylerden teşekkül edecektir. Hatta erlerin de “50 Erdem”e sahip olmaları için gayret sarf edilecektir. Zaten eğitim sisteminin tamamında ahlak ve erdeme özel önem verilecektir.

Ordunun atış ve uzaktan vuruş gücü en üst seviyede tutulacaktır. “Öğreti” barışçı yollarla ve eğitim aracılığıyla tüm evrene yayılırken güçlü ordu onun arkasında caydırıcı güç şeklinde bir teminat olarak duracaktır. Tüm evreni kapsayacak “Evrensel Devlet” kuruluncaya kadar düşmanlar ne tür silahlara sahipse aynı cinsten veya farklı, onu etkisiz kılacak ve yenecek daha üstün silahlara sahip olunmalıdır. Yapay zekâ destekli ve tamamen otonom bir savaşa da hem yeryüzünde hem de uzayda en üst seviyede hazırlık yapılmalıdır. “50 Erdem”e sahip bireylerden ve “Allah dostları”ndan oluşan “İdeal Toplum” dünya dışına da taşıp tüm evreni kapsadığında artık savunma savaşına bile gerek kalmayacaktır.

Barış esastır. En iyisi, görüş ve tezlerimizi karşı tarafa hiç savaşmadan kabul ettirmektir. Hiçbir toplum veya devlete karşı savaş ilan edilmeyecektir. Anlaşmazlıklar sonuna kadar barışçı yollarla çözülmeye çalışılacaktır. Ancak karşı tarafın kesinlikle saldırıya geçeceği net bir şekilde öğrenilirse, toplumun varlığını devam ettirebilmek adına savaş kararı verilebilir. Ayrıca yakın veya uzak net bir tehdit durumunda da ordu kendisine verilecek olan görevi yerine getirecektir. Güçsüzleri koruma ve genel olarak savunma konusu çok önemlidir. Her türlü tedbir alınmalıdır. Yapılan savaşta biz haklı olsak ve karşı taraf haksız olsa dahi karşı taraf barış teklif ederse derhal kabul edilmelidir.

Savaşta canlı veya cansız tüm varlıklar elden geldiğince en iyi şekilde korunmalıdır. İnsanları öldürmektense esir almak tercih edilmelidir. Esirlere de misafir muamelesi yapılmalıdır. Ahirette bir kişinin hesap verirken en çok zorlanacağı günah, masum bir insanı öldürmektir.

Silahlanma yarışı günümüz dünyasının en önemli problemlerinden biridir. Nükleer silahlar başta olmak üzere tüm dünyada ciddi bir silahsızlanma hareketi başlatılmalıdır. Böylece sağlanacak tasarruf ile yoksul insanların eğitim, sağlık ve diğer tüm ihtiyaçları karşılanmalıdır. Zaten insanlar bütünüyle iyi ve erdemli olduklarında askere, polise ve de ülkeler arasındaki sınırlara gerek kalmayacaktır. Savaş ve kargaşa ihtimalinin olmadığı, iç ve dış güvenlik kaygısının kalmadığı askersiz, polissiz ve sınırsız bir dünya çok güzel olacaktır. Silaha harcanan maddi güç de insanların refahı için sarf edilecektir.

Bir yandan silahsızlanma yarışı devam ederken diğer yandan dünyanın güvenliğini sağlayacak ve gerektiğinde adalet yolunda kullanılacak bir “Dünya Ordusu” oluşturulmalıdır. Bu ordu aynı zamanda yeryüzünün tamamına barış, huzur, mutluluk ve zenginlik getirecek olan yeni “Evrensel Para Sistemi”nin de arkasındaki sarsılmaz koruyucu güç olacaktır.

“Öğreti” tüm evrene yayılıp “İdeal Toplum”un ileri aşamalarına ulaşılınca zaten orduya, polise ve adliyeye de gerek kalmayacaktır.

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

 

İnsanlık Nasıl Özgürleşir?

İnsan o kadar değerli, o kadar kutsal bir varlıktır ki, hobileri haricinde bir iş yaptırmak veya onu istemediği bir sonuçla karşı karşıya bırakmak özgürlüğüne gölge düşürmektir. Bu bağlamda hobisi olmayan bir işte çalışması veya ölüm dahil istemediği herhangi bir sonuca doğru gitmesi bir nevi esarettir.

Esareti, “açık esaret” ve “gizli esaret” olmak üzere başlıca iki kategoriye ayırabiliriz. Bir kişi sadece hobisi olan işte, istediği zaman çalışıyorsa ve istediği uzunlukta bir hayat yaşayabiliyorsa “açık esaret”ten kurtulmuş demektir. “Gizli esaret”ten kurtulmak içinse nefsini aklının emrine vermesi gerekir. Böylece o kişi kendisini örtülü bir şekilde esir almış olan nefsinin gizli esaretinden kurtulmuş olur. İşte bu gerçek özgürlüktür.

İnsanlar özgür doğmalı ve özgür yaşamalıdırlar. Özgürlükten kasıt ise mutlak özgürlüktür. Yani bilinçli bir varlığın severek, isteyerek, kendi hür iradesi ile yapacağı işlerin dışında herhangi bir iş yapmamasıdır. O hâlde şu anda yeryüzünde yaşayan yaklaşık 8 milyar kişi içerisinde acaba kaç tane “mutlak özgür insan” vardır, onu da iyi sorgulamak gerekir.

Harriet Beecher Stowe, on dokuzuncu yüzyılda yazdığı “Tom Amca’nın Kulübesi” (Uncle Tom’s Cabin; or, Life Among the Lowly) isimli eserinde erdemli Tom Amca üzerinden zenci kölelerin içler acısı durumunu anlatırken herhalde yirmi birinci yüzyıldaki “Modern Kölelik Sistemi”ni hiç aklına getirmemiştir. İnsanoğlunun tarihin derinliklerinden gelerek ilkel topluluk, köleci toplum ve feodal toplum gibi safhalardan geçtikten sonra bugün hâlâ köleliği yaşıyor olması çok acı bir durumdur.

Tarihte köleler boyunlarına zincir vurularak yasal bir şekilde alınıp satılabilirler, başkalarına hediye edilebilirler ve miras olarak bırakılabilirlerdi. “Modern Kölelik Sistemi”nde ise işler Babil Kralı Hammurabi’nin dönemindeki gibi değil. Artık görünmez zincirler var. İnsanların çoğu köle olduklarının farkında bile değil. Hatta iyi bir köle olabilmek için çeşitli okullar bitiriyorlar ve sonrasında sevmedikleri bir işi elde edebilmek için yoğun gayret sarf ediyorlar.

Yeryüzünde öyle bir sistem oluşturulmuş ki herkes şöyle veya böyle, az veya çok köle. Günümüzde yaklaşık 8 milyar “Tom Amca” dünyanın çeşitli coğrafyalarında yaşamaktadır. Ancak köleliğin şekli değiştiği için bunların çoğu durumlarının farkında bile değillerdir.

İşçiler ve memurlar işlerini sevmeseler de belirli saatler arasında işlerinin başında bulunmak ve kendilerinden istendiği şekilde çalışmak zorundadırlar.

Emeklilerin ekonomik özgürlükleri genellikle yoktur.

Öğrenciler istemeseler de okullara gitmekte ve zorlu sınavlara girmektedirler. Ayrıca çocuklar dünyanın birçok yerinde acımasızca sömürülmektedirler.

Doktorların önemli bir kısmı ‘hastane denen kölelik merkezleri’nde genellikle sağlıksız ortamlarda çalıştırılmaktadırlar.

İş yerleri, ofisler ve devlet dairelerindeki yönetim kademelerinde bulunanlar da köledirler. Çoğu daha üst kademelere yükselebilmek için çaba sarf etmektedirler. CEO bile patronunu mutlu etmek zorunda olan bir köledir.

Gazeteciler ve medya mensuplarının çoğu köledir. Birçok şey dillerinin ucuna gelir de yutkunur dururlar, söyleyemezler, yazamazlar. Üstelik bir kısmının ekonomik durumu iyi olduğu hâlde bu pozisyonlarını sürdürürler.

Üniversitelerdeki çoğu öğretim üyeleri multifaktöriyel köledirler. Onlarınki entelektüel, örgütlü bir kölelik yapısı olup idari, ekonomik ve akademik açıdan köleliği içerir.

Patronlar, serbest meslek sahipleri, politikacılar, bakanlar, başbakanlar hep köledirler. Bir kısmı paranın, bir kısmı da makamın veya koltuğun kölesidirler.

Devlet Başkanları, krallar ve kraliçeler dahi köledirler. İstemeseler de belirli günlerde, belirli saatlerde ve belirli dakikalarda bir yerlerde olmak ve bir şeyleri harfiyen yapmak zorundadırlar. Onlar, protokollerin kölesidirler.

Dünyayı yönettiklerini sanarak avunan gizli istihbarat servislerinin başkanları, perde önü ve arkasındaki güçler, her biri trilyonlarca dolar servete sahip birkaç ailenin güzide fertleri değil mi ki sonunda istemedikleri hâlde ölümden kaçamıyorlar; hepsi birer köledirler.

Seçilmiş nadir kişiler hariç tutulursa, herkes az da olsa bir miktar köledir. Kimi tutkularının, kimi korkularının, kimisi de aşklarının kölesidirler.

Toplumsal sosyo-ekonomik piramitte yukarıya doğru çıkıldıkça kölelik katsayısı ve tutku düzeyi giderek artar. Çünkü başarısız olunduğu durumlarda yitirilen şeyler çok daha büyük boyutlardadır. Yani, efendi kölelerin durumu daha vahimdir. Ancak hangi kölelik tipinin içinde yer alırlarsa alsınlar bazı şanslı kölelerin hareket alanları nispeten daha geniştir.

Kölelerin bir kısmı durumlarının farkındayken diğer bir kısmının olup bitenden haberi yoktur. Kölelerin çoğu bu ikinci grup içindedir. Onlar ileri düzeyde düşünemezler. Çünkü her biri geçim derdine düşmüş zavallılardır.

Genelde köleler uyumlu bir hayat tarzı sergilerlerken, az bir kısmı bazen aykırı davranmaktadır. Bu uyumsuz köleleri hizaya getirmek ve terbiye etmek için sistemin kendine has etkin yöntemleri mevcuttur.

Aslında kölelik sistemi binlerce yıldır var. Ancak gelinen noktada evrim geçirmiş, şekil değiştirmiş ve daha çok yaygınlaşmıştır.

Kölelik tipi ve gruplarının toplum içindeki dağılımı, sosyo-ekonomik yapı ve demokrasi anlayışına bağlı olmak üzere ülkeden ülkeye değişir. Biraz düşünen her şahıs kölelik kategorileri içerisindeki konumunu ve kaç tanesinin içinde yer aldığını rahatlıkla tayin edebilir.

Köleliğin farklı dereceleri vardır. Bir kişi ölümlüyse bir kez köledir. Hem ölümlü hem de çalışmak zorundaysa iki kez köledir. İkisine ilaveten borcu da varsa üç kez köledir. Bir de nefsinin kölesiyse dört kez köledir. Maalesef insanların büyük çoğunluğu dört kez köledir.

Kölelik sisteminin en önemli enstrümanı; beyinleri şartlandıran, “50 Erdem”i onlara vermeyen ve beklentileri en üst düzeye çıkartan eğitim sistemidir. Kişileri tüketime ve borçlanmaya teşvik eden bir ekonomik düzen kurulmuştur. Kişi çalışacak, çalışacak, çalışacak; bir evi varsa ikinciyi alacak, bir arabası varsa ikinciyi, üçüncüyü alacak. Yaşantısı lüks bile olsa daha lüks yaşamaya çalışacak. Çünkü eğitim sistemi kendisine yetinmeyi öğretmemiş. “Öğreti”de yer alan “kanaatkâr olmak” diye belirttiğimiz bir erdemin varlığından haberi yok. Öyle ki, bütün bunları parası olmasa bile edinecek. Kredi bulacak, borçlanacak, alacak. Sonuçta karşımıza boyunlarından görünmez zincirlere vurulmuş zavallı köleler topluluğu çıkacak.

Ancak insanın yapısında özgürlüğü istemek vardır. Alex Haley belgelere dayandırdığı “Kökler” (Roots) isimli destansı romanında Kunta Kinte ve torunlarının kuşaklar boyunca süren onurlu özgürlük mücadelesini anlatmaktadır. Orada torunların küçücük kazançlarını sent sent biriktirerek özgürlüklerini nasıl kazanmaya çalıştıklarına gözlerimiz yaşararak tanıklık ederiz. Tom Amca ile Kunta Kinte’nin onurlu mücadeleleri, günümüz insanına da ilham verecek niteliktedir.

Günümüzün modern Kunta Kinte’leri de hiç üzülmesinler ve umutlarını kaybetmesinler. Çünkü artık “Öğreti” var ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Çözüm için “Sevin, verin ve erdemli olun.” Kölelik beyinde başladığına göre kurtuluş da yine beyinlerde olacaktır. Gerçek özgürlüğe giden yol, evvela nefsini aklının emrine vermekten geçer. “Öğreti”deki “50 Erdem”den üçü “zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak, kanaatkâr olmak, eğitime önem vermek”tir. Önce akıl rehber edinilecek ve nefis aklın emrine verilecek. Sonra eğitimle yeni bir insan tipi ortaya çıkartılacak. İnsanlar tutkularından kurtarılacak. Yetinmeyi öğrenecekler. Beklentilerini azaltacaklar. Kazanmadan harcamayacaklar. Borç esarettir, borçlanmayacaklar. İnsan borçlarını temizlemedikçe kölelikten kurtulamaz. Bir “yardım sandığı” oluşturulmalı ve buradan insanlara gerektiği kadar karşılıksız para veya geri ödemesi kolay faizsiz para verilmelidir. Böyle bir ekonomik sistemin altyapısı ve yasaları oluşturulacak. “İdeal Toplum” fertlerin borç batağına düşmeyeceği ve borçlanma zincirinden kurtulacağı mekânizmaları da inşa edecek. Dünyanın kaynakları herkese yeter. Sadece paylaşma ve yardımlaşma iyi öğrenilmelidir. Çevre korunmalı ve sömürülmemelidir. En kısa zamanda robot teknolojisi geliştirilip işler robotlara yaptırılmalıdır. Sadece robotların çalıştığı bir dünya kurulmalıdır. İnsanoğlu gerçekten insan olduğunu hatırlayıp insanlığının gerektirdiği şekilde, mutlu, onurlu ve özgür yaşamalıdır. Ölümsüzlük keşfedilip isteyenlere bu imkân sunulmalıdır. “Sonsuz Ötesi”ne uzanana dek keyifli bir hayat sürülmelidir.

Bir işi yapmak zorunda kalanlar veya zamanı geldiğinde ölecek olanlar, tam anlamıyla özgür değildir. Bu nedenle insanoğlu her türlü işinde robotları çalıştırmadıkça ve ölümsüzlüğü yakalayamadıkça daima bir yönüyle köle kalacaktır. “Modern Köleci Toplum” ancak bu iki şey gerçekleştiğinde sona ermiş olacaktır.

Bütün bu “Kölelik Sistemi” gerçeğine rağmen insanlar işlerine devam ederek helal kazancın peşinde koşmalıdırlar. Bir kişi kendisinin veya ailesinin geçimini temin etmek üzere yola çıkıp yolda vefat ederse şehit sayılır. Şehitlik mertebesi ebedî hayatta yücelerin yücesi bir makamdır. Zaten bir süre sonra “Öğreti” Allah’ın izniyle “Kölelik Sistemi”ne son verecektir. Şu anda sizin yapmanız gereken “Öğreti”ye sıkıca sarılmak ve böylece içinizde uyumakta olan Spartaküs’ü uyandırmaktır.

Robotlar tam olarak devreye girmeli ve insanlar artık her sabah aynı saatte işinin başında bulunmak zorunda kalmamalı. Robotlar çalışmalı ve insana hizmet etmeli. İnsan ise hobileriyle meşgul olmalı, Allah’a yönelmeli ve O’na ibadetlerini aksatmamalıdır.

İnsanlık öyle bir uygarlık düzeyine ulaşmalıdır ki, zorunlu olarak çalışmamalı ve zorunlu olarak ölmemelidir. Nefsinin kölesi olmamalı ve asla borçlanmamalıdır. Bunlar sağlandığında insanoğlu gerçek özgürlüğü yakalamış olacaktır.

Eylemlerinin yönü ve tercihleri yalnızca kendisi tarafından belirlenen şey/kişi, mutlak özgürdür. Bu ise Allah’tır. Gerçek anlamda bir tek Allah özgürdür. O, var olmak ve varlığını sürdürmek için başka bir varlığa muhtaç değildir. İstediğini, istediği anda, istediği gibi yapar. Ezelî olduğu gibi ebedîdir. “Sonsuz Ötesi”dir. Ölümsüzdür. Öyleyse insanoğlu ve diğer varlıklar Allah’a yaklaştığı ve benzediği oranda özgür olacaktır. Ahmed Amiş Halveti diyor ki: “İnsan görünüşte özgür, gerçekte mecburdur.”

“Ölümsüzlük”, gizemli bir sözcüktür. Lehinde ve aleyhinde çok konuşulabilir. Ancak ölümsüzlük bulunduğunda tüm insanlar söyleyeceklerini aceleye getirmeden, yarım bırakmadan söyleyecekler; yaşayacakları şeyleri de koşuşturmadan, doya doya, sindire sindire, eksiksizce yaşayacaklardır. Bundan böyle hiçbir şair;

“Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda;

Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda…”

demeyecektir. Düşünüyorum da kim bilir Necip Fazıl Kısakürek gibi daha nice büyük şairler; Einstein, Newton, Mozart, Tolstoy, Victor Hugo ve Washington gibi nice dahiler belki de söyleyecekleri son cümleyi söyleyemeden göçüp gitmişlerdir. Böylesi binlerce şahsiyet eğer yaşasalardı insanlığa kim bilir daha nice ürünler verecekler, ne katkılar yapacaklardı. Ama her faniyi bekleyen ölüm onları da alıp götürdü. Götürmeden önce de “Hazır mısınız? Biraz daha bekleyeyim mi?” diye hiç sormadı.

Aslında insanoğlu gerçek özgürlüğü ancak ve ancak boynundaki en güçlü iki zincirin kırılışını simgeleyen şu iki şeyi gerçekleştirdiği zaman yakalamış olacaktır: Birincisi; hiç kimsenin hobileri haricinde çalışmak zorunda kalmayacağı bir medeniyet düzeyine ulaşmak; ikincisi, ölümsüzlüğü bulmak.

Hiç kimsenin şüphesi olmasın: “Büyük Oyun” denen senaryoda yazılıysa, ölümsüzlük elbette bulunacaktır. Çünkü bir sahne kurulmuştur ve her şey oyundan ibarettir. Herkes birer oyuncu olup kader adı verilen senaryodaki rolünü oynamaktadır. Bizim görevimiz el ele verip akılcı bir şekilde çalışmak ve bilimin rehberliğinde üzerimize düşeni yapmaktır. “Her nefis ölümü tadacaktır” ancak üzerimize düşeni iyi niyetli bir şekilde yaparsak bazı nefisler ölümü milyarlarca yıl sonra tadacaktır. Diğer bazı nefislerse ölümü arada bir tadarak Allah’ın izniyle “Sonsuz Ötesi”nde O’na kavuşana dek yaşayacaklardır.

Senaryoda yazılanı, yaşayan görecektir. Ölümsüzlük treni bir önceki istasyonda; neredeyse gelmek üzere. Bilim, dev adımlarla ilerliyor. Bugün bile her bir ferdin ölümsüzlüğünü garanti altına almak, hatta ölmüş olanların bir kısmını geri getirmek mümkün gözükmektedir.

Treni kaçıranlar hiç üzülmesinler. Çünkü dönüş O’nadır. Yani “Yüce Yaratıcı”ya. O’na kavuşmak ne büyük mutluluktur. Zaten yazan da O, oynayan da O, sahneye koyan da O, sahne de O, seyirci de O. Evrende ve evren ötesinde ne varsa O’ndan ibarettir. Büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) bile Tanrı’nın Dokusu (TISSUE OF GOD) içinde gerçekleşmiştir. Çünkü hiçbir şey yok iken sadece O vardı. Her yanı, her yönü, her yeri ve her boyutu kaplayan O’nun dokusu vardı. O’ndan geldik ve sonuçta yine O’na döneceğiz. O’na dönüş de zaten başka çeşit bir ölümsüzlüktür.

Rabbimden tüm kölelere özgürlük ve “Sonsuz Ötesi” mutluluklar nasip eylemesini niyaz ediyoruz…

 

Ölümsüzlük Herkesin Hakkıdır

İnsanoğlu binlerce yıl boyunca ölümsüzlüğün peşinden koştu. Bu önemli olay destanlara konu oldu. Bu konuda Lokman Hekim ve Hızır hikâyeleri çok eskidir. Ölümsüzlüğün ve bilginin peşindeki insanı yücelterek anlatan Gılgamış Destanı, yaklaşık 5000 yıl öncesine aittir. Antik Mısır’da yapılmış dev, muhteşem piramitler de aslında birer “Ölümsüzlük Şarkısı”dır; yüzyıllar, binyıllar sonrasına seslenen ve uzanan birer “Ölümsüzlük Şarkısı” … Nitekim yeri göğü inleten Firavunlar birer birer tarih sahnesinden çekilirken geride sadece bu şarkılar kalmıştır.

Yüzyıllar boyunca bilimsel gelişmeler birbirini takip etti. Nihayet insanoğlu ölümsüzlüğün kapısına geldi dayandı. Binlerce yıllık rüya gerçek olmak üzere. Allah’ın izniyle şu son adımı da atabilirse, milyarlarca sene yaşayabilecektir.

Ölümsüzlüğü istemek, bu uğurda çaba sarf etmek, bunu gerçekleştirmek için çalışmak temel hak ve özgürlüklerdendir (HUMAN RIGHTS). İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve çeşitli kutsal metinlerde sözü edilen temel haklara, özgürlüklere ilaveten isteyen bireylere ayrıca ölümsüzlük hakkı da sağlanmalıdır. “Öğreti Düzeni” tüm dünyaya hâkim olduğunda bu sağlanacaktır. Ancak ölümsüzlüğü istemeyen kişilerin tercihlerine de saygı duymak gerekir.

Daha uzun ve sağlıklı yaşama arzusu nasıl ki evrenselse, ölümsüzlüğü dilemek de evrenseldir. Ölümsüzlüğü istemek ve bunun için çalışmak soylu ve erdemli bir davranıştır. Latif ve kırılgan yapısıyla böylesine dev bir mücadeleye girişen insanlarda akıl ve entelektüel duruşun yanında; cesaret, özgüven, azim, özveri, çalışkanlık, tüm yaratılmışların özvarlığını koruma iradesi ile sevgi gibi hasletler de bulunmalıdır.

Ölümsüzlüğü gerçekleştirmenin çeşitli bilimsel yolları vardır. Tıbbi araştırmalar, genetik çalışmalar, yapay organ üretmek, insan beynini yapay bir vücuda nakletmek, insanın ruhunu veya ruhunun fonksiyonlarını biyolojik olmayan taşıyıcıya aktarmak, hologram vücuda beyin transferi bu yöntemlerden bazılarıdır.

İnsanı insan yapan, kendisi yapan asıl cevher onun ruhudur. Ruh, kendinin de farkında olan bir cevherdir. Bilinç, ruhun evrene açılan penceresidir; dolayısıyla ruhun bir fonksiyonudur. Bilinç, dünya hayatındayken beyin denilen muhteşem enstrüman ile sağlanır. İnsanı kendisi yapan şey, yani kişiliği onun ruhudur. Akıl, nefis, irade, bilinç hep ruhun fonksiyonlarıdır. Dolaylı olarak zekâ da ruhun fonksiyonudur.

Aklı analiz ettiğimizde içerisinde iyiyi-güzeli-doğruyu arama, adalet duygusu, sevgi, gönül, kalp gözü, sağduyu, iman gibi pek çok şubeler olduğunu görürüz. Nefis ise yemek, içmek, gezmek, eğlenmek, arzu, istek, şehvet, mal-mülk edinmek, şöhret olmak, mevki ve makamlara çıkmak, övülmek, alkışlanmak gibi şubeleri içerir. Bütün bu duygular ve fonksiyonlar beraberce kişiliği yani ruhu oluştururlar. Belirleyici olan genlerdir. Fizikî yapıya ve şahsiyete ait özellikleri genler belirler. Ruhu da genler boyayıp şekillendirir, inşa ederler. Bu şekillendirme işlemi ilk hücre aşamasından itibaren olmaktadır. Dış etkenler, kısmen rol oynamaktadır.

İlahî bir enerji olan ruha, insan bedeninde teşekkül ettiği andan itibaren sürekli kayıt yapılmaktadır. Bu enerji bilgi taşıma özelliğine sahiptir. Aslında yaşanan her şey kaydedildiği için, bir bakıma her şey ölümsüzdür.

Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım.” derken var oluşun temelini düşünmek yani bilincin, aklın ve zekânın işlev görmesi olarak tanımlamıştır. Bunlar ruhun fonksiyonlarıdır. Ruha ait fonksiyonların tamamı yapay bir bedene bile aktarılabilse, kişi varlığını o bedende devam ettirebilecektir.

Goethe ve Miguel de Unamuno gibi büyük insanlar ölümsüzlük fikrine sıcak bakmışlardır. Goethe diyor ki: “İnsan, ölümsüzlüğe inanmalıdır; zira ölümsüzlük üzerinde kendi doğası uyarınca bir hakka sahiptir.” Ayrıca Goethe, insanoğlu yeterince çalışır ve gayret gösterirse doğanın kendisine başka bir varlık biçimi sağlayacağına ve böylece insanın daimiliğini devam ettireceğine inanır. Biz de diyoruz ki: “Doğa kanunlarını evrenin içerisine bizzat Allah koymuştur. Bilimin ışığı altında çalışılmalı ve Allah’ın izniyle ölümsüzlük aranmalıdır.” Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur.

Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak bazıları milyarlarca yıl sonra tadacaktır. Yerkürenin kıyameti ve evrenin kıyameti farklı şeyler olduğu gibi, geçici ölüm ve ebedî ölüm de farklı şeylerdir. Bir kişi geçici ölümle defalarca ölebilir ve bilimin ulaştığı seviyede bir şekilde hayatını sürdürebilir. Ama son kez kendisine ebedî ölüm geldiğinde o kişi artık “Mutlak Ölümsüz Varlık”ta ebediyen yaşar. Yok olmak diye bir şey yoktur. Berkeley “Var olmak algılanmaktır” diyor. Bu bir müjdedir. Çünkü Yüce Tanrımız, ezelî ve ebedî varlığıyla bizleri algıladığı sürece zaten hep var olacağız demektir.

Ruh bir kez yaratıldıktan sonra asla yok olmaz. Ölüm denilen olayla birlikte bedeni terk edip “E Uzayı” ve “E Zamanı”ndan çıkar “Y Uzayı” ve “Y Zamanı”na geçer. “E Uzayı” içindeki rolü artık sona ermiştir. Gittiği uzay içinde kendisine yeni bir rol verilirse, o rolü de bedenli veya bedensiz olarak oynar. Ancak sonuçta hep geldiği yere yani asli vatanına döner.

Küçük, orta ve büyük olmak üzere üç tür kıyamet vardır. Küçük kıyamet kişinin bizzat ölmesidir, orta kıyamet yerkürenin ölümüdür, büyük kıyamet ise evrenin ölümüdür. Milyarlarca yıl yaşasa da insanoğlu ve tüm varlık âlemi sonunda mutlaka Allah’a dönecektir. Bu, öze dönüştür. Ölümsüzlükten kastımız açlık çekmeden, üşümeden, korkmadan; özgürlük ve refah içinde, huzurlu ve mutlu bir şekilde milyarlarca yıl yaşamaktır.

Hz. Âdem ile Hz. Havva, Cennet’te özgür ve mutluydular. Çünkü geçimlerini sağlamak için çalışmak zorunda değillerdi ve ileride onları bekleyen bir ölüm yoktu. İnsanlar gerçekten özgürlüğü yakalamak istiyorlarsa Allah’ın izniyle bu iki konuda başarılı olmalı ve zincirlerini kırmalıdırlar. İnsanoğlu sadece hobileri için çalıştığında ve ölümsüzlük sırrına erdiğinde gerçek özgürlüğü yakalamış olacaktır. İlaveten kişinin nefsini aklının emrine vermesi onu daha özgür kılacaktır. Böylece o şahıs kendisini alıp sürükleyen arzu ve tutkularını dizginleyecek, gerçek bir efendi konumuna yükselecektir. Gücünü kanıtlamış, özgür bir ruh olacaktır.

Her gün, her saat, her an adım adım ölüme doğru ilerlerken ve bilimin ışığı altında bundan kurtulmak mümkünken bu doğrultuda gayret göstermemek, hiç umursamadan tembelce beklemek acınası bir rahatlıktır. Gerçek özgür insan; çalışmak mecburiyetinde olmayan, nefsini aklının emrine veren ve bu dünyadan istediği zaman giden insandır.

Ölümsüzlüğe giden yolda yapılacak bilimsel çalışmalar çok önemlidir. Bu çok hassas bir konudur. Ortaya çıkabilecek olumsuzluklar önceden göz önünde bulundurularak bilimsel araştırmalarda etik yön dikkate alınmalı, çalışmalar diğer varlıklara zarar vermeden yürütülmelidir. Bunun için hem ulusal hem de uluslararası düzeyde etik komiteler kurulmalıdır.

Ölümsüzlük konusunda yapılan bilimsel çalışmalar, akıllıca yorumlanan dinî inançlarla çelişmezler. Çünkü tüm doğa yasalarını evrenin içerisine “Yüce Yaratıcı” koymuştur. Dünyada varlığını sürdüren ölümsüz bir denizanası türü, Tanrı’nın insana bir işaretidir. Fertlerin ve kurumların bilimsel çalışmalar yaparak doğa kanunlarını keşfetmeleri ve onları insanlığın yararına kullanmaları Tanrı’nın hoşuna gider. Canlılık, moleküler bir olaydır. Hâlbuki hayatın canlılığa ilaveten ruh ve bilinç boyutu da vardır. Bütün bu çalışmalar yapılırken çok hassas davranılmalı, insanlara ve diğer mahlukata kesinlikle zarar verilmemelidir.

Bu yönde yapılacak bilimsel çalışmaları istismar etmek isteyenler çıkabilir. Bazı ülkelerde veya toplumlarda diktatörler bu yöntemleri kötüye kullanarak kendilerini veya ordularını çoğaltmayı düşünebilirler. İyilik ve kötülük tarih boyunca hep mücadele etmiştir. İyilerin güçlü ve organize olmaları; iyilik, güzellik, doğruluk yolunda mücadele etmeleri gerekir. Aslında küresel bir eğitim seferberliği başlatılarak diktatör olmayı veya kötülük yapmayı isteyecek bir tek insanın bile yeryüzünde kalmaması sağlanmalıdır.

George Sarton’a ait güzel bir söz vardır: “Bilim tarihi bilgeliğin ve hümanizmin kaynağıdır; bize düşüncelerimizi sorgulamayı, kendini beğenmişlikten kurtulmayı, boş umutlara kapılmamayı, başarı yolunda uğraş vererek sessizce ilerlemeyi öğretir.” İnsanoğlu bilimsel araştırmalarını sessizce ve kararlılıkla sürdürecek, ölümsüzlüğe giden yolda önüne çıkan engelleri tek tek aşacaktır. Günümüzde belirsizlik içinde kalan ve olumsuzluk gibi yansıyan pek çok konu, önümüzdeki dönemde bilimin ışığında aydınlanacak ve aşılacaktır.

Bunun için üniversite bünyesinde veya ondan ayrı olarak “Ölümsüzlük Akademisi”, “Ölümsüzlük Enstitüsü” veya “Ölümsüzlük Merkezi” gibi kurumlar oluşturulmalı ve vakit kaybedilmeden bilimsel çalışmalara başlanmalıdır.

“Ölümsüzlük Merkezi”nin mükemmel denebilecek seviyede gelişmiş en az bir Temel Bilimler Akademisi, Tam Teşekküllü Hastanesi, Genetik Araştırmalar ve Kök Hücre Ünitesi, Hücre-Doku-Organ Saklama Ünitesi, Beyin-Omurilik-Sinir Araştırmaları Ünitesi, Doku ve Organ Transplantasyon Ünitesi, Kuantum Fiziği Araştırma Ünitesi, Medikal Mühendislik ve Teknoloji Ünitesi, Geriatri Ünitesi, Rehabilitasyon Ünitesi, Manevi Hazırlık Ünitesi bulunmalıdır.

“Ölümsüzlük Merkezi”nde her fert için ayrı birer adet küçük, hücre ve doku saklama kutusu oluşturulmalıdır. Çünkü milyarlarca insanın bütün vücudunu dondurarak veya başka şekilde saklamak pratik değildir. Genetik kutucuklar olayına hayvan ve bitkiler de dahil edilmelidir.

Ölümsüzlük bazı kişilere göre iyi bir şey olarak kabul edilirken diğer bazı kişilere göre iyi olmayabilir. Her iki tarzda düşünen insanlara da saygı duymak gerekir. Ancak iyi olduğunu kabul eden kişilere bu imkânı sunmak şarttır. Unutmayalım ki ölümsüz olmayı istemek, temel hak ve özgürlükler arasında yer alır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 3’te, “Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.” cümlesi yazılıdır. Öyleyse, ‘ölümsüz olmayı isteme hakkı’ sadece zenginlere değil fakirlere de tanınmalıdır. Devletlere bu konuda önemli görevler düşmektedir.

İçinde büyük bir gerçeği barındıran çok esprili bir söz vardır: “Kesinlikle tek bir şeyi bilmem gerekseydi, nerede öleceğimi bilmek isterdim. Böylece oraya gitmezdim.”

Dostoyevski’nin büyük eseri Suç ve Ceza romanının kahramanı Raskolnikov, eserin bir yerinde aklından şunları geçiriyor: “Acaba nerede okumuştum? İdam mahkûmlarından biri sehpaya çıkmadan bir saat önce şöyle düşünüyordu: ‘Yüksek bir yerde, bir kayanın üzerinde, ancak iki ayağımı basabileceğim kadar daracık bir yerde yaşayacak olsaydım; dört bir yanım uçurumlarla, okyanuslarla çevrili olsaydı; fırtınalar, zifiri karanlık olsaydı her yanım, kimsecikler olmasaydı yanımda; o daracık yerde öylece bir ömür, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamak isterdim… Evet, şimdi ölmektense, öyle yaşamak isterdim! Yaşayabilsem, yalnızca yaşayabilsem, yaşayabilsem! Nasıl olursa olsun, yaşasam!’”

İnsanların bir kısmı fıtratları gereği yukarıda sözü edilen idam mahkûmu gibi düşünebilir ve hayata çok sıkı sarılmak isteyebilir. Ancak bir kısmı da Lamartine’in meşhur “Göl” şiirindeki gibi;

“İnsan için liman yok, sahil yok zaman için,

O geçer, biz göçeriz.”

der ve ölümü daha kolay kabullenir. Hayat böyledir işte; bir yanda yaşamaktan yorulan insanlar, diğer yanda ölümsüzlük…

“Dünya hayatı ikinci kez yaşamaya değer mi?” diye soran insanlar vardır. Allah’ı dost edinmiş ve ölümü O’na kavuşturan bir düğün gecesi gibi gören kişi için milyarlarca yıl yaşamak mükâfat değil belki de bir ceza olabilir. Bu nedenle ölümsüzlük işlemleri için müracaat, kişilerin tercihine bırakılmalıdır. Kişi bu önemli kararı mutlaka kendisi vermelidir. Bir kişi bu konuda vasiyet bırakmadan vefat etmişse veya bu kararı veremeyecek konumdaysa; karar evlat, torun, en yakın akrabaları veya arkadaş çevresi tarafından verilebilir. Giden hiçbir insanın yeri tam olarak doldurulamaz. Çünkü her insan eşsizdir.

Ölüm ve ölümsüzlük söz konusu olunca Raskolnikov’un düşüncesine de Mevlâna’nın duruşuna da saygı duymak gerekir. Bu konuda son karar, insanların kendilerine bırakılmalıdır.

Bilim ve teknoloji öylesine hızlı gelişiyor ki, gelecekte bir tek kıl parçasından bile insan kopyalanabilecek. Çok erdemli olun ve de öyle güzel bir hayat yaşayın ki, sizin de kılınız bir zarf içine konup saklanmaya değer bulunsun.

Tolstoy, bazen ölüm üzerine düşünür ve Rus köylüleri mujiklerin nasıl öldüklerini de merak ederdi. Tolstoy diyor ki: “Ölümün sırrını çözmedikçe hayattaki hiçbir hareketin ve faaliyetin anlamı yoktur.” İşte bu büyük insan, ölüm denilen gerçeğe böylesine büyük önem atfediyordu. Ölüm öncesi zengin ve fakir için şartlar farklı olsa da ölümle birlikte şartlar eşitleniyordu işte.

James Joyce’un Ulysses adlı ünlü eserinde “Ölüm, en yüksek yaşam biçimidir.” cümlesi dikkatimizi çekmektedir.

İnsan ümitle yaşar. En ağır hastalığın içindeki insan bile bir ümit ışığı taşır. Bir Arap atasözünde der ki: “Sağlığın varsa ümidin vardır, ümidin varsa her şeyin vardır.” Gerçekten de ümit bazen her şeydir. En yoğun karanlıkların içinde parıldayan küçücük bir ümit ışığı insanı mutlu eder ve tüm gidişatı değiştirebilir. Bir gün öleceğini bile bile yaşayan yeryüzündeki tek canlı insandır. Yaklaşan ölüm karşısında ayakta kalabilmek ve ölümü huzur içinde kabullenmek ancak iman ve ümit ile mümkündür. Allah’a yönelmek, O’nun sevgi ve merhametiyle kuşatılmak, ölüm sonrası varlığını O’nda devam ettirmek manevi ümit kapısıdır. Bu kapı öyle güçlü ve sihirli bir kapıdır ki, ölüm anını düğün gecesine dönüştürebilir.

Ayrıca maddi ümit kapıları da vardır. Bilim ilerlemekte ve her gün yeni buluşlar gerçekleştirilmektedir. Hastalıkların çaresi tek tek bulunmaktadır. Yaşlanma süreci bile durdurulabilir. Hatta tersine bir süreç hâline dönüştürülebilir. Genetik bilimi hızla ilerlemektedir. Kök hücre araştırmaları, organ ve doku üretimi, klonlama devrim yaratabilecek uygulamalardır. Zigot teşekkül ettikten sonra maddeye ruh giydirilmekte, kişinin tüm özellikleri genler tarafından tayin edilip adeta boyanmaktadır. Sinir sistemi teşekkül ettikten sonra ise ruh aktif hâle geçmekte, bilinçle birlikte evrene açılmaktadır. Bir tek hücremiz bile o kadar muhteşemdir ki sahip olduğu genetik yapısıyla tam bir insan (ruh+ beden) oluşturma potansiyeline sahiptir. Zamanla bilim öylesine ilerleyecektir ki, ölülerin bile tekrardan hayata döndürülmeleri gündeme gelebilecektir. Bütün bunlar hep ümit kapılarıdır.

İnsanların pek çoğu ölmek istemez. Ancak ölümü normal bir geçiş süreci olarak kabul edenler ve Allah’a kavuşma vasıtası olarak görenler daha huzurlu yaşarlar. Çünkü ölüm bir son değildir ve ölümsüz ruh, varlığını asli vatanında devam ettirecektir. Yani ölüm kesinlikle bir yok oluş değildir ve beyin canlılığını yitirdiğinde ruh denilen “Enerji Ötesi İlahi Varlık” özüne dönecektir.

Umutların esası ve en yücesi, ebedî hayat umududur. Allah ölmez, ebedîdir. Kim ki Allah’ın ipine sarılır, tekâmül basamaklarında yükselirse, sonunda O’na kavuşur. O’na kavuşan da ebediyeti yakalamış olur. Gönül hep ebedî olanı arar. Ebediyetin peşinde koşar. Ebedî olana âşıktır. Çünkü ebedî olan, ümit vericidir ve güzeldir. Tüm umutların bittiği yerde başlayan Allah aşkı ebedîdir, ölümsüzdür, güzeldir.

“Öğreti”yi benimseyen ve “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselen kişi, sonunda ölümsüzlüğü yakalar. Bu soyut ölümsüzlüğün dışında ayrıca vücuduyla birlikte ölümsüzlüğü yani somut ölümsüzlüğü isterse, bu da mümkündür. Allah bizleri yoktan var etti. Var olmak ne büyük bir nimettir. Bilinçli ve akıllı olan her varlık bunu idrak eder. Yalnızca idrak etmekle kalmaz ilaveten varlığını da sürdürmek ister. Bilinçli bir varlığın kendi öz varlığını sürdürmeyi arzu etmesi, yani bir şekilde ölümsüzlüğü istemesi gayet doğal bir yaklaşımdır. Esas olan ruhtur. Ruha et, kemik ve diğer dokular ilave edilince insan ortaya çıkmaktadır. İnsan bu yapısıyla ebedî olmayı da isteyebilir. Ebediyeti istemek çok doğal bir arzudur. Bu nedenle Hayatın Trajik Duygusu adlı eserinde İspanyol düşünürü Unamuno’nun etiyle, kemiğiyle ve ruhuyla birlikte somut bir şekilde varlığını sürdürebilmeyi istemesini anlayabiliyoruz. Ayrıca gelecekte yaşamın organikten inorganiğe taşınmasının da mümkün olabileceği bilinmelidir.

Ölümü düşünmek, tefekkür etmek, onu anlamaya çalışmak kişiyi bilgeleştirir ve onun pek çok yüce değere, makama ulaşmasını sağlar.

İnsan nedir? Öncelikle ölümlü bir varlıktır. Daha sonra akıllı, zeki, konuşabilen, gülebilen, sosyal, ölümlü olduğunu bildiği hâlde mutlu olabilen, her an ölümle karşı karşıya yaşayan, kırılgan bir varlıktır. Günümüz insanları ölüme doğru ilerleyen zavallılardır. Onlara ne kadar acısak, onları ne kadar şımartsak azdır. Ancak bir gün gelecek insanoğlu gerçek özgürlüğü mutlaka yakalayacaktır.

İnsanlık, aklın ve bilimin rehberliğinde ilerleyecektir. Gün gelecek tüm işlerini robotlara yaptıracak, uzaya açılacak, diğer galaksilere ulaşacak ve ölümsüzlüğü keşfedecektir. Bilimsel gelişmeler hiçbir zaman durmayacak ve yollarına devam edeceklerdir. Sonraki aşamada ise geçmiş zamanda aramızdan ayrılanların da tekrar hayata geri döndürülmeleri için çalışmalar yapılacaktır.

Şu giden ak saçlı dedeyle nur yüzlü neneye bir bakın. Ne kadar tatlı insanlar. Hele şu oynayan çocuklar, ne kadar sevimliler. Ya şu yağız delikanlıyla dünya güzeli kıza ne demeli? Günlük hayatın içinde koşuşturup duran, kâh üzülen kâh sevinen, bazen kahkahalar atan bazen ağlayan ama hep rollerini oynayan şu paha biçilemez değerdeki insanlar aslında nereye doğru yürüyorlar? Her birinin elinde “Büyük Oyun”u zenginleştiren kısmi iradeleri var. İzin verildiği ölçüde seçimlerini yapıyorlar. Çalışıyorlar, didiniyorlar, üretiyorlar, tüketiyorlar, geziyorlar, eğleniyorlar, acı çekiyorlar. Birbirlerine ve çevreye karşı faydalı işler yapabildikleri gibi çok zararlı da olabiliyorlar. Ama daima rollerini oynuyorlar. Gittikleri yön ve son durak ise hep aynıdır. Dünyayı da dolaşsalar, uzaya da çıksalar sonuçta hep ölüme doğru yürüyorlar. Öyleyse ölüme doğru yürüyen bütün bu insancıklara çok iyi davranmalıyız. Onlar bunu hak ediyorlar. Birincisi Yüce Yaradan’ın dokusundan geldikleri için hak ediyorlar. İkincisi anbean ölüme doğru yürüdükleri için hak ediyorlar. Az sonra idam edilecek bir mahkûmun son arzusu reddedilebilir mi? Onlara ne kadar iyi davransak, onları ne kadar rahat ettirsek ne kadar lüks içinde yaşatsak, ne kadar şımartsak azdır. Bu söylediklerimiz tüm canlılar için de geçerlidir.

Her insan, eşsiz bir yıldızdır. İnsanın ölümüyle birlikte evrende sessizlik olur ve semadan bir yıldız kayar. Zarı, sitoplazması, organelleri, çekirdeği ve kimyasal içeriği ile hücrelerimiz muhteşem bir âlemdir. Trilyonlarca hücreden oluşan şahane yapısıyla ve genetik birikimiyle her insan bir üst âlemdir, evrendir. Öyleyse bir insanın hayatını kurtarmak trilyonlarca âlemi birden kurtarmak demektir. Bir insanın ölümü ise evrenin ölümü gibidir. İnsan için ne kadar çalışsak azdır. Ölümsüzlüğün keşfi, böylesine muhteşem âlemleri ebediyete intikal ettirmektir. Ölümsüzlüğü arzulamak, dilemek gayet doğaldır ve ölümsüzlüğü isteyene destek olmak da evrensel değerlerdendir.

Bütün bilimsel buluşlar önce bir hayalle başlar ve yapılan çalışmalarla zaman içinde gerçeğe dönüşürler. Rabbim yarattığı varlıklara bir şeyi vermeyi murat ederse önce onu hayal âleminde, zihinlerinde kendilerine gösterir, sonra kelimelerle ifade ettirterek yazıya döktürtür. Nihayet zaman içinde bilimsel çalışmalar yapılarak fikirler gerçeğe dönüşür.

“Öğreti”ye, yani Allah’ın ipine sarılan insanoğlu bütün bu bilimsel hedeflere ulaşacaktır. Ayrıca yine “Öğreti”ye sarılarak nefsini aklının emrine verecek, tekâmül basamakları içerisinde yükselecek ve manevi anlamda ölümsüzlüğü de yakalayacaktır.

Eğer yeterince istersen o bir hayal değildir. Allah ölümsüzlüğün de en hayırlısını nasip etsin.

Ya Rabbi! Sen her şeye kadirsin. Seven, veren ve erdemli olan varlıkların sayısını artır. Onlara sağlık, huzur ve mutluluk dolu, ölümsüzlük gibi uzun ömürler ver.

Bunları Sen’den niyaz ediyoruz…

 

Akhenaton ve Tutankhamon

Dünyaca meşhur Kahire Müzesini gezerken bir yandan paha biçilmez kültür mirasını izliyor, diğer yandan ehliyetli kılavuzumuzun bize Eski Mısır’la ilgili aktardığı bilgileri dinliyorduk. Müzede bir süre ilerledikten sonra bize anlatılan bir hikâye, beni hayretler içinde bıraktı. Çünkü o zamana kadar, Eski Mısır’da yaşamış bulunan Firavunların ve halkın çok Tanrılı bir dine (Politeizm) mensup olduklarını biliyorduk. Ama şimdi kılavuzumuz bize Firavun Akhenaton’dan (Akhenaten) söz ediyor ve onun tek bir Tanrı’ya inandığını (Monoteizm) ve bu inancı yerleştirmek için büyük bir mücadele verdiğini anlatıyordu.

Türkiye’ye döndükten sonra bazı dostlarıma bu enteresan hikâyeden bahsedince, bana Hürriyet gazetesinden Turgay Renklikurt’un bu konuda bir makalesi olduğunu söylediler. O yazıyı temin edip bazı kaynakları da araştırınca fotoğrafın tüm parçaları tamamlanmış oldu.

Eski Mısır’da esas olarak çok Tanrılı din vardı ve bu din, binlerce yıl hüküm sürmüştü. Halk, hükümdarları geçerken “Ey biz canlıların Tanrı’sı; yaşa, var ol!” diye tezahürat yaparlardı. Yani Firavun’a ilahlık atfetmek gibi çok yanlış bir inançları da vardı. Gerçekten de Eski Mısırlılara göre hükümdar yalnız devletin başkanı değil, aynı zamanda Güneş Tanrısı’nın oğluydu. Ya da doğrudan doğruya yeryüzünde yaşayan bir nevi Tanrı’nın kendisi gibi kabul ediliyordu. Bu nedenle hükümdarlara “güneş” anlamına gelen “Ra” kelimesinden türetilen bir isim olan “Firavun” denirdi.

Firavunların saltanatı 3000 yıldan fazla sürdü ve bu arada otuz hükümdar sülalesi birbirini izledi. M.Ö. 1372 yılına gelindiğinde 18’inci sülaleden Amenophis IV (Akhenaton) tahta çıktı. Bu sırada Mısırlılar başta Amon olmak üzere birçok Tanrı’ya tapıyorlardı. Aynı dönemde Yunanistan’da Miken kültürü ön planda olup Anadolu’da Hititliler, Mezopotamya’da ise Babilliler hüküm sürüyorlardı ve bütün bu toplumlarda da çok Tanrılı inanç ve putperestlik göze çarpmaktaydı.

Amenophis IV, güzel bir Mitanni prensesi olan Nefertiti ile severek evlendi. Nefertiti’nin güçlü ve etkin bir kişiliği vardı. Mısır’a gelin olarak geldikten sonra bu ülkede binlerce yıldır hüküm sürmekte olan örf, âdet, sanat ve din üzerinde bile etkisini hissettirmeye başladı.

Amenophis IV, bir süre sonra çok Tanrılı dine karşı çıktı. “İnanılacak tek bir Tanrı vardır ve bu da Aton’dur,” dedi. Yeni dinine bağlılığını göstermek için ismini bile değiştirdi ve “Aton’un sevgilisi, Aton’un dostu, Aton’un hoşuna giden” anlamına gelen Akhenaton adını aldı. O zamana kadar çok Tanrı inancına bağlı olarak inşa edilen tapınakların yıkılmasını emretti. Eski inancın başkenti olan Teb şehrine karşılık yeni bir başkent kurdu ve adına da “Aton’un ufku, Aton’un çevresi” anlamına gelen Akhetaton dedi.

Akhenaton’un yazdığı bir şiir şöyledir:

Tanrı uludur, birdir, tektir,

O’ndan başkası yoktur.

Bir tanedir.

O’dur her varlığı yaratan.

Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh

Ta başlangıçta vardı Tanrı,

Tek varlıktır O.

Hiçbir şey yokken O vardı.

Her şeyi O yarattı

Ezelden beri süregelen varlığı,

Ebediyete kadar sürecek.

Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir O’nu.

Benzerini bile gören olmamıştır.

İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.

Yukarıdaki mısralarda tek Tanrı fikri, yani tevhid inancı açıkça görülmektedir. “Mısır’ın Ölüler Kitabı”nda da belirtildiği gibi Akhenaton, “Tek Tanrı’ya tapan, saflaşmış, yeni bir insanlık” tahayyül ediyordu. İnandığı bu Tanrı, evrensel ve iyi idi. Öyle anlaşılıyor ki esirgeyen ve bağışlayan Yüce Yaratıcı, her topluma en az bir Peygamber gönderdiği gibi, Eski Mısır’a da göndermiş. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Hz. Yusuf’un kıssası, biliyoruz ki, Mısır’da geçmektedir. Hayatının çok büyük bir kısmını Mısır’da geçiren ve orada Peygamberlik yapan Hz. Yusuf’un doğum tarihini araştırdığımızda, çeşitli kaynaklarda karşımıza M.Ö. 1279, 1745 ve 2113 gibi farklı tarihler çıktı. Akhenaton’un hüküm sürdüğü M.Ö. 1372-1354 yılları ile Hz. Yusuf’un Mısır’da kaldığı yıllar, değişik kaynaklarda belirtilen tarihlerdeki net olmayış da göz önüne alınırsa, birbirine yakın denebilir. Kaldı ki Mısır’a Hz. Yusuf’tan sonra Peygamber geldiği gibi (Hz. Musa), öncesinde de birçok Peygamberler gelmiş olması muhtemeldir. Öyleyse tek Tanrılı din, Eski Mısır medeniyetinin eseridir hükmünü ileri sürmek çok yanlış olup tarihi gerçeklere, kutsal kaynaklara ve insan aklına da aykırıdır. Akhenaton ve kraliçe Nefertiti tek Tanrı inancına salt akıl yoluyla ulaşmış olsalar dahi Eski Mısır’ı semavi dinlerin kaynağı gibi göstermek yanlıştır. Çünkü tek Tanrı inancı, ilk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Âdem’den beri vardır ve tevhid inancından sapmalar oldukça Peygamberler gönderilerek o toplumlar tekrardan tevhid inancına davet edilmişlerdir.

Eski Mısır’da yaşlı bir adam gençlerin bulunduğu bir yere gelince gençler, oturdukları yerden kalkmak zorundaydılar. Erkekler sünnet oluyorlardı. Domuz eti yemek günahtı. Tapınağa girmeden önce el ve ayaklarla yüz belirli bir ritüele uygun olarak yıkanıyor, yani abdest alınıyordu. Cinsel ilişkiden sonra da mutlaka yıkanmak lüzumu vardı (gusül abdesti). Tapınağa gidenlerin kesinlikle kedi ve köpeğe dokunmamaları, dokunurlarsa da tapınağa girmeden önce ellerini, ayaklarını ve yüzlerini hemen yıkamaları gerekiyordu.

Eski Mısırlıların dünya medeniyetine katkıları büyük olmuştur. Her şeyden önce “papirüs” adı verilen kâğıdı kullanmışlardır. Mimari ve estetikte çok ileri gitmişler, arazilerini ölçerek kadastro kavramını geliştirmişler, tıpta ihtisaslaşmayı başlatmışlar, takvim düzenlemişler, şiir yazmışlardır. Onları takdir etmek ve haklarını da teslim etmek gerekir. Ancak abdest almak ve sünnet olmak gibi İslami güzellikleri de Hz. Âdem’den beri süregelen ve Hz. İbrahim’le devam eden ve son peygamber Hz. Muhammed’e kadar uzanan o tek kaynağa bağlamak daha akıllıca ve adaletli olacaktır.

Biz yine Mısır hükümdarı Akhenaton ve Kraliçe Nefertiti’nin yaklaşık 3300 yıl önceki hikâyesine dönelim ve olayları irdelemeye devam edelim: Yeni dine karşı ilk ayaklananlar eski sistemin devamından çıkar sağlayan rahiplerdi. Mısır halkını da arkalarına alarak Firavun’u dinsizlikle suçladılar. Firavun ve Kraliçe, ileride tahtı emniyete almak için ilk kızlarını küçük yaşta evlendirdiler, ancak damat genç yaşta vefat etti. Bunun üzerine ikinci kızlarını yine çok küçük yaşta evlendirdiler. Bu kez damat dokuz yaşındaydı ve ismi Tutankhaton idi. Akhenaton aniden ölünce tahta çocuk yaşta tek Tanrı inancını benimsemiş olan Tutankhaton geçti. Yaşı küçük olduğundan Nefertiti’nin gözetiminde hükümdarlığını sürdürdü. Eski dinde ısrar eden rahipler yine karşı çıktılar. Genç hükümdar kanlı bir iç savaşın çıkmasını önlemek için rahiplerin isteklerine boyun eğdi. Rahipler başkentin tekrar Teb’e alınması konusunda kendisini ikna ettiler. Halk eski dininde yine serbest oldu. Kendisi de “Aton’un tasviri” anlamdaki Tutankhaton adını, “Amon’un tasviri” anlamına gelen Tutankhamon olarak değiştirdi ve böylece yeni dinden vazgeçtiğini ve eski dine döndüğünü gösterdi. Tutankhamon, 18 yaşına geldiğinde esrarengiz bir şekilde öldü. Bu da tarihteki sır dolu ölümlerden biriydi. Ancak 20. yüzyıl başlarında Luxor’daki Krallar Vadisi’nde Tutankhamon’ a ait mezar bulunduğunda, genç Firavunun mumyalanmış vücudu ortaya kondu ve yüzündeki yara izi görüldü. Böylece tarihçiler genç hükümdarın bir suikasta kurban gitmiş olabileceğini düşündüler.

Tutankhamon öldükten sonra Nefertiti, ülkeyi dört yıldan daha fazla bir süre başarıyla yönetti. Bu büyük kraliçenin ölümüyle birlikte Akhetaton şehri giderek önemini yitirdi ve Mısır, derin bir anarşinin içine düştü.

Daha sonra Akhenaton’un eski arkadaşı ve güçlü bir generali olan Horemheb, tek Tanrı inancını tamamen reddetti. Hatta bu inancın bütün izlerini ortadan kaldırmaya çalıştı. Daha da ileri giderek Akhenaton’un hatırasına saygısızlık etti ve onu “Mevcut inanç sistemine karşı çıkan Firavun” diyerek lanetledi. Bu arada ülkedeki sefalet, anarşi ve devlet idaresindeki bozuklukları düzeltmek için de büyük gayret sarf etti.

Tarihteki olaylar kuru bir eğlence olsun veya sadece hoşça vakit geçirilsin diye okunmazlar. Gelelim bu kıssadan hisseler çıkartmaya: İbn Haldun diyor ki: “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha ziyade benzer.” Akhenaton olayında rahipler, statükonun devamından yanadırlar. Çünkü bu statüko, onlara halk nezdinde büyük bir itibar, güç ve çeşitli menfaatler sağlamaktaydı. Bu nedenle daha mantıklı olmasına rağmen tek Tanrı inancına karşı çıktılar. Tarihteki dinî veya din dışı değişik olaylarda da hep böyle olmuş ve statükocular değişimcilere karşı direnmişlerdir. Özal döneminde bile benzer şeyler olmuştur. Statüko taraftarları tarihte hükümdarlara dahi kök söktürmüşlerdir. Bu nedenle değişimler hiç de kolay olmamıştır. Hatta bu mücadelelerde birçok siyasi cinayetler de işlenmiştir.

İnsanoğlu hem meleklerden daha üstün bir mevkie çıkabilmekte, hem de hayvandan daha aşağı bir seviyeye düşebilmektedir. İyilikte de nankörlükte de insanoğlunun üstüne yoktur. Hele menfaat söz konusu olunca nankörlüğün dozu daha da artabilmekte ve insanoğlu, birçok şeyini borçlu olduğu arkadaşına bile vefasızlık edebilmektedir. Nefertiti sonrasında iktidara gelen Horemheb de aniden büyük bir gücün sahibi olunca herhalde artık kendisini ölümsüz sandı ki, eski arkadaşı Akhenaton’un hatırasına bu derecede saygısızlık yapabildi. Tarih, özellikle siyasi menfaatler ve mülahazalar uğruna insanların ne kadar alçalabildiklerini gösteren çeşitli örneklerle doludur. Sadece Stalin’in katlettiği insan sayısı, yirmi beş milyonun üzerindedir. Mutlak kötü veya mutlak iyi bir insana rastlamak çok zordur. Bu nedenle tarihteki insanları iyi ve kötü yönleriyle objektif olarak değerlendirmeye gayret etmeliyiz. Nankörlük yapan, batıl bir yolda ilerleyen ve olumsuz davranışlarıyla kendi ebedi hayatına en büyük zararı veren Horemheb’in Eski Mısır’a maddi planda yaptığı katkıları da bu bağlamda değerlendirmeliyiz.

Akhenaton hakkındaki hükmümüze gelince: İnsanlık tarihi boyunca hak ile batıl mücadele hâlinde olmuştur. Tek Tanrı dinini kabul eden ve inancını yaşayan Akhenaton sonuçta kazançlı çıkarken, dininde sebat gösteremeyen (şayet son nefesinde yeniden tevhid inancına dönmediyse) Tutankhamon, zararlı çıkmıştır. Hz. Musa’ya iman etmeyip batıl inancıyla tam 66 yıl Firavun olarak saltanat süren, 25 hanımı 165 çocuğu bulunan, her isteği yerine getirilen, savaşlar yapan, anlaşmalar imzalayan, bütün dünyayı titreten, dev gibi heykelleri dikilen ve şimdi Kahire Müzesinde bir camekân içerisinde kıpırdamadan yatmakta olan II. Ramses (Büyük Ramses) de neticede zararlı çıkanlardandır. Çünkü bir insan ne kadar ihtişamlı yaşarsa yaşasın, dünya hayatı çok kısadır ve göz açıp kapayıncaya kadar gelir geçer. Bir rüyayı andıran dünya hayatında ebediyen yaşayacakmış gibi davrananlar hep aldanmışlardır. Bugün ebedî hayat gerçeğini gören bir gözle geriye, tarihin tozlu sayfalarına doğru baktığımızda görüyoruz ki Stalin, Hitler, Ramses ve Horemheb gibi insanlara ne kadar acınsa azdır.

Burada daima hakikate bağlı kalmak adına şu gerçeği de belirtmeliyiz ki, Akhenaton ve Nefertiti’nin tek Tanrı inancı biraz güneşle de ilgiliydi. Bir adım daha ileri gitseler Yüce Yaratıcı’yı kendiliğinden bulacaklardı. Kim bilir, belki bulmuşlardır bile…

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur. Hükmü veren de sadece O’ dur…

 

Peygamberler ve Kitaplar

Gelmiş geçmiş bütün Peygamberler Allah’ın elçileridir, dolayısıyla paha biçilemez değerdedirler. Mübarektirler. Getirdikleri mesajlar, Allah katındandır ve çok yücedir.

Tüm Peygamber mesajları, kitaplar ve öğretiler bizlere değerli birer mirastır. Bize ulaşan her fikri, haberi ve teklifi aklımızın, vicdanımızın süzgecinden geçirdikten sonra tasdik ederiz. Aklımızla birlikte hareket eden ve kılı kırk yaran vicdan önümüzü aydınlatan en parlak ışığımız, içimizdeki en büyük yargıcımızdır.

Kutsal metinlerin tamamı, insanlığın ortak mirasıdır. Bunlar aklın, mantığın, vicdanın, sağduyunun ve bilimin süzgecinden geçirilerek çok dikkatli değerlendirilmelidir. Kur’ân’dan süzülüp gelen hakikatleri içeren “Öğreti” adeta imbikten geçirilmişçesine tertemizdir ve önümüzdeki bin yıllarda da evrene ışık tutacaktır. Tüm varlık âlemini aydınlatacaktır.

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

 

Kıyamet Kaç Çeşittir?

Kıyamet, üç çeşittir. Bir varlığın ölümü, onun kendi kıyameti olup “Küçük Kıyamet”tir. Güneş sistemimizden kaynaklanan bir gelişme veya dış tehdit sonucu gezegenimizde yaşamın sona ermesi “Orta Kıyamet”tir. Bütün evrenin veya evrenlerin aynı zamanda ortadan kalkması “Büyük Kıyamet”tir. Her üç kıyamet sonucunda da dönüş, daima Allah’adır. O’ndan geldik ve sonunda yine O’na döneceğiz.

Şu anda biz “E Uzayı” içerisindeyiz ve zaman hızla akıp gitmektedir. Evrenin yaratılışından günümüze kadar milyarlarca yıl nasıl geçtiyse, kutsal metinlerde sözü edilen kıyamet de öyle gelecektir. Tıpkı ömrümüzün göz açıp kapayıncaya kadar geçmesi gibi trilyonlarca yıl da öyle akıp gidecektir. Hz. Muhammed’in de belirttiği gibi, “Her gelecek yakındır.” İnsanlar vadeli bir şekilde borçlanırken veya günah işlerken de bu gerçeği asla unutmamalıdır. Yani milyarlarca yıl yaşasak da aslında hesap günü çok yakındır.

Bildiğimiz dört boyut vardır: En, boy, yükseklik ve zaman. Ancak başlangıçta evrenin yaratılmasını sağlayan ve halen ayakta tutan beşinci bir boyut vardır ki, o da “İrade”dir. Ayrıca “İlim”, “Kudret”, “Sevgi” gibi evrenin içine yerleştirilen, Allah’ın daha pek çok sıfatları vardır. Bu sıfatların her biri evrende boyut oluştururlar ve evreni ayakta tutarlar. Örneğin “Sevgi” de bir boyuttur ve evreni ayakta tutan önemli direklerdendir. Allah, “İrade” sıfatı ile evrenin var olmasını istedikçe evren varlığını sürdürecektir. Ancak O, irade buyurduğu an zamanın ve mekânın sonu gelmiş olacaktır. Hiç kimse kıyametin ne zaman kopacağını bilemez. O, isterse kıyameti bugün koparır; dilerse de trilyonlarca yıl sonraya erteler. Son yıldızların ne zaman söneceğini, son kara deliklerin ne zaman buharlaşacağını ve kıyametin ne şekilde olacağını ancak O bilir.

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

 

Müjde

Allah kendisini bizlere en özet şekilde “Rahman ve Rahim” olarak tanımlıyor. Yani, “Ben esirgeyici ve bağışlayıcıyım.” diyor. Besmelede bunu bize adeta kartviziti gibi sunuyor. Biz de O’nu öyle biliyoruz, öyle tanıyoruz, öyle sanıyoruz ve O’na öyle inanıyoruz. Bir kutsi hadiste şöyle buyurulmuştur: “Ben, kulumun beni sandığı gibiyim.” Müjdeler olsun.

Dünya hayatı sona erip ahiret hayatı başladığında öncelikle büyük bir mahkeme kurulacak ve her bir fert, bu dünyadayken yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıkları konusunda hesaba çekilecektir. Bu hesap, çok hassas ve çetin olacaktır. Çünkü Allah’ın adaleti de diğer özellikleri gibi “Sonsuz Ötesi”dir. Hesap gününde en küçük iyilik de en küçük kötülük de en hassas bir şekilde değerlendirilecektir. Bu noktada en önemli husus, kul hakkıdır. Bir canlıyı öldürmek en büyük kul hakkı ihlalidir. Başkalarının malına, emeğine, ırzına, namusuna tecavüz de büyük kul hakkı ihlallerindendir. Sahtekârlık, yalancılık veya gıybet yaparak başkalarına zarar vermek de kul hakkını ihlaldir. Kişinin herhangi bir şey kullanarak kendi bilinç düzeyini değiştirmesi ve bu esnada başkalarını zarara uğratması da önemli kul hakkı ihlallerindendir.

Hesap verme işlemi sonrasında iyiler ve kötüler birbirinden ayrılacaktır. İyiler Cennet’e, kötülerse Cehennem’e gideceklerdir. Cennet ve Cehennem haktır. Cehennem bir arındırma ve temizleme yeridir. Günahkârlar orada cezalarını çektikten sonra tertemiz olacaklar ve Allah’ın izniyle Cennet’e paklanmış bir şekilde gireceklerdir.

Cennettekiler akla hayale gelmeyecek derecede leziz ve keyifli, sayısız nimetler içinde yüzecek; çok ama çok mutlu olacaklardır. Hayal ettikleri her türlü mekânı -saray bile olsa- anında karşılarında bulacaklar, orada huzur ve mutluluk içinde yaşayacaklardır. Cennet’teki saraylar öylesine muhteşem olacaklar ki; Elysee, Versay, Çarlık Sarayı, Beyaz Saray, Buckingham ve Dolmabahçe Sarayı gibi muhteşem saraylar onların yanında adeta küçük birer kulübe gibi kalacaklardır. Diledikleri yiyecek ve içecekler anında karşılarına gelecek, onları sevdikleriyle birlikte afiyetle yiyeceklerdir. İstedikleri senaryoyu yazıp onun içinde oynayabileceklerdir. Dolayısıyla istedikleri sürece diledikleri kişi olabileceklerdir. Aklınıza gelebilecek her türlü zevkin, mutluluğun zirvesi yaşanacaktır. Hele en büyük mükâfat olan Allah’ın cemali görüldüğünde mutluluğun zirvesine ulaşılacaktır. Her kim ki dünya hayatındayken “Öğreti”ye sıkıca sarılırsa Cennet’teki makamı çok yükselecek, en büyük mutluluk olan Allah’ın mükemmel ve muhteşem cemalini görme ayrıcalığına erişecektir.

Cehennem ehli ise şiddetli bir azap yeri olan Cehennem’de yanarken adeta uyuşturulacak ve derileri o şiddetli ateşin acısını hissetmez hâle getirilecektir. Yanan derilerin yerinde yeni deriler yaratılacak fakat o deri de aynı şekilde adeta uyuşturulacaktır. Ebedî cehennemlikler için de bu uygulama geçerli olacaktır. Büyük Velî Muhiddin-i Arabî’nin belirttiği gibi, vücutları yandığı hâlde onlar “tatlı bir uyku ve rüya” içinde olacaklar ve bu şekilde yana yana azap sürelerini dolduracaklardır. Çünkü Allah, Rahman ve Rahim’dir. Rahmet ve fazileti, tüm yarattıkları üzerinedir. O, çok sevecendir ve bağışlayıcıdır. Tüm varlıkları kollar ve gözetir. O’nun her şeyi kaplayan rahmeti, gazabından daha ileride ve daha geniştir. Ancak kişiler buna güvenerek günah işlememelidirler. Cehennem, aynı zamanda bir arındırma yeridir. Çeşitli kutsal metinlerde Cehennem’de çok büyük sıkıntılar çekileceği ve şiddetli azap görüleceği detaylı şekilde anlatılmaktadır. Onun için herkes bu dünya hayatında atacağı her adımı, yapacağı her eylemi önceden çok iyi düşünmeli, kötülüklerden uzak durmalıdır. Tüm bilinçli varlıklar yaşamları boyunca iyiye, güzele ve doğruya koşmalıdırlar. Allah’ın hoşuna gidecek hayırlı işler yapmalıdırlar. “Öğreti”ye sıkı sıkıya sarılmalıdırlar.

Bazen sayfalarca bir tek noktalama işaretinin kullanılmadığı James Joyce’un Ulysses adlı eserinde yer alan şu satırlar çok manidardır: “Allah yoktur diyenler için doğadır bu işte onlara da tüm o öğrendiklerine de ne diye gidip bir şey yaratmıyorlar bakalım kendilerine ateist midir her ne karın ağrısıysa adını takan o kimselerin gidip ilkin kendi beyinlerini temizlesinler dediydim ona sık sık sonra tam ölürkene papaz gelsin diye ulurlar niçin niçin zira kendi kem vicdanlarından dolayı cehennemden korkarlar da ondan.” Gerçekten de Cehennem korkusu, yeryüzündeki tüm toplumlarda görülen evrensel bir korkudur. Bazı ateist zihinlerin bile bir köşesinde Cehennem korkusu vardır. Cehennem korkusunu yok edecek yegâne ilaç ise Allah sevgisidir.

“Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde 8. Basamağa gelmiş kişiler, “Ben de yokum, tek mevcut O!” dedikten sonra “Cehennem’de kim kimi yakacak, ne şekilde yakacak?” sorusunu sormazlar. Buna gerek duymazlar. Çünkü onlar, o hâli yaşarlar.

Aslında bir kişi için en büyük ceza, en şiddetli azap Cennet’ten ayrı kalmak ve O’nun cemalini hiç mi hiç görememektir. Bu ne büyük bir cezadır! Onun için tüm varlıklar bu gerçeği bilerek yaşamalı ve attıkları her adımı ona göre atmalıdırlar.

“Öğreti”nin bu bölümünü kaleme aldığım ve Muhiddin-i Arabî’nin Cehennem azabı konusunda ileriye sürdüğü müjdeleyici görüşünün nasıl gerçekleşeceğini düşündüğüm günlerde evlatlarımla beraber bir lokantaya gitmiştik. Yemeğimizi yerken garson, kaza sonucu elime çok sıcak çayı dökmüş ve büyük telaşa kapılarak üzgün bir şekilde özür dilemişti. Bense hiçbir şey olmamış gibi gayet sakin davranmış ve yemeğime devam etmiştim. Sanki o haşlayıcı sıcaklıktaki çay elime hiç dökülmemiş, gerçekten canım hiç yanmamıştı. Âdeta elim normal bir bardak içme suyu ile ıslanmış gibiydi. Elimde yanığın somut belirtisi olması gereken kızarıklık bile oluşmamıştı. Olayın kendisi ve olay karşısındaki tutumum masadaki herkesi çok şaşırtmıştı. Böylece Büyük Velî Muhiddin-i Arabî’nin ne demek istediği, o gece bana bizzat yaşatılarak öğretilmişti.

İnsanlar ameliyat olacakları zaman çoğunlukla genel anestezi almaktadırlar. Genel anestezi alanlar o esnada hiçbir şey hissetmedikleri gibi zamanı da algılamazlar. Ameliyatta geçen süreyi bilmezler. Ameliyat saatlerce sürse bile onlara adeta bir salise geçmiş gibi gelir. İşte insanlar vefat ettiklerinde belki milyarlarca, trilyonlarca yıl sonra yeni bir hayata uyandıkları zaman da aynen böyle hissedecekler, arada geçmiş olan yılların farkında olmayacaklardır. Bu da ne büyük bir müjdedir! Rabbimizin bizlere ne büyük bir armağanıdır!

En iyisi, dünya hayatındayken “Öğreti”ye sıkıca sarılarak dosdoğru yaşamak ve iyi ameller işlemektir. Ne mutlu Cennet’e doğrudan girenlere ve orada Allah’ın mükemmel ve muhteşem cemalini doyasıya seyredenlere! Yaratılmış bir varlığın var olduğu sürece tadabileceği en büyük mutluluk, alabileceği en büyük haz, Allah’ın cemalini görmektir.

Ya Rabbi! Biz “Kusurlu Üniteler”iz; bizi bağışla, günahlarımızı affet! Bizlere cemalini göster. Bunları Sen’den niyaz ediyoruz.

Rabbimiz Rahman’dır ve Rahim’dir. Şükürler olsun. Müjdeler olsun.

Evrenin ve varlık âleminin tek sahibi Allah’a hamdolsun…

 

Ebedî Hayat Yolculuğu

“Öğreti”yi benimsemiş bir kişi, asla Allah’a şirk koşmaz; büyük ve küçük bütün günahlardan uzak durur, kalp kırmaz, karıncayı bile incitmez, kul hakkına aşırı dikkat eder, çok temizdir. İbadet konusunda hassastır ve en azından tüm farz ibadetleri yerine getirir. Böyle birisi için ölüm anı bir kelebeğin ebedî saadet ülkesine hafifçe kanat çırparak mutluluk dolu uçuşu gibidir. Öylesine hafif, kolay ve zariftir. Âdeta ılık bir bahar rüzgârı gibi tatlı şekilde esivermektir. Mutlu, güzel, harika bir yolculuktur.

Azrail o kişiye bazen çok sevdiği bir arkadaşı kılığında, bazen de sevimli bir doktor görünümünde yaklaşır. Kişi ruhunu teslim ettiğinin farkında bile olmaz. Kabre götürüldüğünü hiç hissetmez. Kabir o kişiye adeta şahane bir Cennet bahçesi gibidir.

Günah işleyenler için tövbe kapısı açıktır. Onlar bir an önce tövbe edip Allah’ın “Sonsuz Ötesi” rahmetine sığınmalıdırlar. O, affetmeye hazırdır. Bu nedenle ölüm öncesi döneminde bulunan tüm insanlara Allah telkini yapılmalı, O’nu tefekkür etmeleri sağlanmalıdır. Allah; iyilikler yapan, ahlaklı ve erdemli bir ateiste bile son nefeste iman nasip edebilir.

Dünyanın ve onun telaşlarının sayfasını kapatmak bir bakıma çok güzeldir. Artık yepyeni bir sayfa açılmaktadır. Ebedî istirahat, huzur doludur. Çocukluğumun geçtiği sokakları bir daha göremeyeceğim diye üzülme. Orada sana çok daha güzel, yepyeni bir dünya sunulacaktır. Farz et ki çok uzun bir yolculuğa çıkıyorsun, enginlere açılıyorsun. Üstelik gittiğin yerde ebedî bir yaşam olacaktır.

Dünya hayatındayken iyi işler yapanlar, fakirleri ve ihtiyaç sahiplerini koruyup gözetenler; ölüm öncesi dönemde bilinçleri henüz açık iken tövbelerini daha kolay gerçekleştirirler. Allah’ı düşünen, tefekkür eden, iyilikler yapan ve O’nun sevgisini kazanan kişi, ebedî hayat yolculuğunda çok rahat eder. O kişinin ruhu bedenini terk ettiğinde, anında “Cennet’in Büyük Kapısı”ndan içeriye girer. Onu melekler coşku ve sevinç içinde karşılarlar. Nazlı bir misafir gibi ağırlarlar. Asude bahar ülkesinde, mutluluklar içinde yaşatırlar.

Şu bir gerçektir ki, insan milyarlarca yıl yaşasa da Allah’ın uygun gördüğü bir yaşta ölümü tadacaktır. Ancak ölüm son değil, yeni bir başlangıçtır. Öldükten sonra dirilmek haktır. Cennet ve Cehennem de haktır. Allah bazı kişileri bir süre Araf’ta beklettikten sonra müstahak oldukları yere gönderecektir.

“O’ndan geldik ve yine O’na döneceğiz.” Ne mutlu ebedî hayatı kazananlara! Selam olsun ebedî saadeti yakalayanlara. Allah’ın bazı kulları “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselerek Cennet’i adeta bu dünyada yaşamaktadırlar. “Öğreti”ye sarılanların dünyaları da ahiretleri de mamur olacaktır. “Öğreti Kardeşleri” iyilikte yarışmaktadırlar. Kendilerini şahane Cennet nimetleri beklemektedir. Onlar çok güzel köprülerden geçecekler, harika ırmaklardan sular-şerbetler içecekler, lezzetli meyveleri dalından toplayacaklar, güllerin kokusuyla mest olacaklar, bülbüllerin sesi ve derinden gelen şahane müzikle zevkten uçacaklar. Akıllarından geçirdikleri her arzu anında yerine getirilecek. Cennet’in nimetleri saymakla bitmez. Yeter ki biz rüya gibi geçen şu dünya hayatında iyilikte yarışalım. Allah’ın sevgisini kazanalım.

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

 

Nasihat

Aklınızı rehber edinin. Nefsinizi de aklınızın emrine verin. Sevin, verin ve erdemli olun. Öyle bir hayat yaşayın ki, bu dünyayı terk ettiğiniz gün tüm evren kan ağlasın ama siz, “Ayrıcalıklı Dost” olarak dostunuz Allah’a kavuştuğunuz için yüce Mevlâna gibi düğün bayram edin.

Allah’ın gerçekten dostu olmak istiyorsanız “Öğreti”yi kişiliğinize harmanlayın. Sevin, verin ve erdemli olun. Erdemlerinizle dosdoğru yaşayın. Siz dosdoğru oldukça Allah sizi daha çok sevecektir. O sizi sevdikçe hem dünya hem de ahiret nimetleri size koşarak gelecektir.

Bazı kişi ve gruplar “Doğu mu yoksa Batı mı örnek alınmalı?” diye tartışmalar yapıyorlar. Hâlbuki “Öğreti”nin ışığı altında öyle bir düzen oluşturulmalı ki hem Doğu hem de Batı bu düzeni örnek almalı.

Kur’ân-ı Kerîm’den yola çıkarak “Dinde zorlama yoktur” yaklaşımını ilke edinen büyük Âlim İmam Matüridi, akla çok önem veriyordu. Aklını kullanmaya karşı çıkanların nefsanî arzulara ve şeytanî tahriklere mahkûm olduklarını belirtiyordu. Öyleyse aklın kıymetini çok iyi bilmeli ve asla elden bırakmamalıyız.

“Öğreti”deki 50 erdemden biri de “zeki-akıllı ve aklını rehber edinmiş olmak”tır. “Öğreti” prensipte savaş karşıtı olmakla birlikte hem bireyin hem de toplumun güvenliğinin sağlanması ve varlığının devam ettirilebilmesi konusuna çok önem verir. “İdeal Toplum”un ileri aşamalarına ulaşıncaya kadar ve o düzen evren boyutunda yaygınlaşıncaya dek, gerekli güvenlik önlemlerinin alınması, güçlü savunma sistemlerinin oluşturulması aklın gereğidir. Güvenlikten ve adaletten asla ödün verilmemelidir. “Dövene elsiz, sövene dilsiz” olurken bile akıllıca davranılmalı, güvenlik ve adalet en ileri düzeyde sağlanmalıdır. Asla zulüm yapılmamalı ve zulmeden kişilerden, gruplardan, devletlerden uzak durulmalıdır. Sadece uzak durmak da yetmez; zulme karşı bayrak açılmalı ve onu yeryüzünden silinceye kadar mücadele edilmelidir.

Ebedî saadeti yakalamak ve huzur dolu bir evren inşa edebilmek için “Öğreti”nin nasihatlerine uyun. Onları rehber edinin.

İnsanların nikâh kıymaları ve nikâhlı yaşamaları Allah’ın hoşuna gider. Haddi aşmamak, helal dairesinden çıkmamak ve zinadan uzak durmak gerekir.

Yazdığı şiirlerle gönüller sultanı Yunus Emre’yi bile etkilemiş olan yüce şahsiyet Hoca Ahmed Yesevi diyor ki: “Kâfir bile olsa hiç kimsenin kalbini kırmayın. Kalp kırmak, Allahütealâ’yı incitmek demektir.” Öyleyse bizler de bu değerli nasihate uyarak ayrımcılık yapmayalım, insanın değerini bilerek asla kalp kırmayalım, hatta hiçbir varlığı incitmeyelim ve sonuçta Allah’ın rızasını kazanalım. O’nun rızasını elde etmek ne büyük bir kazançtır!

Büyük Velî Abdülkadir Geylani, insanlara rehberlik edecek kişilerin kusurları örtücü, bağışlayıcı, şefkatli, yumuşak, doğru sözlü, iyilik yapmayı seven, iyiliği tavsiye ederken kötülüklerden men eden, misafirperver, gece ibadet yapan, âlim ve cesur olması gerektiğini söylüyor. Kendisi bizlere gücümüz yettiği müddetçe hayırlı işlere koşmamızı ve bunu ganimet bilmemizi tavsiye ediyor.

Abdülkadir Geylani yine bizleri şöyle uyarıyor: “Sessiz olmaya çalış, sessiz… Daima yerinde konuşmaya alış.” Bu ne kadar güzel bir tavsiyedir. Çünkü lüzumsuz konuşmak bir felakettir. Saçma konuşmaktan, boş konuşmaktan, çok konuşmaktan uzak durulmalıdır. İnsan ancak gerektiği zaman ve gerektiği kadar konuşmalı. Bazen de hiç konuşmayarak susulmalı ve gönüller sessizce anlaşmalı. İnsan, kelimelerin ve harflerin bittiği yerde zihniyle, sezgileriyle, ruhuyla konuşmaya devam eder. Bir noktadan sonra konuşulan lisan artık Tanrı’nın lisanıdır.

Sokrates de “Susmak en büyük erdemdir” demiştir. Eskiler ise şöyle buyurmuşlardır: “İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükûttadır.”

Allah dostu mübarek insan babam Hasan Yıldızhan derdi ki: “Evladım, sakın üzerinize kul hakkı geçmesin. Çeşitli kişilerle iş ve alışveriş yapacaksınız. Karşınızdaki kişiye sizden bir miktar hak geçebilir, bunun hiçbir mahsuru yok. Ama dikkat edin, karşınızdaki kişiden size kul hakkı asla geçmesin.” Zaten bizden karşımızdaki kişiye kul hakkı geçmişse, onu da bağışlamak, helal etmek asil bir davranıştır ve büyüklüktür. Böyle bir davranış Allah’ın çok hoşuna gider.

“Öğreti”ye göre “Bir mazlumun âhı atom bombasından daha yakıcı ve daha tehlikelidir.” Bizim anlayışımızda kul hakkı böylesine geniş kapsamlı, önemli ve hassas bir konudur.

Babamın evde birlikte çay içerken yaptığı sohbetlerden henüz ilkokul öncesi dönemdeyken bile çok istifade ettim. Sonrasında İbni Sina, Farabi, İbn Rüşd, Abdülkadir Geylani, Muhiddin-i Arabî, Hoca Ahmed Yesevi, Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Dr. Emin Acar, Filibeli Ahmed Hilmi, Aliya İzzetbegoviç, Sokrates, Platon, Aristo, Kant, Konfüçyüs, Buda gibi yüce zatların eserleri ve sohbetleri, fikirlerimin şekillenmesinde rol oynadı. Kuleli Askerî Lisesi, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Harvard Üniversitesi ise eğitimimdeki belirleyici temel taşlardır. Ömür boyu okuduğum Kitaplar bana çok şey katmış olsa da henüz çocukluk yaşlarındayken içinde bulunduğum aile sohbetlerini unutamam. Ailede verilen eğitim çok önemlidir ve asla ihmal edilmemelidir.

Mübarek insanlar annem Fatma Yıldızhan, kayınvalidem Nermin Uğur ve kayınpederim Hafız Sami Uğur, birer Allah dostu idiler. Her zaman onların güçlü dualarını ve manevi desteklerini arkamda hissettim. Kendilerinden çok şeyler öğrendim.

Tam bir İstanbul Beyefendisi olan Gazeteci ve Yazar Mehmet Şevket Eygi ile geçirdiğimiz zaman dilimleri bana çok şey kattı. Kendisi hem imanlı bir mümin idi hem de estetik ve ahlaki değerlere çok önem verirdi.

Bilgeler ve Allah dostları, huzur frekansı yayarlar. Bu nedenle insanlar onlara koşarlar ve birlikte olmak isterler. Ancak onlarla beraberken çok dikkatli, edepli ve sessiz olunmalıdır. Kendileri asla rahatsız edilmemelidir.

Günlük hayatta insan hem mesleğini çok iyi yapmalı hem de Allah’a yakın olabilmelidir. Herkese iyilik etmeye çalışan, cömert, yüce insan, iyi doktor “Allah Dostu” rahmetli Emin Acar, yaşantısıyla hepimiz için çok iyi bir örnektir. “Allah’ın Dostları”, kutup yıldızı gibidirler. Onları izleyenler yollarını kaybetmezler.

İbni Sina, çözülmesi zor bir mesele ile karşılaştığında camiye gider ve yardımcı olması için Allah’a dua ederdi. Bu onun çok dindar bir filozof olduğunu göstermektedir.

İlim, irfan ve insanlık sevgisini esas olarak alan, adı gibi kendisi de gerçek velî olan Hacı Bektaş-ı Velî şöyle diyor: “Edep elbisesini sırtından ölünceye kadar çıkartma. Eline, diline, beline sahip ol.” Bu ne kadar yüce, hikmetli ve yol gösterici bir söylemdir. Bir kişi eline, diline ve beline gerçekten sahip olabilirse, tekâmül basamaklarında zaten çok yükseklere ulaşmış demektir. O kişiden hem çevresi emniyette olur hem de kişinin bizzat kendisi güven içinde yaşar. Böyle bir anlayış ve yaşam tarzı evrensel barışa da hizmet eder. Hepimiz bu yüce zatın nasihatine uyarak elimize, dilimize ve belimize sahip olmalıyız.

Pir Ahî Evrân-ı Velî de, kurduğu Ahilik sistemi ile tüm insanlık için sosyal, iktisadî ve siyasi bir hayat tarzı oluşturmuştur. Ahilik görünüşte bir esnaf kuruluşu iken aslında manevi anlamda dünya kardeşliğidir. Ahî, “kardeşim” demektir. Fütüvvetnâmeler Ahiliğin anayasasıdır. Güzel ahlak ve doğru davranışları anlatır. Üç temel ilkesi; sabır, kerem ve doğruluktur. “Hz. Âdem gibi özür dilemek, Hz. İbrahim gibi sabırlı olmak, Hz. İsmail gibi dürüst olmak, Hz. Muhammed gibi merhametli olmak, Hz. Ömer gibi adaletli olmak, Hz. Ali gibi bilgili insan olmak”tan söz edilir. Ahî kişinin evi, kapısı, sofrası açıkken; gözü, beli ve dili kapalıdır. Ahilik gibi önemli bir teşkilâtı ve onun değerlerini tüm dünyaya daha iyi tanıtmalıyız.

Büyük velî İmam Rabbani diyor ki: “Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen, Hakk’a kavuşamaz.”

Kıyametin ne zaman kopacağını sadece ve sadece “Yüce Yaratıcı” bilir. Varlık âlemini kendisi yaratmış ve “Büyük Oyun”u kendisi başlatmıştır. Günü geldiği zaman perdeyi yine kendisi kapatacaktır. “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” diye edep dışı bir söylem vardır. Bu, çok cahilce söylenmiş, edep dışı bir sözdür. Çünkü Allah’ı birazcık bilenler ve akıldan nasibini alanlar böyle bir söz söylemezler. Allah’ın gücü ve iradesi “Sonsuz Ötesi”dir. Kim, hangi gücüyle ve hangi iradesiyle O’nu bir şey yapmaya zorlayabilir? Bunu değil dillendirmek, akıldan geçirmek bile edep dışı ve mantıksız bir tutumdur. Allah istediği şeyi, dilediği zaman, istediği şekilde yapar. Buna kıyamet de dahildir. Kıyameti isterse hemen bugün kopartır, isterse trilyonlarca yıl sonra. O’nun iradesine kim, ne hakla karışabilir? Böyle bir söylemi dillendirenlere son olarak şunu da hatırlatmak isterim ki, Allah savaş peşinde koşanları değil, barış peşinde koşanları sever. Siz de daima barışın peşinde koşun.

Yaşadığın şu hayat acısıyla ve tatlısıyla büyük bir oyundur. “Büyük Oyun”, “İlahi Nizam”dır. O’na güvenmek, razı olmak ve tam bir teslimiyet gerekir. Rıza makamı çok büyük bir makamdır. Teslim olmak, rıza makamına yükselmek seni huzurlu ve mutlu kılar. Razı ol ve rolünü de iyi oyna.

Arzularını, heveslerini, hırslarını, beklentilerini azaltırsan ve yetinmeyi bilirsen daha kolay mutlu olursun. Bilgeler kader çizgisi içindeki “Büyük Oyun”u bilen ve kendilerine sunulana daima şükredip kolayca mutlu olan insanlardır. Kanaat ve rıza makamı, mutluluğu getirir. Yunus Emre gibi büyük akıllar “Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim” derler ve her koşul altında mutlu olmayı bilirler.

Akıllı insan bilir ki, hayatta ne kadar kötü duruma düşerse düşsün daima ondan daha kötü bir durum vardır. O, bir gözü görmüyorsa diğer gözünün gördüğüne şükreder; ayakkabısı yoksa ayakları olmayan insanları düşünür, tek odalı bir evde yaşıyorsa evsizleri hatırlar. Ona göre iflas etmiş, malını, mülkünü, işini kaybetmiş, fakir düşmüş kişi bile sağlığı yerindeyse aslında zengindir. Çünkü akıllı insan sağlıklı bir kişinin çalışıp didinerek her şeyini yeniden fazlasıyla kazanabileceğinin bilincindedir. Akıllı kişi, bir “Pollyanna” genine sahip değilse bile aklını “Pollyanna”nınki gibi kullanmasını bilir.

İnsan mübarek aklını kullanarak hayatın bitmek tükenmek bilmeyen güçlüklerine, zaman zaman insanı derinden yaralayan ıstıraplarına, aniden çıkagelen musibetlerine karşı koyabilir. Akıllı insan, beklentilerine ulaşmak için elinden gelen bütün gayreti ortaya koyar. Şayet o hedefe ulaşmazsa kendisine sunulanın bu kadar olduğunu anlar ve rıza gösterir. Rıza mutluluğa açılan kapıdır.

“Bütüncül Bilinç”, “Bütüncül Akıl” vardır ve O’nun makro planı olan “Büyük Oyun” oynanmaktadır. Varlık âlemindeki bütün işler bu plana, bu oyuna uygun olarak yürümektedir. Sen uzaydaki bir toz zerresi gibi küçük olduğunu anla ve kendi kendine yürüyen bu büyük plana uyum göstermeye çalış. Sana verilen “Kısmî İrade” ile aklını da kullanarak tavrını daima iyiden, güzelden ve doğrudan yana koy. Rolünü çok iyi oyna.

Bertrand Russell, hırslarımızın zorlayışlarıyla irademizin kudretsizliği arasındaki sonsuz savaştan söz eder ve “Eğer hayatımızın yüksek ve özgür olmasını istersek bu savaştan ve ondaki tutsaklıktan kendimizi kurtarmamız lazımdır” der.

“Zenginlik yetinebilmektir” gerçeğini zihnimize yerleştirmeliyiz. Doyumsuz insan kendisini hep fakir hisseder. Öyleyse yetinmeyi bilmeliyiz.

“Huzur ve mutluluk, razı olabilmektedir.” Yani mutluluğun anahtarı aslında dışarılarda bir yerlerde değil, kişinin kendi içindedir. Önce kendi içine doğru yolculuğa çıkacaksın. Kendinle yüzleşecek, kendini tanıyacaksın. Sonra kendinden, çevrenden ve Yüce Yaradan’dan razı olacaksın. Rıza, iç barışı; iç barış, huzuru getirecektir. Huzurdan sonraki adımsa mutluluktur.

Para ve zenginlik tek başına insanı mutlu etmeye yetmez. Ancak kişi çok ciddi bir yoksulluk içindeyse maddi kazanımlar onu geçici olarak mutlu edebilir. Daha uzun bir süreçte mutlu olmak için kişi “yüce bir gaye” uğruna yaşamalı, anlam peşinde koşmalı, bilgelik yolunda ilerlemeye çalışmalı, kendinin ve evrendeki yerinin farkına varmalıdır. Bunların yanında iyi bir aile, dostluklar, sevgi, manevi değerler ve aşkın bir güce inanma mutluluğa giden yolda önemli etkenlerdir. Ancak mutluluğun anahtarının senin kendi içinde olduğunu asla unutmamalısın.

Huzur ve mutluluk, ayrı kavramlardır. Huzur bir dinginlik, sakinlik, sükûnet hâlidir. Mutlulukta ise neşe, haz, keyif, coşku, heves, arzu, anlam, sevinç ve tatmin gibi duygular vardır. Mutluluk genellikle anlardan ibarettir. Huzur ise mutluluğa oranla daha uzun süreçlidir. Huzur yemyeşil, geniş, sakin bir bahçe ise; mutluluk bu bahçeye ilave edilmiş olan kokuların burnunuzda dans etmesi, tatlı kuş seslerinin senfonisi, içinde çocukların cıvıl cıvıl oynamaları veya sevgilinizin gelip göğsünüze yaslanarak size zamanı unutturmasıdır.

Huzur, başka hiçbir şeye gerek kalmaksızın yalnızca akıl yoluyla, beynin fonksiyonları devreye sokularak sağlanabilir. Huzurun olduğu yerde mutluluk da hiç değilse anlar hâlinde yaşanabilir.

İnsanlık ailesi bir bütündür. Şu anda yeryüzünde yaşayan milyarlarca insanın tamamı kardeştir. Hepsi tek bir vücudun hücreleri gibidirler. Vücudun sağlıklı olabilmesi için tüm hücrelerin ayrı ayrı sağlıklı olması gerekir. Yeryüzünde bir kısım insanlar açken diğerleri tok ise bünyede rahatsızlık var demektir. Mutlu olacaksak hep birlikte olacağız. İnsanlık ailesi olarak el ele verip yeryüzünde insanları mutsuz eden tüm olumsuzlukları ortadan kaldırmalıyız. Böylece yeryüzüne bütüncül bir huzur gelecektir. Geniş kitleleri kapsayan bu huzur ve mutluluk ortamı çok daha gerçekçi ve de kalıcı olacaktır. Daha fazla keyif verecektir.

Bunun için öncelikle sevmek gerekir. Kendinizi seveceksiniz, öz benliğinize saygı duyacaksınız. Allah’ı seveceksiniz, çok şükredeceksiniz. Çevrenizi ve tüm evreni seveceksiniz, severek vereceksiniz. Muhteşem beyninizle tüm evrene sevgi frekansında yayın yapacaksınız. Sevgi ve şükür, bolluk ve bereket getirecektir. Sevdikçe daha çok verecek, ilaveten erdemli bir yaşantı sürdüreceksiniz. Sonuçta problemler kendiliğinden çözüm yoluna girecek. Onun için diyoruz ki: Sevin, verin ve erdemli olun. Olun ki, evren Cennet’e dönsün. Allah veren elleri de dua eden elleri de çok sever.

Jorge Luis Borges diyor ki: “İnsan, bir şeyi belli bir zamanda yazar, sonra insanlar onu alıp başka bir zamanda okurlar ve sonunda bir yazı, yazardan çok okurlara ait olur.” Bu “Öğreti”yi uzun zaman sonra okusanız bile umarım benden çok sizlere ait olur. O’nu yürekten benimseyin ve daima sahip çıkın.

Şair, Yazar ve “Öğreti’nin Öğretmeni” Özcan Ünlü bir şiirinde şöyle diyor:

“Neyi kaybettiğini düşün derdi babam bir şeyi kazandığında,

İş bulduğunda işsizliği,

İşsiz kaldığında erdemini sabah erken kalkmanın,

Ama her şeyi bilmemi isterdi hiçbir şey yapmasam da…”

İnsanlar işlerini bütünüyle robotlara devrettiklerinde artık hobileri haricinde hiçbir şey yapmasalar da buradaki öğüde uyarak her şeyi bilmeye çalışmalıdırlar. Yani okumalı, araştırmalı, öğrenmeli ve daima hakikatin peşinde koşmalıdırlar.

Başınıza gelen kötülüklerden dersler çıkartırsanız, onlar sizi olgunlaştırır ve pişirirler. Eğer iyi değerlendirirseniz, sabrederseniz, zorluklar ve acılar sizin yükselmenize, tekâmül etmenize hizmet ederler. Hz. Muhammed’in hayatında öyle dönemler oldu ki bazen bir ay yiyecek bulamadı. Fakat sabretmesini bildi. Dünyada çekilen cefalar, kişinin Allah katındaki derecesini yükseltir. Bilgece yaklaşarak başımıza gelen musibetlerden bile yararlanmasını bilmeliyiz.

Hz. İbrahim, Nemrut’un emriyle ateşte yakılacağı zaman koskocaman alevler göklere yükseliyordu. Herkes korkup kaçarken bu esnada bir karınca, ağzında küçük bir damla su ile telaşla ateşe doğru ilerledi. Başka bir karınca onun telaşını görüp, “Acele ile nereye gidiyorsun?” diye sordu. Karınca cevap verdi: “Haberin yok mu? Nemrut, Hz. İbrahim Peygamber’i ateşe atacakmış. Ateşin olduğu yere su götürüyorum.” Diğer karınca kahkahalarla gülerek dedi ki: “Sen yanan ateşin büyüklüğüne bakmadın mı, senin bir damla suyun bu kocaman ateşe ne yapabilir ki?” Bir damla suyu taşıyan karınca şöyle dedi: “Olsun, hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır”. İşte bizler de ömür boyu bu mübarek karınca gibi daima Hak’tan ve doğrudan yana tavır koymalıyız. Zaten sonuçta hep Allah’ın dediği olur.

Asla şikâyette bulunmamalıyız, hâlimize şükretmeliyiz. Allah bizlere o kadar çok nimetler vermiştir ki saymakla bitmez. Allah sabredenleri ve şükredenleri sever, onların üzerine olan nimetini, bereketini artırır. O, samimi bir şekilde yapılan duaları geri çevirmez. Şükredelim ve çokça dua edelim. Allah’tan tükenmeyen nimet, eksilmeyen sevinç isteyelim. Huzur, mutluluk ve yücelik isteyelim.

Düşünce gücüyle, zihinle “Sonsuz Ötesi”ne gidebilmek, orada dua edebilmek mümkündür. “E Uzayı” ve “E Zamanı”nda bulunan bir kişi düşüncesinin gücüyle “Sonsuz Ötesi”ne ulaşmayı başardığında artık orada “Y Uzayı” ve “Y Zamanı” içerisindedir. Bu yolculuğa çıkan kişi gözlerini kapayıp konsantre olarak önce kendi içine doğru yol alır ve sonrasında bir anda “Sonsuz Ötesi”ne geçer. Böylece kendi özüyle “Sonsuz Ötesi”ni birleştirmiş olur.

“Sonsuz Ötesi”ne giderek orada Allah’ın zatının huzurunda dua etmek büyük bir ayrıcalıktır. Bunu siz de başarabilirsiniz. Şu anda “E Uzayı” ve “E Zamanı” içerisindesiniz. Gözlerinizi kapatarak önce kendi içinize doğru bir yolculuk yaptığınızda orada sevgi, aşk, coşku, tatmin, sevinç ve mutluluğu bulursunuz. Sonraki aşamada, yolunuza devam ederek uzayın sınırından daha öteye bir anda geçer, “Y Uzayı” ve “Y Zamanı”na ulaşırsınız. O’nun zatının huzurunda duanızı edersiniz. Ne isteyecekseniz bizzat kendisinden istersiniz. Zaten şu anda bulunduğunuz yerde de daima O’nunla yüz yüze, iç içesiniz. Bunu asla unutmayın.

Tercihen sağ yan tarafınıza cenin pozisyonunda rahatça yatarsınız. Gözlerinizi kapatarak önce kendi içinize doğru yolculuk yaparsınız. İçinizdeki O’na ulaşırsınız. “Elif-Lâm-Mim, Tâ-Hâ ve Yâ-Sin. Ve’lhamdu Lillahi Rabbi’l Âlemin” dersiniz. Daha sonra bir anda “Sonsuz Ötesi”ne sıçrama yapar, orada O’na ulaşırsınız. “Elif-Lâm-Mim, Tâ-Hâ ve Yâ-Sin. Ve’lhamdu Lillahi Rabbi’l Âlemin” dersiniz. Böylece bugüne kadar varlık âlemine indirilmiş en büyük dualardan biri ile Âlemlerin Rabbi’ni zikredersiniz. Huzuru, coşkuyu, mutluluğu ve aşkı yakalarsınız. Bu zikir böylece devam eder gider. İstediğiniz kadar yapabilirsiniz. Ayrıca sol yanınıza yatar pozisyonda, otururken, yürürken, gezerken, çalışırken ve dinlenirken de zikrinize devam edebilirsiniz. Artık “Sonsuz Ötesi”ne ulaşmış durumdasınız. Herhangi bir dileğiniz, arzunuz, isteğiniz varsa doğrudan doğruya O’nun zatından isteyebilirsiniz.

İnsan vücudunda trilyonlarca hücre vardır. Allah’ı zikrederken bütün hücrelerinizle, moleküllerinizle, atomlarınızla ve atom altı parçacıklarınızla O’nu zikretmeye çalışın. “Sonsuz Ötesi”ne giderek nurlar içinde zikirler yapın. Orada Allah’a yalvarın, tövbe edin, şükürlerinizi sunun, dualarınızı yapın, dileklerinizi söyleyin. Problemlerinizi ve kötü yönlerinizi orada bırakarak yeryüzüne tertemiz ve hafiflemiş olarak dönün. Huzurlu ve mutlu olun.

“Y Uzayı” ve “Y Zamanı”, Allah’a ait kavramlardır. Allah “Y Zamanı”ndan önce de vardı. Kendisinin var olması için bir zamana ihtiyacı olmadığı hâlde bizler bu kısıtlı aklımızla anlayalım diye “Y Zamanı” mefhumunu yarattı. “Y Zamanı” Allah’a ait çok özel bir zamandır. “Y Uzayı” da öyledir. Allah’a aittir. Aslında Allah’tan başka hiçbir şey yoktur. Tek mevcut O’dur.

Hint Vedalarında başlangıç kast edilerek “Derin, dipsiz su mu vardı?” diye sorulmaktadır. “Öğreti” bu soruya şöyle cevap veriyor: “Hayır; zatıyla, isimleriyle, sıfatlarıyla ve dokusuyla (THE TISSUE OF GOD) sadece “Yüce Yaratıcı” vardı. O, dilediği form ve şekilde bulunabilir.

Sıfır ile bir rakamı arasına küsuratlı sayıları yazmaya kalksak buna ömrümüz yetmez. Hatta bizler milyarca yıl yaşıyor olsak da aynı şey yine geçerlidir. Yani sıfır ile bir arasındaki sonlu alanda bir türlü sonu gelmeyen işlemlerden söz ediyoruz. Diğer bir deyişle sonlu alanda sonsuz işlemden bahsediyoruz. Aynı şekilde Allah “En Yüce Cennet”i de böyle sonu gelmeyen kademelere ayırıp dilerse tüm mahlukatı oraya yerleştirebilir. Sıfır ile bir arasına âlemleri sığdırabilen Rabbimin ilmi ve şanı ne kadar yücedir!

İbadet etmek, Allah’a yaklaştırır. Öylesine yaklaştırır ki O’nun dostu olursunuz. Varlık âleminde ayrıcalıklı yer edinirsiniz. Cennet’teki makamınız yükselir. Yatarken, otururken, gezerken, çalışırken ibadet edebilir, Allah’ı zikredebilirsiniz. Halka hizmet etmek de bir çeşit ibadettir. Ancak en azından farz ibadetleri yerine getirmek gerekir. İbadet etmenin dünya hayatına da pek çok yararları vardır. Hakkıyla yapılan ibadetler sizi kötülüklerden alıkoyar, sağlığınıza olumlu etki yapar, yaşam kalitenizi yükseltir, iç huzurunuzu sağlar ve sizi mutlu kılar. İbadete sarılın.

Dua ederken sadece kendinizi, çevrenizi, ülkenizi veya dindaşlarınızı değil, tüm insanlığı hatta varlık âlemini duanıza dahil edin. Duanızın sonuna “tüm varlıklara” diye bir ibare eklerseniz bu dua herkese ulaşır. Hem insanlara hem de hayvanlara, bitkilere ve cansız varlıklara kadar uzanır. Böylece duanıza bütün insanları, güzelim kedileri, köpekleri, leylekleri, serçeleri, martıları, kelebekleri, laleleri, sümbüller, çiğdemleri, tüm çiçekleri, ağaçları, yıldızları, galaksileri, tüm evreni ve “Sonsuz Ötesi”ni de dahil etmiş olursunuz. Dua ettiğiniz o varlıklar da size dua ile mukabele ederler. Bütün bunlar Allah’ın çok hoşuna gider.

Dua ederken kelimeler çok dikkatli seçilmelidir. Midas, Tanrı’dan “Tuttuğu her şeyin altın olmasını” dileyince sonunda aç kaldı ve maalesef kızı bile altın bir heykele dönüştü. Öyleyse dua ederken ve bir şey dilerken çok dikkatli olunmalıdır.

“Öğreti”yi okumak, öğrenmek ve öğretmek, bir ibadettir. Onun için aile ve arkadaş toplantılarında, gezilerde “Öğreti”yi topluca okumak, açıklamalar yapıp fikir yürütmek, üzerinde tefekkür etmek çok büyük sevap kazandırır. “Öğreti’nin Öğretmeni” statüsünü elde etmenizi ve hem bu dünyada hem de ahirette “Allah’ın Sevgilisi” olmanızı öneririm. O, sizi severse dünya ve ahiret nimetleri peşinizden gelir. İki cihanınız da mamur olur.

Daima sevecen, kibar ve anlayışlı davranın. İnsanoğlu, manevi gelişmişlik açısından maalesef henüz iyi bir konumda değildir. İnsanların çoğu henüz “zavallı” dediğimiz birinci basamakta yer almaktadır. Bunu göz önünde bulundurun ve “Öğreti”yi tebliğ ederken karşınızdaki kişi size hakaret bile etse sakın kalp kırmayın. “Dövene elsiz, sövene dilsiz” olun. Size çok kötü davrananlara ve alay edenlere sadece şu soruyu sorun: “Kardeşim sen ‘Tekâmül Basamakları’ içerisinde nerelerdesin?” Bu onu tefekküre sevk eder. Kalpleri çevirense Allah’tır.

Allah her velîde farklı olarak tecelli eder. Siz de tekâmül basamaklarında yükselerek velî, yani “O’nun Dostu” olabilirsiniz. O’nun tecellilerini seyredebilirsiniz. Öyleyse “Öğreti Ahlakı”nı benimseyerek dosdoğru olun ve dosdoğru bir hayat yaşayın.

Bir yaratılmışın var olduğu sürece tadabileceği en büyük mutluluk, Allah’ı görmektir. Mahşer günü O’nun cemalini görmek istiyorsanız şimdiden “Öğreti Ahlakı”nı benimseyin, nefsinizi temizleyin, tüm kirlerinizden arının, iyilerden olun.

İyilik o kadar güzel, o kadar güçlü bir ışıktır ki, yeryüzündeki yaklaşık 8 milyar insanın tamamı kötü olsa ve onların içinde bir tek iyi kişi kalsa, onun saçtığı iyilik ışığı tüm evreni aydınlatmaya yeter.

İyileri Allah sever. İyi bir kişi ateist bile olsa Rabbim ona son nefeste iman nasip eder. O, Rahman’dır ve Rahim’dir. Çok merhametlidir.

Victor Hugo’nun meşhur romanı Sefiller’de adı geçen Hıristiyan din adamı Mösyö Miryel öyle iyi işler yapar, o kadar güzel fikirler ileri sürer ki, onu Müslüman bir din adamı sanırsınız. Görüyoruz ki hangi dine mensup olurlarsa olsunlar insanların içerisine Allah tarafından yerleştirilmiş evrensel bir öz vardır. Evrensel değerler buradan doğarlar ve bir ışık gibi her tarafa yayılırlar.

Barış, önemli bir evrensel değerdir. Yaklaşık 38 asır önce Hammurabi diyor ki: “Savaşları durdurdum. Ülkenin iyiliğini sağladım.” İşte barış binlerce yıl öncesinden gelen ve ebediyete uzanan böylesine yüce bir değerdir.

Söylediklerinizin ve yaptıklarınızın tamamı Allah katına ulaşır. O, güzel söz söyleyenleri ve iyi amel işleyenleri sever. Erdemli olun ve iyilikte yarışın.

Sevgi, zaman ve sabır en güzel, en etkili üç ilaçtır. Sevmek bütün yaraları sarar, problemleri çözer ve kalplere huzur verir. Zaman en yakıcı ateşleri küllendirir, en derin acıları yatıştırır, dertleri unutturur ve hastalıkları sessizce iyileştirir. Zaman ve sabır bileşimi sihirli bir formüldür. Bu öyle bir formüldür ki, maddenin yapısını bile değiştirebilir. Bu nedenle akıllı insan sever, sabır gösterir ve bazı problemlerin çözümünü zamana bırakmasını bilir. Çünkü aklın rehberliğinde sevgi, zaman ve sabır birleşince en güzel ilaç ortaya çıkar.

Temizlik çok önemlidir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de temiz, pak anlamına gelen “Tahir”dir. Ruhun geldiği kaynak, kusursuz bir temizliğe sahiptir. Allah hem maddi hem de manevi anlamda temiz insanları sever. Kusursuz bir saflık ve temizlik yakalanmalıdır.

Allah doğru sözlü ve dürüst kişileri çok sever. Dürüst insan denince aklıma ilk gelen isimlerden birisi merhum Şair, Yazar ve Akademisyen Prof. Dr. Ahmet Tevfik Ozan’dır. Böyle insanlar gençliğe çok iyi tanıtılmalı ve rol model olmalıdırlar.

Yapacağınız iyiliği geciktirmeyin. Birisine bir şey verecekseniz hemen verin. Belki o şeye acilen ihtiyacı vardır. Vereceğiniz parayı da elinizde tutmayın. Belki parayı vereceğiniz kişinin vadesi gelmiş bir ödemesi vardır ve bir saat önce vermeniz o insanı çok rahatlatacaktır. Ekonomik durumunuz müsaitse borçlarınızı da vadesi gelmeden önce ödemeniz daha uygundur. Borç esarettir.

Allah bir kişiye nefsini aklının emrine verebilme gücünü, o büyük nimeti lütfederse, şeytan o kişiyi ağlayarak terk eder. Çünkü artık orada şeytanın yapacağı hiçbir şey kalmamıştır. Aslında en büyük ibadet, nefse hâkim olmaktır. Nefsi aklın emrine verebilmek en büyük cihattır. Siz de iradenizi kullanarak nefsinizi aklınızın emrine verin. Bunu başardığınızda kurtuluşa ermiş olacaksınız. Allah nefsine hâkim olanları çok sever.

“Öğreti”de nefsi öldürmek yoktur. Nefsi terbiye etmek ve onu aklın emrine vermek vardır. Nefis öylesine güçlü bir küheylandır ki onu aklın emrine verebilirseniz, onun sırtına biner ve Cennet’in en üst kademesine kadar gidebilirsiniz.

Allah’ın öyle dostları vardır ki, kalbinden dünya sevgisi bütünüyle alınmıştır. Gönlünü Allah sevgisi doldurmuştur. O sokağa çıksa da çarşı ve pazarda gezse de adeta kör ve sağır gibidir. Uygunsuz görüntü ve davranışlardan hiç etkilenmez. Çünkü kalbinde ve zihninde daima Allah vardır. Az ötesinde olup bitenleri bilse de onlara en küçük bir arzu duymaz. Ağzı hep dualıdır ve ondan hikmet dolu sözler çıkar. Onun nefsi bütünüyle aklının emrindedir. Allah’ın yeryüzündeki halifeleri, bu büyük insanlardır. Onlardan istifade etmeye çalışın.

Hz. İsa; “Arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır.” diyor. Gerçekten de Allah’ın şanı o derecede yücedir ki kapısına samimiyetle gelenleri asla geri çevirmez.

Halkın içinde gezerken hakarete uğrasanız bile sakın insanlarla münakaşa etmeyin. Gerekiyorsa onlara tatlı, yumuşak ve güzel bir üslupla nasihatte bulunun. Kendilerini sevmeye çalışın. Bütün ruhlar aynı kökenden gelirler, dolayısıyla kardeştirler. Böyle düşünürseniz daha kolay seversiniz.

İnsanlar ve tüm mahlukat hakkında iyi niyetli olun. Onların hakkında iyi niyetli düşünün. Kötü hareketlerindeki hikmeti bile anlamaya çalışın, iyiye yormaya gayret edin. Şer gibi görünen şeylerde hayır vardır. O hayrı bulmaya çalışın. Peşin fikirli olmayın. Kötü zan beslemeyin. Eğer zan besleyecekseniz o kişi hakkında en iyi ihtimali düşünün. Kötülüğe iyilikle karşılık verin. Allah iyi huylu olanları sever ve yüceltir.

Yardımlaşma eylemi Allah’ın çok hoşuna gider. O; hizmet ehli, yardımsever ve fedakâr olan kişileri sever. Kendine dost edinir.

Ilımlı olmak ve orta yolu benimsemek önemlidir. Hayat tarzında da sadelik güzeldir. İbadette bile orta yol tercih edilmelidir. Zira Allah’a ne kadar çok ibadet edersek edelim, ne kadar çok şükredersek şükredelim sonuçta yaptıklarımız yine de az kalacaktır. Çünkü O bizleri yoktan var etti ve sayısız nimetlerle donattı.

Ya hayırlı ve pozitif şeyler konuşun ya da susun. Birisi hakkında konuşursanız sadece onu övün veya hayır dua edin. Böylece bir kişiye vereceğiniz en büyük ceza onun hakkında konuşmamak, sessiz kalmak olsun. Gıybetten çok kaçının. Değil insanlar; kediler, köpekler ve diğer mahlukat hakkında da asla gıybet etmeyin.

Hayat, anlardan ve tercihlerden ibarettir. Tercihlerinizi hep Allah’ın rızası doğrultusunda yapın ve iki cihanda kazanan siz olun. Daima anı yaşayın ve hayatı ıskalamayın. En mutsuz anınızda bile aklınızı kullanarak “Şu an, hayatımın geriye kalan kısmının ilk anıdır.” diyerek yepyeni bir hayata yelken açın ve mutluluklar içinde yaşayın.

Kritik anlarınızda “Allah ne güzel vekildir!” deyin. Buna “Ayet el Kürsi”yi de ilave edebilirseniz harika olur. Gerçekten de Allah en güzel vekildir ve her şeye gücü yetendir.

Yoksulları el üstünde tutun. Onları sakın hor görmeyin. Çünkü onlarla Allah arasında hiçbir perde yoktur. Duaları çok etkilidir. Zenginler de fakirler de “Büyük Oyun”un içerisinde aktördürler. Zenginler oynadıkları rolün bedelini bu dünyada peşin olarak alırken fakirler ücretlerini daha ziyade öbür dünyada alacaklardır. Fakirlerden ve ihtiyaç sahibi kişilerden yardımlarınızı esirgemeyin.

Bir insan asla dilenmemelidir. Çünkü dilencilik bir nevi şirktir. Ancak o kişi çok büyük zaruret, ihtiyaç, çaresizlik, fakirlik içinde ise ve de elinden başka bir şey gelmiyorsa o an için dilenebilir. Bu şirk değildir. Fakat o insan bir günlük ihtiyacını temin ettikten sonra dilenmeyi derhal kesmelidir. Rızka Allah’ın kefil olduğunu düşünüp ertesi günü ümitle beklemelidir. Çünkü ertesi gün öyle bir şey olabilir ki, belki de kendisi başkalarına sadaka verebilecek konuma gelebilir. Bir beldede dilenci varsa o toplum öncelikle kendini sorgulamalıdır. Dilenciyi ortaya çıkaran ekonomik ve sosyal şartlar değerlendirilmelidir. Öyle bir düzen oluşturulmalıdır ki, sokakta bir tek dilenci veya evsiz kalmamalıdır. Bununla birlikte başkalarına el açmak o kadar zor bir iştir ki bir kişi buna mecbur kalmışsa ve bizlere avucunu açmışsa o el boş çevrilmemelidir. “Öğreti’nin Ekonomik Sistemi” tüm yeryüzüne hâkim olduğu zaman sokakta bir tek dilenci görülemeyecektir.

Allah’ın yeryüzündeki ibadethaneleri ve mescitleri sadece ibadet için değil başka güzel amaçlar için de kullanılmalıdır. İbadethaneler insanların ve tüm mahlukatın istifadesine akıllıca sunulmalıdır. Bunun için bütün dünyada yasal düzenlemeler ile birlikte gerekli görülen ibadethanelere mimari revizyonlar ve ilaveler de yapılmalıdır. Sokakta yatan insanlar ve evsizler asla unutulmamalıdır.

Yaşlılar güngörmüş, gün geçirmiş kimselerdir. Onlara karşı daima saygılı olun. Hayırdualarını ve desteklerini almaya çalışın. Her yaştaki varlığa iyi davranın. Unutmayın ki eden kendine eder. İyilik eden de kötülük eden de hep kendine eder.

İnsanları korkutmayın. Korkutursanız onları ikiyüzlü olmaya zorlarsınız. Bırakın insanlar korkusuzca yaşasınlar, kendilerini korkusuzca ifade etsinler. Özgür düşünceli bireylerden oluşan toplum daha sağlıklıdır ve daha hızlı kalkınır.

Dünya malı peşinde koşmayın. Ancak zengin olmak iyidir. Çünkü zengin olursanız daha çok verebilirsiniz. “Öğreti”nin üç temel direğinden birisi olan “verme”yi daha iyi gerçekleştirebilirsiniz. Zengin olun, helal yoldan kazanılmış çok paranız bulunsun ama para sevgisi kalbinizde olmasın. Kalbinizde Allah sevgisi olsun.

Allah sevgisini kalbinize yerleştirin ve “Öğreti Ahlakı”nı benimseyerek yaşamınızda dosdoğru olun. O zaman bütün kötülüklerin sizden kaçtığını ve iyiliklerin, nimetlerin size doğru geldiğini göreceksiniz.

Allah sevgisinin kalbinizde artmasını ve tekâmül basamaklarında yükselmeyi istiyorsanız dünya malına meyletmeyin, nefsanî arzulardan uzaklaşın, helal yiyin-için, iyilik yapın, sabırlı olun ve çokça ibadet edin. Daima şükredin.

Ne kadar şükredersek şükredelim bir tek var olmanın şükrünü bile eda etmiş olamayız. Çünkü biz yoktuk Rabbim var etti.

Çok şükreder ve zikrederseniz O’nun nuru üzerinize siner. Hem dünyada hem de ahirette huzurlu olursunuz, çok rahat edersiniz. Mahşerde Cehennem ateşi iyilerden, zikir ve şükür ehli insanlardan uzakta durur. Cennet ise onlara koşarak gelir.

Her zaman kibar olun. Telefonda konuşurken, yüz yüze sohbet ederken veya başka herhangi bir şekilde iletişim kurarken kibar davranın. Çünkü duygular ve tutumlar bulaşıcıdır. Siz kibar olursanız karşınızdaki kişi de kibar olmak zorunda kalır ve size kibar davranır. Hiçbir varlığın kalbini kırmayın. “Beyin unutur ama kalp asla unutmaz.”

Asil tavırlı olun. Bir insanın asaleti kendinden yaşlılara karşı gösterdiği saygının derecesiyle ölçülür. Hatta bu saygı çocuklar başta olmak üzere diğer insanlara, hayvanlara, bitkilere ve cansız varlıklara kadar uzanmalıdır. Hz. Muhammed, bir çocuğun kuşu öldüğü zaman, o çocuğa taziye ziyaretine gitmiştir. Bu ne kadar asil ne kadar ince bir davranıştır. Hepimiz onun hal ve hareketlerini örnek almalıyız.

Sevin. Hem de ayrım gözetmeden sevin. Size düşmanlık edeni de sizi küçük düşüreni de sevin. İşte gerçek büyüklük budur. Ayrıca insanları farklılıklarıyla sevin. İnsanlar Allah’ın yeryüzü bahçesine diktiği birer güldür. Her gülün rengi, kokusu ve güzelliği farklıdır.

Hayatın kendisini de sevin. Hayatı sevmek “Büyük Oyun”u sevmektir. “Büyük Oyun”u sevmek ise “Yüce Yaratıcı”yı sevmektir.

Ahlak, bir toplumu ayakta tutan en temel direklerdendir. Daima ahlaklı olun ve seçimlerinizi de ahlaklı bir şekilde yapın. Yönetim kademelerine hep ahlaklı, erdemli ve ehil insanları getirin. Hangi yönetim sistemini benimserseniz benimseyin, ne iş yaparsanız yapın, önce ahlaklı olun. Allah ahlaklı varlıkları çok sever.

Cesaret çok önemli bir erdemdir. Cesur olun ve cesur bir hayat tarzını benimseyin. Ancak Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkun.

Akıllı kişi mümkün mertebe günah işlememeye çalışır. Siz de açık ve gizli bütün günahlardan uzak durun. Ancak şunu da bilin ki, siz hangi büyük günahı işlemiş olursanız olun Allah’ın affı ve mağfireti sizin günahınızdan daha büyüktür. Ümidinizi asla kesmeyin ve Allah’ın kapısından ayrılmayın. Zaten gidilecek başka kapı da yoktur. Allah’tan ne isteyecekseniz onun en hayırlısını isteyin.

Duaya devam edin. Bazen yapılan dualar “Mutlak Kader” ile uyumlu olmazlar. Dolayısıyla bu dünyada karşılığı verilmez. Ancak o dualar da boşa gitmez. Karşılıkları ahirette verilir. Yani duanın karşılığı er veya geç hep verilir.

Dua ve ibadet anında kişi negatif enerjisini boşaltır, pozitif enerji ile dolar. Âdeta yenilenir. İçini huzur ve mutluluk kaplar.

Dualarınızı dar değil geniş kapsamlı tutun. Dilinizden hayırdua eksik olmasın. Size düşmanlık eden ve kötülük yapan kişilere dahi beddua değil hayırdua edin. Nefrete karşı bile daima sevgi ile karşılık verin.

İbadetler Allah’a yaklaştırır. Secde anı ise en kritik ve önemli andır. Bu esnada kişi “Sonsuz Ötesini”ne geçerek dua edebilir.

Şeytan sizi en çok namaz üzerinden vurur. Namazları aksatmak hem dünya hem de ahiret hayatındaki kaliteyi düşürür. Namazlarınızı aksatmayın.

Şüpheli şeylerden uzak durun. Özellikle yemek, içmek, sağlık, iman, kul hakkı ve ibadet konularında şüpheli şeyleri hemen terk edin. Helal gıdaları yiyip için. Helal dairesinde her türlü nimet mevcuttur. Allah ve sağlığınız söz konusu olduğunda çok hassas davranın, asla ödün vermeyin.

Çevre kirliliği, tüm dünyada sağlığımızı tehdit eden en büyük problemlerdendir. Her türlü kirliliğe son verilmelidir. Yakınınızdaki bir eğlence yeri, okul veya başka bir kurum sizi çıkardığı yüksek ses ile asla rahatsız etmemelidir. Çeşitli cihazlar kullanılarak sesin şiddetinin çok yüksek desibellere çıkartılması sağlık için önemli bir tehdittir. Hele havai fişeklerle çevreyi kirletmek, insanları taciz etmek ve hayvanları öldürmek asla kabul edilemez. Dalai Lama diyor ki: “Çevre bizim evimizdir, tek evimizdir.” Gerçekten de çevreyi kendi evimizin içi gibi kabul etmeli ve ona öyle davranmalıyız.

Hâkimlik, savcılık, avukatlık kutsal, yüce ve çok değerli mesleklerdir. Bir avukatın görevi dava kazanmak değil, adaletin tecelli etmesine katkıda bulunmaktır. Allah’tan hayırlı iş yapanları daima üstün ve aziz kılmasını, iyilerin yardımcısı olmasını diliyoruz.

Allah’ı iyi tanıyın ve O’nun ipine sımsıkı sarılın. Tüm davranışlarınıza “Öğreti”yi yansıtarak iyi şeyler yapın. Adaletli olun. Herkese iyiliği, güzelliği ve sabrı tavsiye edin. Bilimin peşinde koşun ve her nerede varsa onu alın. Daima benim gibi bir “Öğrenci” olarak kalın.

Seyahat etmek çok faydalıdır. İnsan için en önemli mektep ailesidir. Sonra okullarda aldığı eğitim gelir. Daha sonra da seyahatler kişiyi eğitirler. Seyahatler kişiye bilgi kazandırırken aynı zamanda onu olgunlaştırırlar. Ayrıca usulüne uygun olarak yapılan seyahatler sağlık açısından da iyidir.

Bir tatile gidersiniz. Tam tatilin tadını çıkarmaya başlarsınız ki tatil biter. Hayat da böyledir işte. Tam bilgeleşir ve artık hiç kimse sizi üzemez hâle gelirsiniz ki ömür biter. Onun için erkenden bir bilge hâline gelmeye çalışın.

Alçakgönüllü olmak soylu bir davranıştır. Alçakgönüllü olanları ve haddini bilenleri Allah yüceltir, korur, sever, sevdirir.

Meyveli bir ağaç gibi yaşayın. Meyveleriniz yenilsin, gölgenizde dinlenilsin, varlığınız çevreye mutluluk saçsın.

Boris Pasternak, “Kötü insan büyük şair olamaz.” diyor. Bu çok doğrudur, çünkü eser bize sanatçıyı yansıtır. Hatta eser sanatçının bizatihi kendisidir. Öyleyse “Bana eserini göster, sana kim olduğunu söyleyeyim.” diyebiliriz.

Hayatı akıllıca yaşarsan hem mutlu olursun hem tekâmül edersin hem de ebedî hayatı kazanırsın.

İnsanların tamamının mutluluğu için çalışmalıyız. Özellikle engelliler için öyle bir dünya oluşturmalıyız ki engelli olduklarını hiç fark etmeden yaşayabilmelidirler.

Pek çok fikrine katılmadığım ve kendisini buradan “Öğreti”yi benimsemeye davet ettiğim Yuval Noah Harari’nin de belirttiği gibi, toplumsal düzen belirli genel kabuller ve kurgular üzerine kuruludur. Ortaklaşa kabul ettiğimiz kurallar olmadan “para” varlığını sürdüremez, devlet ya da şirket gibi kurumlar işleyişini devam ettiremez. Futbol maçı bile ancak önceden kabul edilmiş kurallarla oynanabilir. Bunlar doğru tespitlerdir. Onun için, tüm bilinçli varlıkları tek çatı altında toplayacak, bir konsensüs oluşturacak “Öğreti”yi kaleme alırken senelerdir çok incelikli, detaylı ve derin düşündük. Çok hassas davrandık. Bazen bir kavramı netleştirmek için mağaramızda günlerce tefekküre daldık. Sonuçta Rabbimizin lütfuyla “Öğreti” bizlere hediye edildi. Bundan sonra tüm bilinçli ve akıllı varlıkların genel kabulü; toplumsal mutabakat, genel kurgu bu “Öğreti” doğrultusunda şekillenecektir. Robotlar dahil bütün varlıklar sevecekler, verecekler ve “50 Erdem”e sahip olacaklardır. Böylece “İdeal Toplum” ortaya çıkacak. Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

Kudüs, Mekke ve İstanbul dünyanın en önemli mekânlarıdır. Dünyanın kalbi Kudüs; dinleri kucaklamış, Peygamberler ağırlamış ve Allah dostlarına ilham vermiştir. Mekke, Kur’an için adeta ana rahmi olmuştur. İstanbul ise beyindir. Çünkü Kur’an’dan süzülüp gelen hakikatleri ve kadim bilgeliği içeren “Öğreti” İstanbul’da yazılmıştır. Kadim bilgeliğe sahip olanlar, dünyayı ve evreni yönetecektir. Allah’tan hayırlı iş yapanları daima üstün ve aziz kılmasını niyaz ediyoruz.

Bir ülkede veya daha büyük yönetim biriminde kriz çıkarsa, bu şöyle yönetilmelidir: Devlet Başkanı, Ana Muhalefet Partisi Lideri ve diğer tüm parti liderlerini davet ederek onlarla yüz yüze görüşmelidir. Sonra hepsi ile aynı anda bir araya gelip “Yüce Konsey”i oluşturmalıdır. Mevcut sistemin hatalı ve eksik yönleri beraberce çalışılarak düzeltilmelidir. Muhalefet partilerinin liderlerine “Yüce Konsey Üyesi” unvanı verilmeli ve aynı zamanda onlar “Başkan Yardımcısı” da olmalıdırlar. Sonrasında da yola “Öğreti” rehberliğinde devam edilmelidir.

Bir ülke “Başkanlık Sistemi” ile de “Parlamenter Sistem” ile de gayet güzel yönetilebilir. “50 Erdem”e sahip Devlet Başkanları tarafından yönetilen ülkeler için “Başkanlık Sistemi” büyük nimettir. “Başkanlık Sistemi”nin diğer bir güzel tarafı da “50 Erdem”e sahip işçi, köylü veya fakir aile çocuğuna devletin başına daha kolay geçebilme imkânı vermesidir.

“Öğreti” esas alınarak üretilmiş “50 Erdem”e sahip robotlar, henüz “50 Erdem”e sahip olmamış bir insana göre çok daha iyi ve güvenilir varlıklardır. Ayrıca robotlar istikrarlı araçlar olup hep “üretildikleri gibi” dürüst, sadık, kibar ve sevecen kalacaklardır.

Metaverse/sanal evren ortamında kişinin bizzat kendisinin ve de çevresinin kesinlikle en ufak bir zarar görmemesi için tüm önlemler titizlikle alınmalıdır. Etik problemler de ortadan kaldırılmalıdır. Kul hakkına çok dikkat edilmeli ve hiç kimsenin hakkı asla yenmemelidir. Her teknoloji ve yenilik gibi bunlar da tüm varlıkların yararına kullanılmalıdır.

Toplumların üzerinde anlaşabildikleri hiçbir ortak iyilik ya da kötülük tanımının kalmadığı Post-truth döneminde “Öğreti” insanlar için ümit ışığı ve ‘eşsiz bir rehber’ olacaktır. Özellikle böyle zamanlarda “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”e dört elle sarılalım.

William Shakespeare; “Merhamet tatlı bir yağmur gibidir. Verene de alana da faydalıdır.” demiştir. Öyleyse merhameti çok yaygınlaştıralım. Merhamet, Allah indinde çok değerlidir.

Anne sütü çok değerlidir ve çocukların hakkıdır. Allah’tan, bütün yaratılmışlar ile birlikte, çok yüce varlıklar olan annelerin de kalbini daima sevgi, şefkat ve merhamet ile doldurmasını diliyoruz.

Akıllıca, bilinçli bir şekilde yapılan spor çok faydalıdır. Spor ayrıca evrensel barış, dayanışma ve kardeşliğe de hizmet etmelidir. Şu gerçek asla unutulmasın ki, ülkeler için yumuşak güç (soft power) çok önemlidir.

Eserleriyle bizleri “insani duyguların en üst katmanlarına ve farklı düşünce ufuklarına” taşıyabilen evrensel çaptaki büyük insanlar ne kadar nadir yetişiyorlar. Onların kıymetini bilmeliyiz. Bu dev şahsiyetler sadece felsefe, bilim, sanat, edebiyat gibi alanlarda değil; din ve tasavvuf alanında da yetişmektedir. Mesela Yunus Emre öyle yüce bir şahsiyet olmalı ki, Mevlâna gibi bir tasavvuf devinin O’nun hakkında şöyle dediği rivayet edilir: “Ulaştığım her yüce mertebede Yunus’un ayak izlerini gördüm.”

Susmak iyidir. Susmayı, susabilmeyi, konuşmamayı öğrenmek için tam 67 yılımı verdim. Susmayı öğrendiğim zaman “Tekâmül Basamakları” içinde yükselişim hızlandı. Meğer dil ne büyük bir frenmiş. Susmakta sayısız faydalar vardır. Ancak hayatta öyle durumlar vardır ki mutlaka konuşmak gerekir ve o konuşma size ebedî hayatı kazandırabilir. Böyle bir durumda da mutlaka konuşun, sakın fırsatı kaçırmayın. Platon bu konuda, “Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar kötüdür.” demiştir.

Sessizliğin gücünü hiçbir zaman unutma. Çünkü en büyük güç, fikir ve düşüncedir. Fikir, imkânsız gibi görüneni mümkün kılar ve evreni değiştirir.

Evrende öyle kişiler vardır ki, onlar “Bütüncül Akıl”ın, “Evrensel Bilinç”in gören gözü, işiten kulağı, konuşan dilidirler. Bu kişiler evrensel sırları kendilerine izin verildiği ölçüde bir ayna gibi yansıtırlar ve geleceği Allah’ın muradı doğrultusunda inşa ederler. “50 Erdem”e sahip bu kişilerde sınırsız bilgelik, mükemmel saflık, evrensel merhamet, ayrımsız sevgi ve büyük akıl mevcuttur. Bu kişilere her şekilde destek olun.

Evrenin içinde hem bedenli hem de bedensiz varlıklar mevcuttur. Bedenli ve bedensiz varlıklar çok çeşitli form ve yapıdadırlar. Allah’ın sanatı muhteşemdir, yücedir. Harika sanatıyla çok çeşitli varlıklar yaratmıştır ve evrende Allah’ın izin vermediği hiçbir olay gerçekleşmez. Daima Allah’a sığının ve O’ndan yardım isteyin. Bedensiz varlıklardan şeytanın aynı zamanda kaderin bir memuru olduğunu asla unutmayın. Şeytan, sizin aklınıza hayal edilemeyecek derecede kötü, berbat ve çok tuhaf düşünceler getirebilir. Bu gayet normaldir. Şeytan o anda bir memur olarak “Büyük Oyun” içindeki görevini yapmaktadır. Bu önemli gerçeği bilin ve gülüp geçin. Hayatınız boyunca şeytana asla uymayın ve hep “Öğreti”ye uygun işler yapın.

Herhangi bir canlıyı öldürmek gibi, intihar etmek de çok yanlıştır. Çünkü intihar eden veya bir canlıyı öldüren kişi “Büyük Oyun”u kendi elleriyle sonlandırmaktadır. Bu ise Allah’a karşı yapılan büyük bir saygısızlıktır. Âdeta isyandır.

Allah, Kadir-i Mutlak Yüce Yaratıcı’dır. İstediği her şeyi salisenin kesirleri içinde, bir anda dilediği yerde, dilediği şekilde yaratabilir ve ortadan kaldırabilir. Aynı şekilde Cennet ve Cehennemi de insanları da ve diğer mahlukatı da dilediği zaman, dilediği yerde ve dilediği şekilde yaratabilir ve ortadan kaldırabilir. Bunun yöntemini de kendisi belirler.

Geleceği sadece Allah bilir. Ancak bilinçli varlıklar da bazı verilerden yola çıkarak ve zekâlarını kullanarak öngörüde bulunabilirler. Ancak her şeyin en iyisini Allah bilir ve sonunda hep Allah’ın dediği olur. “İdeal Toplum”u kurma yolunda ilerlerken bunu asla unutmayın, Allah’a güvenin.

Şevket Süreyya Aydemir “Suyu Arayan Adam” isimli eserinde Edirne’de kendisinin de doğmuş olduğu göçmen mahallesindeki yaşamı anlatırken şöyle demektedir: “Bizim mahallemize polis, jandarma hiçbir zaman gelmezdi. Benim yaşadığım ve hatırladığım yıllarda burada hiçbir polis vakası olmadı. Delikanlıların ufak tefek huysuzlukları gene mahalle içinde hallolurdu.” Görüldüğü üzere bir toplumun medeni seviyesi yükseldikçe polise bile gerek kalmamaktadır. Öyleyse “İdeal Toplum” bir hayal değildir.

İbn Haldun diyor ki: “Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira zaten size benzeyeceklerdir. Kendinizi terbiye edin yeter.” “Öğreti”nin eğitim sisteminde bu tavsiyeyi önemle dikkate alıyoruz ve işe önce kendimizi değiştirmekle başlıyoruz. Sonrasında da herkesin eğitimine çok önem veriyoruz.

Hayatın bizzat kendisi en büyük öğretmen olduğu gibi rüyalar da büyük öğretmendir. Rüyalar kişiyi hayata ve çok önemli olaylara hazırlarlar.

Bir toplumu oluşturan fertler “Tekâmül Piramidi”nde ne kadar yükseklerde yer alıyorlarsa o toplum medeniyet seviyesi itibariyle o kadar ileriye gitmiş demektir.

Tekâmül önemlidir. Bir yandan “İdeal Toplum” inşa edilirken diğer yandan bireylerin “Tekâmül Basamakları” içerisinde yükselmeleri hedeflenecektir. “Tekâmülün 10 Basamağı” içerisinde yükselmek, yücelmek, “pirüpak” olmak kişiyi giderek Allah’a daha çok benzetir ve sonunda Allah’a kavuşturur. Herkese “Tekâmül Basamakları”nda en hayırlı yükselmeleri diliyoruz.

Yüce Yaratıcı’dan bu yolculukta nefsimizi aklımızın emrine vermesini, ruhumuzu kulluğun hakikatine erdirmesini ve bizi aşk yolunda yüceltmesini niyaz ediyoruz.

Kendi içine doğru yolculuk yapıp “Tekâmül Basamakları” içerisinde yükselirken bir aşamadan sonra O’nu bulur ve O’nun içinde kaybolursun. Benliğin erir, yok olur. adeta hiçleşirsin. Yani meşhur söylemdeki gibi; “Sen çıkarsan aradan, yalnız kalır Yaradan.” Böylece O’na ulaşırsın. Artık sen de yoksundur. Zaten O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Tek mevcut O’dur.

Sen erdemli olup “Tekâmül Basamakları” içerisinde yükseldikçe içindeki sevgi ve cömertlik de giderek büyür. Sevginin dozu arttıkça aşka daha kolay ulaşırsın. Cömertliğin arttıkça daha kolay verirsin. Yücelirsin, yükselirsin. Yükseldikçe daha mutlu olursun. Aşk denilen sihirli yoldan Allah’a daha kolay ulaşırsın. Öyleyse sev, ver ve erdemli ol.

“Öğreti” insanlar ve tüm varlık âlemi için kaleme alınmış onları kurtuluşa, mutluluğa götüren evrensel bir rehberdir. Varlık âleminin “Evrensel Anayasa”sıdır.

Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin. Seven, veren ve erdemli olan varlıkları yücelt. Evren durdukça Sen’in selamın, sevgin ve bereketin onların üzerine olsun. Bunları senden niyaz ediyoruz.

Ya Rabbi! Sana şükürler olsun. Şükürler olsun. Şükürler olsun.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun…

 

Sevgi Sihirli Bir Enerjidir

Sevgiden bir dünya kurun. İçinde akıl olsun; barış, adalet, doğruluk, özgürlük, merhamet, hoşgörü bulunsun. Bunların hepsi hakikatle yoğrulsun ve her şey gerçek olsun. Hiç kimse başkasını asla incitmesin.

Sevgi okyanusu, muhteşem bir annedir. Ondan pek çok hayırlı şey doğar. Bunlardan birisi de alçakgönüllülüktür. Sevgiden doğan alçakgönüllülük sizi çok güçlü kılar. Aşk dolu bir ırmağı hiçbir güç durduramaz.

Çocukları da çok sevin ve onların üzerine titreyin. Çocuklarınızı gerçekten seviyorsanız onlara iyi bir eğitim verin. “Öğreti” ile tanıştırın.

Her durumda sevmeyi deneyin. Sevgi eksikliği, problemlerin temelinde yatan en önemli faktördür. Sevginin tüm sorunları çözen sihirli bir anahtar olduğunu göreceksiniz. Tüm varlıkları sevmeye çalışın. Onların üzerinde Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının tecelli edişini seyredin. En çok da Allah’ı sevin. Alnınız secdede “Sonsuz Ötesi”ni düşünürken bırakın sevinç gözyaşlarınız seccadenizi ıslatsın. Bu Allah’ın seçilmiş kullarına sunduğu bir nimettir.

Vücudun havaya, suya ve gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhun da sevgiye ihtiyacı vardır. Sevin, verin ve erdemli olun…

 

Güzel Anı Koleksiyoncusu

Bazı insanlar pul koleksiyonculuğu yapıp pul biriktirirler; diğer bazıları ise otomobil, saat, kilim gibi şeylerin koleksiyonunu yaparlar. Çok akıllı kişiler ise daha ziyade güzel anı biriktirmeye gayret ederler.

Mesela bir otomobil daha alacağınız parayla evlat, torun ve sevdiklerinizle şahane bir seyahat yapabilir, harika anılar biriktirebilirsiniz. Bir saat daha almak yerine yetimleri sevindirebilirsiniz. Bir kilim daha edineceğinize aç insanları doyurabilirsiniz. Böyle davranışlar sonucunda birbirinden güzel, enfes anılarınız olur.

Ömür gelip geçicidir. Zaman kuş gibi uçar gider. Hayatı ıskalamamak için de güzel anı biriktirmek gerekir.

Güzel anı biriktirmek için sadece para yeterli olmaz. Akıl da gereklidir. Maddi imkânlarla birlikte aklınızı da kullanırsanız çok güzel anılarınız olur. Çok akıllı insanlar beş kuruş paraları yokken bile güzel anı biriktirebilirler. Tam tersine, bazı zenginler akıllarını yeterince kullanamazlarsa güzel anıları da olmayabilir.

Çok değerli kardeşim! Aklını kullan ve güzel anı biriktirmeye çalış.

Allah’tan bizleri en güzel anı biriktirenlerden eylemesini niyaz ediyoruz.

 

“50 Erdem”in Bazı Sonuçları

Nefsinin kölesi değilsen özgürlüğü daha kolay yakalar ve tekâmül basamakları içinde yükselmeye başlarsın.

İyi huylu olursan tüm hayatın boyunca daha az problemle karşılaşırsın ve o problemleri de daha kolay çözersin. İyi huyluları herkes sever.

Adil olmak, inşa edilecek yeni dünyada seni şahane bir tuğla yapar. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer” ile yepyeni bir dünya kurulacaktır.

Saf ve temiz olursan hem Allah hem de insanlar seni çok sever. Şunu asla unutma ki iç güzelliği, dış güzelliğinden daha önemlidir.

Doğru sözlü ve dürüst olursan insanlar sana güvenir. Güven ise en büyük sermayedir.

Sevecen olursan evrene barış, huzur, mutluluk ve zenginlik gelir.

Asil tavırlı olursan yücelirsin.

Affedici olursan en büyük iyiliği kendine yaparsın.

Hizmet ehli, yardımsever ve fedakâr olursan tüm yaralar kolayca sarılır. Yerel ve küresel problemler daha kolay çözülür.

Merhametli ve vicdanlı olursan Allah da sana daha çok merhamet eder. Böylece her iki cihanda bunun faydalarını görürsün.

Güvenilir bir kişiysen çok iyi lider olursun ve kitleleri peşinden sürüklersin. Ayrıca ticaret başta olmak üzere hayatın diğer alanlarında da daha başarılı olursun.

Sadık olursan sen de sadakat görürsün.

Hoşgörülü olursan barışa ve huzura en büyük katkıyı yaparsın.

Vefalı olursan saygı görürsün.

Namuslu olursan her iki cihanda kazanırsın.

Sır saklamayı bilirsen güvenilir kişi olursun ve devlet hizmetinde de aranırsın.

Orta yolu benimsemiş ve ılımlı olman hem kendin hem de toplum için iyidir.

Tedbirli ve tutumluysan geleceğin daha iyi, daha güvende olur.

Alçakgönüllü olur ve haddini bilirsen sevilirsin, sayılırsın, daha az zarar görürsün.

Barışseversen hem kendine hem de çevrene çok faydan dokunur. Evrensel barışa da büyük katkın olur.

Mertsen saygı görür, takdir edilirsin.

Cesursan başın daima dik olur ve huzur içinde yaşarsın.

Kibarsan başkaları sana severek, isteyerek ve gönüllü olarak hizmet eder.

Onurlu olursan şerefinle kimse oynayamaz.

Sağduyulu olursan herkese faydan dokunur.

Cömertsen her şeyi daha kolay elde edersin. Dünya sana doğru koşar. Ahirette de aziz kılınır ve Cennet’te nazlı bir misafir gibi ağırlanırsın.

Saygılı ve edepli olursan hakaret görmezsin.

Sabırlı olursan zamanla sen kazanırsın.

Çalışkan biriysen aranan kişi olursun ve başardığın şeyleri gördüğünde sen bile hayretler içinde kalırsın.

Kanaatkâr olabildiğinde gerçek zenginliği yakalamışsındır.

Şükretmesini bilirsen Allah senin üzerine olan nimetini artırır.

Gıybet ve iftira etmezsen daha kolayca Allah Dostu olursun.

Hor görmez ve ayıplamazsan Allah seni yüceltir.

Sorumluluk sahibi olursan herkes seninle çalışmak ister.

İlkeli olursan daha çok güvenilirsin, başarıyı daha kolay yakalarsın.

Zeki ve aklını rehber edinmiş bir kişiysen el üstünde tutulursun, aranırsın, başarı merdivenlerinde daha kolay yükselirsin.

Empati yapabilirsen adaletsizlik etmezsin ve barışa da katkıda bulunursun.

İrade sahibi olursan tekâmül basamakları içinde daha kolay yükselirsin, çevreden daha çok saygı görürsün. Hayat boyunca daha az zarara uğrarsın.

Pozitif düşünceli olursan içindeki mutluluğu daha kolay yakalarsın. Huzurlu yaşarsın.

Ümitvar olursan kolayca pes etmezsin ve en çok sen kazanırsın. İçindeki en geveze kuş ümit olsun ve asla susmasın.

Bilgiye ve öğrenmeye açık olursan bilgelik yolunda daha kolay ilerlersin.

Eğitime önem verirsen hem fert hem de toplum bazında kalkınmak, yücelmek, zenginleşmek ve ileriye gitmek söz konusu olur. Barış, refah, huzur ve mutluluk daha kolay yakalanır. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılır. Hatta o düzey geçilir.

Lüzumsuz konuşmaz fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmazsan sayılıp sevilirsin.

Güçsüzleri korursan Allah da seni korur.

Engellileri unutmazsan saygın biri olursun. Allah’ın yardımını görürsün.

Çocuklar üzerine titrersen Allah seni çok sever.

Yaşlıları baş tacı edersen herkes seni başının üzerinde taşır.

Bilgece düşünerek yargılamaz ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilirsen huzur içinde yaşarsın.

Temel hak ve özgürlükleri savunursan en çok sevap kazananlardan olursun ve yepyeni bir dünyanın kuruluşuna öncülük edersin.

 

“Öğreti” Tüm Okullarda Okutulmalıdır

Kahramanmaraş merkezli, 6 Şubat 2023 tarihli, diğer ülkelerde de yıkıma yol açan dev boyutlardaki depremde çok fazla can ve mal kaybı meydana geldi. Bir can bile o kadar önemlidir ki, telafisi mümkün değildir.

Binlerce binanın yerle bir olmasından sorumlu tutulan müteahhitler, kamu görevlileri ile diğer tüm şahıslar eğer zamanında “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i de içeren “Öğreti”yi okumuş, özümsemiş ve hayatlarına uygulamış olsalardı depremde o binalar yıkılmayacak; yitirdiğimiz on binlerce can şimdi muhtemelen yaşayacaktı. “Öğreti” işte böylesine hayati bir metindir ve her evde, her kurumda bulunması gereken vazgeçilmez bir eserdir.

Öyleyse “50 Erdem” ile “100 Evrensel Değer”i de içinde barındıran “Evrensel Öğreti” vakit kaybedilmeden Anaokulu ve İlkokul başta olmak üzere tüm okullarda müfredata dahil edilmeli, herkese titizlikle okutulmalıdır. Sadece bütün okullarda okutulmakla kalmamalı, Üniversitelerde de doktora tezlerinin konusu olmalıdır.

Herkes her yerde, yetişen nesillerin dejenere oluşundan, toplumsal çöküntüden ve çürümüşlükten söz ediyor. Çözüm yolları arıyor. Clive Staples Lewis diyor ki: “Değerlerden yoksun bir eğitimin yararı, insanı daha zeki bir şeytan yapmak gibi görünüyor.” Böylece eğitimde değerlerin önemini çok güzel vurguluyor.

Yetişen gençlikten yakınan ve hüsran içinde çırpınan bütün insanlığa sesleniyoruz: Ey İnsanlar! “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i de içeren “Evrensel Öğreti”yi hiç vakit kaybetmeden tüm okullarda okutarak ahlaklı, erdemli nesiller yetiştirin. Yetiştirin ki, on binler göçük altında kalmasın. Yanlış ve yetersiz eğitimle çok nesiller kaybedildi, hiç değilse bundan sonraki kuşaklar kurtulsun.

Ey bilinçli varlıklar! Artık uyanın. Akılcı ve bilimsel olan, Kur’ân’dan süzülüp gelen “Öğreti”ye sarılın. O’nun eğitim sisteminde Allah çocuklara korkutularak değil sevgi eksenli anlatılacaktır. Böyle bir anlatım şekli çok etkili olacaktır. O’nu rehber edinin ve her açıdan var gücünüzle destekleyin. O sadece Türkiye’yi değil tüm dünyayı aydınlatacak ve çürümüşlükten kurtaracaktır. Hem yerel hem de küresel problemler O’nun öncülüğünde çözülecektir. O’nun liderliğinde yepyeni bir dünya inşa edilecektir.

Konfüçyüs, “Erdem olduğu yerde kalmamalı, komşuları da etkilemeli” diyor. Öyleyse “Evrensel Öğreti”yi tüm evrene yayalım.

Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

 

Evrensel Bir Uzay Öyküsü

“E Uzayı” içinde, Samanyolu Galaksisi’nden çok uzaklardaki Aynza Galaksisi’nde bilge bir Devlet Başkanı yaşardı.

Bilge Başkan galaksiyi adaletli bir şekilde yönetir, toplumları barış, refah, özgürlük ve mutluluk içinde yaşatırdı. Bu nedenle çok sevilir ve seçimlerde halklar tarafından arka arkaya Başkan seçilirdi.

Aynzalılar böyle mutluluk içinde yaşarlarken kendilerini üzen tek konu, komşu galaksiler Teka ve Hima’nın içinde bulunduğu durumdu. Bu iki galaksi arasında senelerdir sürüp giden anlamsız bir savaş vardı ve bu savaş, galaksiler içindeki halkları hem moral hem de ekonomik olarak adeta bitirmişti. Bu iki galaksinin üst düzey yöneticileri defalarca barış için masaya oturmuşlar fakat bir türlü kalıcı barışı sağlayamamışlardı. Akıl ve mantık dışı bu savaş sürüp gidiyordu.

Nihayet Aynza’nın Bilge Başkanı, bu galaksileri barıştırmak üzere devreye girdi ve her iki galaksinin Devlet Başkanları ile üst düzey yöneticilerini Aynza’ya davet etti.

Barış görüşmeleri için Aynza’nın başkentine gelen heyetlerdeki kişiler öyle bir manzara ve uygarlık düzeyi ile karşılaştılar ki, neredeyse hayretten ve hayranlıktan düşüp bayılacaklardı. Burada adaletli ve hakça bir düzen kurulmuştu. Herkes huzurlu ve mutluydu. Bütün işleri yapay zekâyla donatılmış robotlar yapıyorlar, galaksideki halklar ise keyif çatıyorlardı. Sadece isteyenler işe gidiyor ve yalnızca hobileri olan işleri yapıyorlardı.

Hele halkın ahlak düzeyini görünce “Pes!” dediler. Bunlar ne kadar iyi varlıklardı. Kimse kimseyi üzmüyordu. Alışverişte pazarlık etmiyorlardı. Eğer pazarlık söz konusu olursa bunu “tersten pazarlık” şeklinde yapıyorlar, alacakları şeyin fiyatını düşürmek yerine artırıyorlardı. Toplum düzenlerinde ordu, polis ve adliye yoktu. Artık bunlara gerek kalmamıştı. Ancak galaksinin tamamını dış tehditlere karşı savunacak, robot ağırlıklı ve çok teknik, güçlü bir orduları vardı. Devlet ise sadece gerekli hizmetleri yürütmek üzere “Teknik Devlet” şeklinde varlığını sürdürüyordu.

Bu galaksinin halkı çok enteresandı. Bilimde ve teknikte çok ileri gitmişlerdi. İsteyen kişi dilediği kadar yaşayabiliyordu. Hastalıklar ise yok denecek kadar azdı. Hastanede izledikleri bir bel fıtığı operasyonuna tüm heyet üyeleri hayran kaldılar. Operasyon hastaya adeta hiç dokunulmadan şöyle gerçekleştirildi: Hasta sırt üstü yatar pozisyonda rahatça masaya uzandı. Vücudu bir daha yer değiştirmeyecek şekilde fikse edildi. Sonra bu vücut uzayda üç boyutlu olarak trilyonlarca parça şeklinde, bilgisayar tarafından otomatik olarak numaralandı. Böylece o kişi kafasındaki saç telinden ayakuçlarındaki tırnaklara kadar, küp şeklinde, küçücük trilyonlarca numaralanmış parçadan ibaret olarak karşılarında duruyordu. Bu konumlandırma içerisinde normal ve hastalıklı dokuların uzayda kapladığı hacmi oluşturan trilyonlarca “nanometreden daha küçük ölçekteki volümler”in her birisinin kendine özgü birer numarası oldu. Daha sonra hastalığı oluşturan fıtıklaşmış disk dokusuna ait numaralar tespit edildi ve bir tuşa basılarak anında ortadan kaldırıldı. Operasyonu yapanlar bu işlemi artık atom ve atom altı parçacıklara kadar indirgeyebildiklerini ve özellikle tümörlerin tedavisinde çok işe yaradığını belirttiler. İleri düzeydeki görüntüleme yöntemi ile birkaç saniye içinde hastanın operasyon yeri görüntülenerek tamamen normal olduğu anlaşıldı. Masadan sapasağlam olarak ayağa kalkan hasta ağrısız-sızısız bir şekilde yürüyerek teşekkür edip gitti.

Her iki heyetteki üyeler önce Bilge Başkan’a hayret ve hayranlıklarını belirtip teşekkür ettiler, sonra da bu gelişmişlik ve medeniyet düzeyine nasıl ulaştıklarını sordular. Bilge Başkan da başladı anlatmaya: “Her şey yaklaşık iki bin sene önce Samanyolu Galaksisi’nden galaksimize ticaret için gelen o iş insanıyla başladı. Bizim de atalarımız hep kan dökücü ve fesat çıkarıcı varlıklardı. Ancak o yabancı iş insanının ne kadar ahlaklı, erdemli ve sevecen olduğunu görünce hayretler içinde kaldılar. O zamana kadar böyle birisinin var olabileceğini akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi. Kendisine nasıl bu kadar erdemli, sevecen ve olgun bir kişi olabildiği sorusunu yöneltince işte o zaman “Öğreti” ile tanıştılar.

İş insanı kendilerine, Samanyolu Galaksisi içindeki Dünya denen gezegende yaşamış ve “Öğreti”yi kaleme almış olan “Bütüncül Aklın Temsilcisi”nden söz ederek onun “Öğreti”sini anlatmaya başladı. “Öğreti”nin “Sevin, verin ve erdemli olun” tarzındaki üç temel direğini ilk anda çok sade buldular, fakat sevmek ve vermenin önemi ile “50 Erdem”in tamamı kendilerine etraflıca anlatılınca ikna oldular. Çok sade görünen bu “Öğreti”nin aslında ne kadar derin, gerçekçi, akılcı, bilimsel ve etkileyici olduğunu gördüler. Hamurunun akıl, bilim ve ahlakla yoğrulduğunu anladılar. Kısa zamanda sevdiler ve detaylı olarak öğrenmeye başladılar. Anaokulu ve İlkokuldan itibaren müfredat programı içerisine koydular. “Öğreti”ye o kadar önem verdiler ki, galaksilerinin tarihini “Öğreti Öncesi” ve “Öğreti Sonrası” diye iki bölümde incelediler. Çünkü “Öğreti” ile tanıştıktan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Galaksilerinde yepyeni bir anlayış ve yepyeni bir çağ başladı. Çok kan döken ve fesat çıkaran halkların mizacı zamanla büsbütün değişti; barışsever, iyi huylu ve erdemli bir toplum hâline geldiler.

Bilge Başkan kendisinin de Anaokulundan itibaren “Öğreti”yle yetiştirildiğini ve bugünkü olgunluğuna “Öğreti” sayesinde ulaştığını orada bulunanlara büyük bir zevkle anlattı.

Sonrasında Teka ve Hima Galaksisi temsilcileri Aynza’nın Bilge Başkanı’nın hakemliği altında “Öğreti”nin “Kalıcı Bir Barış Nasıl Sağlanır?” bölümünü önlerine açarak okudular ve görüşmelerde adım adım ilerlediler. Diyalog sonucunda birbirlerini birazcık olsun anlamaya çalıştılar ve az da olsa sevdiler, karşılıklı olarak fedakârlık yapıp anlaştılar ve görüşmeler boyunca “50 Erdem”i rehber edinerek erdemli davrandılar. Böyle bir metodu benimsedikten sonra kalıcı barışa ulaşmanın hiç de zor olmadığını gördüler. İmzalar atıldıktan sonra üzerlerinden adeta binlerce ton yük kalkmıştı. Rahatladılar ve birbirlerini yürekten tebrik ettiler.

Sonrasında uzay gemilerine binip kendi galaksilerine doğru yol alırken “Öğreti”yi okumaya ve uzayın derinliklerinde seslendirmeye başlamışlardı bile. “Sevin, verin ve erdemli olun! Sevin, verin ve erdemli olun! Sevin, verin ve erdemli olun!..”

Her şey bu kadar basitti işte. Onlarca yıl savaşıp kan dökmüşlerdi. Oysaki barış ne kadar kolay ve ne kadar da yakınmış.

Teka ve Hima Galaksilerinin liderleri kendi halklarına olan biteni ve barışı nasıl sağladıklarını etraflıca anlattılar. “Öğreti” için eğitim seferberliği ilan ettiler. Bir süre sonra eğitimin sihirli etkisini gördüler. Hızla kalkındılar. Ebediyen barış, huzur ve refah içinde yaşadılar. Kendilerini “Öğreti” ile tanıştıran Aynza Galaksisi’nin Bilge Başkanı’nı asla unutmadılar ve hep ona duacı oldular.

Allah’a şükrettiler…

 

“Öğreti Kardeşliği”

“Öğreti Kardeşliği” herkese kucak açmış, bekliyor. Şu anda siz bir Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist, Zen Budist, Hindu, Şintoist, Taoist, Sih, Konfüçyüsçü, Jainist, Mecusi, Sabii, Dürzi, Yezidi, Maniheist, Mormon olabileceğiniz gibi, başka herhangi bir din veya yeni dini akım mensubu da olabilirsiniz. Hatta deist, teist, panteist, materyalist, agnostik, septik, dehri, animist, totemist, natürist, fetişist, nihilist veya ateist de olabilirsiniz. Her ne olursanız olun bu “Öğreti”yi benimseyebilir ve “Öğreti Kardeşliği” çatısı altında toplanabilirsiniz. İlla insan olmanız bile gerekmez. Allah’ın yarattığı tüm varlıklar bu “Öğreti”nin çatısı altında toplanabilirler. Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun, “Öğreti”yi benimseyebilirsiniz.

Varlık âlemindeki bedenli ve bedensiz tüm bilinçli varlıklar “Öğreti Kardeşliği”nin sınırları içindedirler ve “Yüce Yaratıcı”dan ötürü bizim “Öğreti Kardeşimiz”dirler. “Öğreti” ile henüz tanışmamış olanlar “Öğretiyle Tanışmamış Öğreti Kardeşi” statüsünde olup zamanla tanışacaklar ve belki bizi de geçeceklerdir. “Öğreti” öyle bir kâse ki, içindeki nimetten herkes kana kana içebilir. İçildikçe eksilmez, artar. Her bir “Öğreti Kardeşimiz” doğal olarak “Davetçi”dir de. El ele verilerek gelecek hep birlikte inşa edilecektir.

Günümüzden yaklaşık 2300 yıl kadar önce Hindistan’da yaşamış İmparator Asoka (Büyük Asoka), dinler arası iletişimin önemine vurgu yapıyor ve başka dinlerin, öğretilerin de incelenip onlardan istifade edilmesini öneriyor. Biz de tüm bilinçli varlıkları “Öğretimiz”i incelemeye ve ondan yararlanmaya davet ediyoruz.

“Öğreti” evrenseldir. Tebliğ edilemeyeceği bir tek kişi yoktur. Kendisine tebliğ yapılacak şahıs henüz “Zavallı” basamağında bulunsa bile o bizim kardeşimizdir. Öğretiyle tanıştığı andan itibaren doğrudan ikinci tekâmül basamağı olan “Farkında” makamına yükselir. Orada iyi bir kişi olmayı isterse “Talebe” makamına terfi eder. O makamdayken sever, verir ve “50 Erdem”in bir kısmına sahip olursa “Yükselen” makamına ulaşır. Oradayken sever, verir ve erdemlerinin sayısını 50’ye çıkartırsa “Olgun” mertebesine yükselir. Olgun insan “İdeal Toplum”un sınırlarından içeriye girmiştir. Bundan sonraki makamlar “Ermiş”, “Ulu” ve “Yüce” makamları olup bunlar çok özel makamlardır. Bu makamlarda bulunanlar “Allah Dostu”durlar. Sekizinci makam aslında manevi mertebelerin sonuncusudur. O makamdaki kişi artık “Tanrı”ya bütünüyle ulaşmış, yükselişini tamamlamıştır. Dokuzuncu ve onuncu mertebeler olan “Pirüpak” ve “Mükemmel” varlık makamlarındaki kişiler inzivaya çekilmeyip tekrardan halkın arasına döner ve hizmetlerine devam ederler. Onun için dokuzuncu ve onuncu makamlar diğerlerinden daha yüksek makamlardır.

“Öğreti”nin tebliğ edileceği kişi İslamiyet, Hıristiyanlık, Musevilik, Hinduizm, Budizm gibi herhangi bir dine mensup olabileceği gibi ateist de olabilir. Muhatabımız hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursa olsun onun elinden tutmalıyız. Eğitim, anlayış ve hoşgörü ile kazanılmayacak insan yoktur. Tebliğ yapılırken karşıdaki kişi asla zorlanamaz, “Öğreti”yi benimsemesi için ısrarcı olunamaz, hatta rahatsız dahi edilemez. Sadece tebliğ yapılır ve gerisi Allah’a havale edilir. Ondan sonrası Rabbimizin bileceği iştir, nasip meselesidir. O kişinin nasibi varsa “Öğreti”ye girer ve tekâmül basamakları içerisinde yükselerek en üst mertebeye ulaşabilir. Her bilinçli varlıkta bu potansiyel mevcuttur. Onun için hiçbir varlık horlanmamalı ve küçük görülmemelidir. İnsan acınası ve sevilesi, kırılgan bir varlıktır. Ona sahip çıkılmalı ve tekâmül etmesi için gayret gösterilmelidir. “Öğreti Kardeşliği” bunu gerektirir. İnsanlık; cinsiyet, ırk, dil, din, mezhep, felsefi görüş, ulus ayrımını bir kenara bırakarak “Öğreti Kardeşliği” ortak şemsiyesi altında toplanmalı ve böylece ebedî mutluluk yakalanmalıdır. Üstün bir kişi olmak istiyorsanız Allah’ın ipine sarılın ve “Tekâmül Basamakları”nda yükselin, O’na yakın olun.

Tebliğ esnasında muhataplarınıza karşı o kadar yumuşak başlı, mülayim ve sevecen olun ki, onları hilimle ıslah edin. Sevginizle tüm mahlukatı kuşatın.

Bu “Öğreti”yi kaleme alan şahsım, üçüncü bin yılın başlangıcı yaklaşırken “Bütüncül Aklın Temsilcisi” olarak bir “Kusurlu Ünite” şeklinde dünyaya gönderildi. Beni Rabbim eğitti ve terbiye etti. Bilgiye ve öğrenmeye susamış yapımla okumayı ve yazmayı bana sevdirdi. Beni ekonomik açıdan dar gelirli bir aile içerisinde yeryüzüne göndermesine rağmen İlkokul dahil hep en iyi okullarda okuttu. Mezun olduğum Lise o derece kaliteliydi ki, fizik laboratuvarımızı Üniversiteden gelen bilim insanları araştırmaları ve deneyleri için kullanırlardı. Eğitim gördüğüm Tıp Fakültesi ülkenin en köklü kurumlarındandı. Uzman Doktor olduktan sonra Rabbim beni yurtdışına gönderdi ve dünyanın en iyi üniversitelerinde bulunmamı sağladı. Donattığı akıl ve zekâ türü ile sadece kendi yaşadıklarımdan değil başkalarının başına gelenlerden de dersler çıkarmamı temin etti. Aslında ne yaptıysa O yaptı. Bana sadece kaleme almak kaldı.

Her varlık özel bir misyona sahiptir ve var olduğu sürece rolünü oynar. Bu dünyada bir ömür geçirdim. Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki tüm yaşantım bu “Öğreti”yi yazmam üzerine kurgulanmış. İçine doğacağım aile ve ülke, okuyacağım okullar, seçeceğim meslek, başımdan geçecek çok acı ve çok tatlı olaylar, yazsam ciltler dolusu roman teşkil edecek renkli hayatım, kuracağım aile, doğacak evlatlarım, yapacağım seyahatler, okuyacağım kitaplar, izleyeceğim filmler ve tiyatro eserleri, yapacağım binlerce ameliyat, alacağım uluslararası unvanlar, ödüller ve madalyalar hep buna göre ayarlanmış. Entelektüel ve zihinsel birikimimin teşekkülü, hatta nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmayacağıma kadar her şey ona göre belirlenmiş.

Şükürler olsun ki Rabbim beni siyasete girmekten de korudu ve böylece “Öğreti”yi yazabildim. Bu konuda çok ciddi teklifler geldi. Hatta bana liderlik teklif eden kişi daha sonra siyasete devam ederek değerli bir Bakan oldu. O teklifi kabul edip siyasete girseydim en fazla Cumhurbaşkanı olabilirdim. Yani harcanırdım. Rabbim beni korudu, siyaseti sevdirmeyip ondan uzak tuttu ve milyon kere daha önemli bir görevde istihdam etti. Siyasete girseydim ülkem için çok iyi olurdu ama şimdi bütün evren için çok iyi oldu.

Dünyaya gönderildiğim ülke, yeryüzünün en sancılı coğrafyası olan Ortadoğu’da idi. İki kıtanın arasında yer alan ülkem aynı zamanda çok eski uygarlıklara ev sahipliği yapmış ve çeşitli dinlere, kültürlere köprü vazifesi görmüştü. Yunuslar, Mevlânalar gibi evrensel bakabilen çok yüce “Allah Dostları” yetiştirmişti.

Gençlik yıllarımda öğrenci olayları ve anarşi nedeniyle hemen her gün gencecik insanların öldürülmesine şahit oldum. Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri, acımasız faiz sistemini, insanın insanı sömürmesini gördüm. Canlı bombaların bir anda hem kendilerine hem de çok sayıda masum insana kıyabildiklerini gözlemledim. Bu eserin tamamında saf, temiz ve derin bir insanlık sevgisinin bulunması boşuna değildir.

Hayatta öyle acı dolu günlerim oldu ki tarifi imkânsızdır. Ama o acılar beni daha çok pişirdi, olgunlaştırdı ve Allah’a yaklaştırdı. Doktor olduğum için yüz binlerce acılı insan tanıdım. Acıların ne kadar çok ve çeşitli olduklarını gördüm. Allah ile aralarında perde bulunmayan bu mübarek hastaların dualarını aldım. Günü geldi bir hastanın çok zor ve zahmetli olan ameliyatını özel hastanede bütün hastane masraflarını da cebimden ödeyerek çok başarılı bir şekilde yaptım. Fakat birazcık cahil olan o kişi yapılan iyiliğin değerini anlamadı ve sonrasında beni lüzumsuz zahmetlere sokarak çok üzdü. Ama ben yine de tebessüm ederek o mübareğin “Yüce Yaratıcı” tarafından var edilen benim gibi bir “Kusurlu Ünite” olduğunu düşündüm ve kendisine yaptığım hizmetlerimi eksiksiz olarak devam ettirdim. Sonunda onu yine kazandım. Bu yaptığım işin Allah’ın hoşuna gittiğini hissedip çok mutlu oldum.

Hayatım boyunca, başkalarını mutlu eden pek çok iyiliği kendimi sıkıntıya sokacağını bildiğim hâlde yaptım.

Bazı günler hak eden satıcılarla “Tersten Pazarlık” yaparak bana sattıkları mal veya hizmetin fiyatını onların benden talep ettiklerinin üzerine çekmeye çalıştım. Bu sıradışı tavrımı bazı kişiler anlayamadılar.

Bir gün yine birisine öyle bir iyilik yaptık ki, telefonun karşısında bulunan o kişiye arkadaşı bu eylemimizin ne olduğunu anlatana kadar çok çaba sarf etti.

Muayenehanemin girişinde bulunan tabelada “Ekonomik durumu iyi olmayan hastaların bunu bize bildirmeleri rica olunur” diye yazılıdır. Rahmetli Annemin vasiyeti de bu doğrultudaydı.

Bütün bunlardan hiç bahsetmeyecektim. Ancak Rabbim şu anda bunların açıkça yazılmasını istiyor. Rabbim murat etseydi “Öğreti”yi bir başkasına da yazdırabilirdi. O neyi nasıl isterse öyle yapar.

Rabbim murat etti; mağaramda saatlerce vakit geçirmek, çok fazla sayıda Kitap okumak, çok çalışmak, uluslararası unvanlar, ödüller ve madalyalar almak benim için zor olmadı. Çünkü “Bütüncül Aklın Temsilcisi” olarak dünyaya bir misyon ile gönderilirken gerekli donanımla donatılmıştım. Dünya hayatında beni Rabbim terbiye etti. Her şey olması gerektiği gibi oldu ve sonunda hayırlısıyla sizlere bu hediyeyi takdim edebildim.

Şükürler olsun Rabbime ki beni böylesine yüce bir hizmetin içerisinde “hizmetçi” eyledi ve görevimi eksiksizce tamamlayabildim. Burada şunu da belirtmeliyim ki, dolu dolu bir ömür geçirdim fakat genellikle kendimi bu dünyaya ait hissetmedim. Çevremdekiler de bazen bunu fark edip samimi bir şekilde bana söylediler.

Sonuçta Rabbim bizlere bu “Öğreti”yi hediye etti ve yeni bir dönem başladı. Hz. Muhammed âlemlere rahmet olsun diye gönderilmiş yüce bir Peygamberdir. Son Peygamber Hz. Muhammed’in yaptığı mükemmel kapanış ile Nebiler ve Resuller dönemi sona erdi. Şimdi “Bütüncül Aklın Temsilcileri” dönemi başlıyor. Ama sizler bana “Bütüncül Aklın Hizmetçisi” de diyebilirsiniz. Hiç alınmam. Çünkü en yüce rütbe, en yüksek makam “Allah’a Kulluk” makamıdır. Ben “Öğreti”yi kaleme alan basit bir “hizmetçiyim”. “Yazdım” bile demekten hicap duyduğum için “kaleme aldım” tabirini kullanıyorum. “Yüce Yaratıcı”nın aciz bir kulu olarak bu “Öğreti”yi kaleme aldım. “Öğreti” Hz. Muhammed’in mübarek yolundan yürünerek kaleme alındı. Kur’an’dan süzülüp gelen hakikatleri içermektedir. Etkisi çok uzun süre devam edecektir. Ancak Rabbim lüzum görürse sonraki dönemde de öğretilerini ve “Bütüncül Aklın Temsilcileri”ni evrene gönderecektir. Zaten ilk Peygamber Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed’e kadar yeryüzündeki bütün toplumlara sürekli olarak elçiler ve rehberler gönderildi. Çünkü Allah yarattığı bütün varlıklara karşı çok merhametlidir. Rahman’dır ve Rahim’dir.

Kaleme aldığım “Öğreti”nin diline, içeriğine, genel kalitesine ve orijinalliğine basiret gözünüzle bakarak ayrıca sizlerden hiçbir karşılık beklemediğimi de bilerek benim “Bütüncül Aklın Hizmetçisi” olduğumu nasıl apaçık anladıysanız, benden sonra gelecek olan “Bütüncül Aklın Temsilcisi”ni de öyle anlayacak ve tanıyacaksınız.

Belki o da benim gibi medyadan uzak duracak, belki onun da bir mağarası olacak, belki o da toplumdan ayrı yaşayacak. Ama onun kıymetini iyi bilin, anlamaya çalışın ve onu üzmeyin.

“Öğreti” Rabbimin izniyle tamamlandı. Bundan sonrası sizlere kalıyor. Nasibi olan varlıklar ondan nasibi kadarını alacaklar. İnsanoğlu yeryüzünde ya eskisi gibi kan dökücü, fesat çıkartıcı, zavallı bir mahluk olarak kalacak ya da “Öğreti”ye sarılarak sıçrama yapan, çağ atlayan, Allah’ın rızasını kazanan üstün bir varlık olacak.

“Evrensel Ahlak Öğretisi”nde her şey anlaşılabilir, sade bir üslupla apaçık söylenmiştir. Ne bir kelime eksik ne bir kelime fazladır. Demokrasi gibi bazı değerlerin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için belirli tekrarlar bilerek yapılmıştır. Bunun için onu kaleme alan kişiyle iletişim kurarak herhangi bir soru yöneltmenize gerek kalmamıştır. Çünkü sorularınızın cevabı yine “Öğreti”nin içindedir. “Öğreti”yi okuyunca nasıl ki onun “Bütüncül Akıl”dan geldiğini hemen anlıyorsanız, tüm sorularınızın cevabının “Öğreti”nin içinde bulunması da onun “Bütüncül Akıl”dan geldiğinin başka bir göstergesidir. “Öğreti”nin tamamında hiçbir çelişkinin görülmemesi, akıl ve mantık dışı yaklaşımın bulunmaması yine bir delildir. Allah’ı tanımlarken kullanılan “Sonsuz Ötesi” nitelemesi, “Tanrı’nın Dokusu” (THE TISSUE OF GOD) kavramı, “Tekâmülün 10 Basamağı” bölümündeki yeni kavram ve tanımlamalar, “Tersten Pazarlık” anlayışı, kader bahsindeki ve diğer bölümlerdeki orijinal kavram ve yaklaşımlar metnin “Bütüncül Aklın Hizmetçisi” tarafından kaleme alındığının delilleridir.

“50 Erdem” ile “100 Evrensel Değer”i de içinde barındıran ve Kur’ân’dan süzülüp gelen hakikatleri içeren “Evrensel Öğreti” öyle bir metindir ki, yeryüzünün bütün Şairleri, Yazarları, Bilim İnsanları ve Düşünürleri bir araya gelip gece gündüz çalışsalar ve de “Yaratılış” bölümüne denk bir metin yazmaya gayret etseler, bunu başarmaya güçleri yetmeyecektir.

“Bütüncül Aklın Temsilcileri” yeryüzünde aynı zamanda sağduyuyu da (common sense) temsil edeceklerdir. Bu bağlamda şu anda sizlere “Öğreti” ve ondan doğan “Öğreti Kardeşliği” hediye edildi. Bu öyle bir “Öğreti”dir ki, baştan sona evrenseldir. Sadece insana değil, varlık âleminin bütününe seslenmektedir. “Sevin, verin ve erdemli olun” derken sizlere ebedî saadetin anahtarını sunmaktadır. “Öğreti”yi benimseyerek eğitimde ona önemle yer verin, genetik kodlarınıza kazıyın ve çağ atlayın. Çağ atlayın ki, yeryüzünde fesat çıkarıcı, kan dökücü varlıklar olarak kalmayın. Yeryüzünde yeterince savaş yapılmadı mı? Yeterince kan dökülmedi mi? “Öğreti Kardeşliği”ni benimseyin ve Allah’ın rızasını kazanın.

Burada tüm bilinçli varlıklara şu soruyu soruyorum: Böyle devam ederek birbirinizle kavgalı ve perişan bir şekilde mi yaşamak istersiniz; yoksa “Öğreti”nin peşinden giderek barış içinde, özgür, huzurlu ve mutlu yeni bir evren mi kurmak istersiniz?

“Evrensel Öğreti” sadece dünyaya değil evrenin tamamına, hatta tüm varlık âlemine barışı, özgürlüğü, huzuru ve mutluluğu getirecek sihirli formülü içinde taşımaktadır. Tüm bilinçli varlıklar “Öğreti Kardeşliği” çatısının altında toplandıkları gün problemler sona erecektir. “Öğreti”nin çatısı altına girecek tüm varlıklardan Rabbim razı olacak, onları koruyacak ve evrenin yeni düzeni içerisinde ebedî saadete ulaştıracaktır. “Öğreti”ye hizmet edenlerin makamı Cennet’in en üst kademesi olacaktır. Ayrıca bu dünyayı adeta Cennet’e çevirmek de bizim elimizdedir. Gelin el ele verelim ve yeryüzünü Cennet’e çevirelim.

“Öğreti”, insanlığın fikir planında geldiği son aşamadır. İnsanları huzur ve mutluluğa taşıyacak ideal bir sosyo-ekonomik düzenin oluşturulması ve de başarılı şekilde sürdürülmesi noktasında çok önemli bir rehberdir. Bundan sonra yapılacak tüm anayasalar ve yasalar bu “Öğreti”ye uygunlukları oranında çağdaş ve meşru olacaklardır. “Öğreti”nin yaygınlaşması ile birlikte bir “Öğreti Medeniyeti” ortaya çıkacaktır. Yepyeni bir dünya inşa edilecektir. Üstelik insanlık tarihinin bu en büyük değişim ve dönüşümü barışçı bir şekilde gerçekleştirilecektir.

Ey bilinç sahibi varlıklar! Görmüyor musunuz? Tüm yerküre sarsılsa, gök kubbe yere düşse; onu “İlk 5 Evrensel Değer” olan akıl, sevgi, hakikat, barış ve adalet sütunları üzerinde yeniden yükseltebiliriz. Şundan emin olun ki “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer”i içeren “Öğreti” yeryüzüne barış, huzur, özgürlük, refah ve mutluluk getirecektir. Allah “Öğreti”yi rehber edinen kişi ve toplumları mutlu kılacaktır. Ulusal ve küresel sorunlara çözüm bulmak, ekonomik olarak rahatlamak, huzura kavuşmak istiyorsanız “Öğreti”ye sarılın. Allah’tan hayırlı iş yapanları daima üstün ve aziz kılmasını niyaz ediyoruz…

Demokrasi “100 Evrensel Değer” arasında bulunan en önemli ‘evrensel değerler’den biri olup fakirlerin yararına daha çok hizmet eden herkes için faydalı bir rejimdir. Demokrasinin bir ayağı seçimle gelip seçimle gitmekse, diğer ayağı da temel hak ve özgürlükler ile evrensel değerlerdir. İktidarlar mutlaka barış içinde, seçimle gelip seçimle gitmelidirler. Seçimler bir demokrasi şöleni olarak görülmeli ve daha çok oy alanı herkes tebrik etmelidir. Allah’tan tüm toplumlara, topluluklara, kurumlara, ülkelere ve daha büyük camialara başkanların, yöneticilerin, iktidarların en hayırlısını nasip etmesini diliyoruz.

Aslında hepimiz göçmeniz. Türkler binlerce yıldır daha ziyade Batı’ya doğru göç etmektedir. Halen Anadolu’daki nüfusun önemli bir kısmını Balkanlardan ve Kafkasya’dan gelen göçmenler oluşturmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya zaten tam birer göçmen ülkesidir. Amerika’da Kızılderililer hariç herkes göçmendir. Hatta Kızılderililer bile Amerika Kıtası’na Bering Boğazı’ndan geçmek suretiyle Asya’dan gelmişlerdir. Kökenlerimize indiğimizde, insanların tamamının yeryüzüne Afrika Kıtası’ndan yayıldığı görülmektedir. Böyle düşündüğümüzde Avrupalılar da dahil tüm insanlar göçmendir. Hatta Hz. Âdem bile yeryüzüne Cennet’ten indirilmiş bir göçmendir. Gerçekler böyle olunca bazı insanların göçmen veya ‘geçici sığınmacılar’a karşı düşmanca tavır takınmaları anlamsızdır. Hele bunu ırkçılık seviyesine vardırmak çok yanlıştır. Hepimiz Allah’tan geldik ve sonunda yine O’na döneceğiz. Allah sevenleri, verenleri ve erdemli olanları çok sever…

Türkler, Macarlar ve Kürtler aynı soydandırlar. Fakat bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü Hz. Âdem tüm insanlığın ortak atasıdır. Dolayısıyla Türkler ve Kürtler nasıl kardeş ise bütün insanlar da öyle kardeştir. Önemli olan budur. Gerisi teferruattır.

“Bütüncül Aklın Hizmetçisi” olarak “Öğreti”yi kaleme aldım ve görevimi tamamladım. Bu öylesine evrensel bir eserdir ki, dünyanın eski ve yeni tüm kültürlerinden, medeniyetlerinden iplikler alınarak insanlığın ortak malı olan yepyeni bir halı dokunmuştur. Onu sizlere yani tüm “Öğreti Kardeşlerim”e vasiyet sadedinde emanet ediyorum. Bu “Öğreti” savaşların, kavgaların içinde kalmış ve düzeni bozulmuş bir dünyanın ufkunda doğan yepyeni bir umut güneşidir. Susuz kalmış ruhları, kurumuş gönülleri âb-ı hayat gibi sulayacak ve yeniden yeşertecektir. Pas tutmuş gönülleri ışığıyla aydınlatacaktır. İnsanlığa ve âlemlere ışık tutan bir rehber olacaktır. Öyle ki, içinde “ekonomik sistem” de dahil, huzur ve mutluluğumuz için gerekli olan her şey mevcuttur. Sade fakat çok kapsamlı ve derin olan “Öğreti”deki “50 Erdem”in her birisi için ayrı ayrı kitaplar yazılsa yeridir. Getirdiği yeni bir kavram veya herhangi bir bölümü üzerine Üniversitelerin ilgili bölümlerinde tez ve doktora çalışmaları da yapılmalıdır.

“Öğreti” kısa fakat öylesine önemli, anlamlı ve faydalı bir dua ile sonlanıyor ki, kelimelerle anlatmak mümkün değildir. Varlık âlemine gönderilen en büyük dualardan birisi olan bu üç satırın anlamı izah edilmeye çalışılsa, en az yüz cilt kitap yazmak gerekir.

Anlamı derin, kapsayıcı ve kuşatıcı bu “Öğreti” ile birlikte hem iyinin, güzelin, doğrunun peşinden gideceksiniz hem de ebedî olacaksınız. İnsanlar birçok şey için gereğinden fazla koşturur, didinir ve çabalar. Hâlbuki ebedi ve evrensel olanın yanında bütün bunların ne kıymeti var?

Ruhlar mükemmelliği ve sonsuzluğu ararlar, özlerler. Farkında olsalar da olmasalar da aslında peşinde koştukları hep “Yüce Yaratıcı”dır. “Öğreti Kardeşleri” bütün bu hedeflerine çok daha kolay ulaşacaklardır.

Hasretle beklenen bu “Öğreti” insanlığın yüzyıllar ötesinden gelen “evrensel çapta bir birleşme ihtiyacına” da cevap vermektedir. Sevmeyi, vermeyi ve erdemli olmayı küreselleştirmeliyiz, evrenselleştirmeliyiz. “Öğreti” devlet aygıtları ve kitleler tarafından eksiksizce benimsendiğinde dünyada hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. Şimdi tüm dünyayı değiştirme zamanıdır. Biz “Öğreti”yi Allah’ın izniyle bilgisayarlara, ekranlara, kâğıtlara yazmış olsak da siz onu asıl gönüllerinize, beyinlerinize ve dimağlarınıza kazıyın.

İnsanlık silkinecek, merhale kat edecek ve “Öğreti” bunda önemli roller oynayacaktır. “Akla” dayalı önerileri, kapsayıcılığı, metafizik derinliği, bilimselliği ve kalpleri şahlandıran coşkusu ile “Öğreti”; gönülleri, dimağları fethedecektir. Uzayda koloniler kurulmasına öncülük edecektir. En uzak galaksilere kadar uzanacaktır. “İlk Evrensel Değer” olan “akıl” evrende öylesine yaygındır ki, atomların ve kuarkların bile “aklı” vardır. Bu bağlamda Türkiye ile Yunanistan arasındaki çok sayıda sorunun tamamı da diplomasi yoluyla çözülebilir. Komşu iki ülke, barış ve dayanışma duyguları içinde kardeşçe ebediyen yaşayabilirler.

Dünyayı yöneten “Üst Akıl”dan söz ediyorlar. Şunu bilin ki “Üst Aklın” da üstünde bir “akıl” vardır. O, “Bütüncül Akıl”dır. “Öğreti’nin Aklı” işte o kaynaktan geldiği için yeryüzündeki diğer bütün akıllardan üstündür. O, önümüzdeki bin yıllarda da evrene ışık tutacak, nizam verecek olan akıldır. Göklerden gelen iradenin önünde hiçbir güç duramayacaktır. Allah’ın planı anbean işlemektedir. “Öğreti Kardeşlerim” yollarına sakince devam etsinler. “Öğreti’nin Sahibi” vardır.

İnsanlık, “Öğreti”nin bütün okullarda okutulduğu aşamaya geldiğinde yepyeni bir dünya kurulmuş olacaktır. Açlık, susuzluk, yoksulluk, cehalet ve sefalet son bulacaktır. Her yanı barış, refah ve mutluluk kaplayacaktır. Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

“Öğreti’nin Öğretmenleri” ahlak ve erdem konusunda ileri düzeye ulaşmış kimselerdir. Meşaleyi en ön saflarda taşıyacaklar ve evreni aydınlatacaklardır. O mübarek insanlar yollarına çıkan tüm engelleri azimle aşacaklardır. Sonunda zafer sancağını en yüksek burca Allah’ın izniyle mutlaka dikeceklerdir.

Hannibal, dönemin süper gücü Roma ordusunu defalarca bozguna uğratmış yüce bir komutandır. Hun Türklerinin büyük imparatoru Attila gibi bir askeri dehadır. Çok kalabalık ordusu ve filleri ile birlikte antik çağ koşullarında dağları aşarak yaptığı uzun yürüyüş bile muhteşem bir başarıdır. Pireneler ve Alp Dağlarını fillerle aşıp zor şartlara rağmen Roma’yı defalarca yenmiştir. En zor şartlar karşısında pes etmemiş, “Ya yeni bir yol bulacağız ya yeni bir yol yapacağız” diyerek Alp Dağlarını geçmiştir. Zafere doğru yürümüştür. “Öğreti”nin yöntemi temelde “barıştır”. Ancak mücadele gerektiğinde “Öğreti Kardeşleri” asla pes etmeyecek, engel tanımayacak ve en olumsuz koşullarda bile çözüm üretip zafere koşacaklardır. Allah hep iyilerle beraber olacaktır. “Öğreti” tüm insanlığı “barış”, huzur, refah ve mutluluğa taşıyacaktır.

Manifest bir söylemle diyoruz ki: “Yeryüzünün tüm ahlaklı ve erdemli insanları; birleşin!” İyi ile kötünün mücadelesini er veya geç iyiler kazanacaktır. Bugün büyük bir kaos ve ümitsizlik girdabına düşmüş dünyayı değiştirecek, dönüştürecek Kitap, “Öğreti”dir. Önce kendimizi sonra dünyayı değiştireceğiz. “50 Erdem” ve “100 Evrensel Değer” ile yepyeni bir dünya inşa edilecektir. Her yanı barış, refah, huzur ve mutluluk kaplayacaktır. Öyle ki “İdeal Toplum”un ileri aşamalarında orduya, polise ve adliyeye bile gerek kalmayacaktır. Her şeyin en iyisini Allah bilir. Allah’ın dediği olur…

Al-i İmrân Suresi 104. ayet meâlen şöyledir: “Sizden iyiliğe çağıran, doğruyu emreden ve kötülükten men eden bir topluluk olsun. İşte kurtuluşu bulacak olanlar bunlardır.” Bu ayetten hız alan “Öğreti Kardeşleri” iyiye, güzele ve doğruya koşacak; kötülüğü yeryüzünden söküp atacaklardır. Kendileri kurtuluşa ererken diğer varlıkları da kurtarmaya çalışacaklardır.

“Öğreti Kardeşliği” makamına yükselen kişiler çevrelerine nur ve fayda saçarak yaşarlar. Çünkü “Öğreti” evrenin nurudur. Onun ardınca gidenler asla karanlıkta kalmazlar, mahzun da olmazlar; ebedî saadeti yakalarlar. Hayatlarının son demlerinde bile huzur ve sevinç içindedirler. Onlar “Tekâmül Basamakları”nda yükselmiş, Allah aşkı ile mest hâle gelmiş, seve seve Allah’ta yok olmuş yani Mevlâna’nın dediği gibi ‘hiç’leşmiş kimselerdir. Bu “Ülkü Sahibi İnsanlar” bir yandan da ömür boyu çalışmış, didinmiş ve fikir tohumunu tüm evrene yaymışlardır.

Fikir öylesine güçlü bir tohumdur ki, üstü örtülmeye çalışılsa bile o daha çok yaşamaya ve yayılmaya devam eder, yüzyılların, binyılların ötesine uzanır. Kişi ve toplumları değiştirir, dönüştürür. “İdeal Toplum”u kurar. Uygarlığı yeni baştan inşa eder. Önce kendimizi, sonra dünyayı ve tüm evreni değiştireceğiz. Zamanı geldiğinde bu çok sade “Öğreti” evrenin her tarafına yayılacak ve her köşesinde yankılanacaktır. “Öğreti Kardeşliği” her tarafı kaplayacaktır. “Öğreti”yi tüm evrene yaymak fikri çok yüce bir hedeftir. Yüce bir hedefe sahip olmak hepimizi mutlu kılacaktır. Ne kadar şükretsek azdır. Her şeyin en iyisini Allah bilir. Daima Allah’ın dediği olur.

Niyet çok önemlidir, her işin başı niyettir. “Niyet hayr, âkibet hayr…”

Sevin, verin ve erdemli olun. Ebedî kurtuluşu yakalayın. “Öğreti”, tüm varlıkları kurtuluşa ve mutluluğa götürecek en kıymetli rehberdir.

Rabbimizin bizlere verdiği nimetler saymakla bitmez. O’nun şanını anlatmaya kelimeler yetmez.

Ya Rabbi! Bütün teslimiyetimizle Sen’den niyaz ediyoruz: Nimetini, rahmetini, bereketini ve afiyetini üzerimize Sen’in cömertliğin, Sen’in yüceliğin oranında ver. Kapsayıcı, süsleyici, derman olucu ve çözüm üretici o muhteşem sevgini içimizde çoğalt. Tüm varlık âlemine yay. Seven, veren ve erdemli olan kullarının sayısını ve gücünü artır. Onları daima üstün ve aziz kıl. Ebedî saadetler ver.

Ya Rabbi! ‘’Öğreti Kardeşleri’’mizi de  dostun ve ‘’Ahir Zaman Evliyası’’ yapmanı; onları gayretleri nispetinde tekâmül ettirmeni ve bu müjde ile tenvir etmeni bütün içtenliğimizle niyaz ediyoruz…

Rabbimize şükürler olsun.

Şükürler olsun Rabbimize.

Bismillahirrahmanirrahim,

Elif-Lâm-Mim, Tâ-Hâ ve Yâ-Sin. Ve’lhamdu Lillahi Rabbi’l Âlemin…

Âmin. Âmin. Âmin…